<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301</id><updated>2012-01-31T05:39:28.655-08:00</updated><category term='riots'/><category term='London'/><category term='Lacan'/><category term='capitalism'/><category term='youth'/><title type='text'>Şiirler ve Denemeler</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>67</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-9047215253678723692</id><published>2012-01-28T09:05:00.000-08:00</published><updated>2012-01-31T05:39:28.674-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;b&gt;Latin Amerika deneyimi üzerine notlar -Ergin Yıldızoğlu (soL) &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(26 Ocak 2012)&lt;br /&gt;&lt;table align="center" bgcolor="#ffffff" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" style="background-color: white; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; height: 500px; max-width: 750px; width: 735px;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr bgcolor="#fef2da"&gt;&lt;td height="20" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td colspan="2" height="5" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;img height="5" src="http://www.sendika.org/images/pixel.gif" width="1" /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="kutu_icerigi" colspan="2" style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-image: initial; background-origin: initial; font-size: 11px; padding-bottom: 10px; padding-left: 10px; padding-right: 10px; padding-top: 10px;" valign="top"&gt;&lt;div class="content"&gt;Üç Latin Amerika ülkesinde, Venezüella, Bolivya ve Ekvator’da emperyalizmin ve egemen kapitalizmin tepkisini, başka ülkelerdeki komünistlerin ilgisini çeken bir ekonomik toplumsal deneyim yaşanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Venezüella’da&amp;nbsp;&lt;b&gt;Chavez&lt;/b&gt;, Bolivya’da&amp;nbsp;&lt;b&gt;Morales&lt;/b&gt;, Ekvator’da&amp;nbsp;&lt;b&gt;Correa&lt;/b&gt;, hem egemen liberal demokratik ve neo-liberal ekonomik modelden, hem de geçmişin,&amp;nbsp;&lt;b&gt;“sosyal demokrat”, SSCB&lt;/b&gt;&amp;nbsp;(“sosyalist,” “Gerçekten var olan sosyalizm”, “devlet sosyalizmi”, “devlet kapitalizmi” vb...), klasik&amp;nbsp;&lt;b&gt;“halkçı”&lt;/b&gt;&amp;nbsp;modellerden farklı bir yol izlediklerini söylüyorlar. Dahası bu üç lider birbirinden oldukça farklı, karmaşık koşullara sahip ülkelerde çalışmakla birlikte ortak deneyimlerini ülke içinde kapitalizm karşıtı, ülke dışında ulusalcı bir söylemle,&amp;nbsp;&lt;b&gt;“21. Yüzyılın Sosyalizmi”, “Latin Amerika koşullarına uygun sosyalizm”&lt;/b&gt;&amp;nbsp;gibi kavramlarla tanımlıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SSCB ve Troçkizm geleneklerinden gelen komünistler, hem bu tanımlamaları, hem de bu liderlerin ülkelerindeki uygulamalarını,&amp;nbsp;&lt;b&gt;işçi sınıfının merkezi konumunu, örgütlü bir işçi sınıfı partisinin önderlik işlevini görmezden gelmekle, en azından azımsamakla, kapitalist sınıflara ve uluslararası sermayeye çok fazla taviz vermekle eleştiriyorlar.&lt;/b&gt;&amp;nbsp;Bu komünistlere göre, halk sınıflarının bu kadar güçlü ve uzun süreli desteğine sahip ve kendini sosyalist olarak tanımlayan bir yönetimin, kapitalist mülkiyeti, kapitalist üretim ilişkilerini tasfiye etme yönünde daha hızlı davranması gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu gözlemler, Latin Amerika’da komünistler açısından ilginç, üzerinde durmaya değer, mümkün olduğunca yararlanmaya çalışılması gereken bir toplumsal sürecin yaşanmakta olduğunu gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda, Venezüella’nın&amp;nbsp;&lt;b&gt;Universidad de Orient&lt;/b&gt;&amp;nbsp;üniversitesitesinde 1977’den bu yana çalışmalarını sürdüren Prof. Steve Ellner’in Latin American Perpective, Cilt 28, Sayı 1, Ocak 2012 (sf 96-114)[1]’de yayımlanan&amp;nbsp;&lt;b&gt;“Latin Amerika’nın Yeni Sol’unun iktidarlarının ayırt edici özellikleri – Hugo Chavez, Evo Morales ve Rafael Corea Hükümetleri”&lt;/b&gt;&amp;nbsp;başlıklı çalışması çok yararlı bir katkı oluşturuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben aşağıda bu çalışmayı,&amp;nbsp;&lt;b&gt;eleştirilerimi bu aşamada gündeme getirmeden, elimden geldiğince Ellner’in metnine sadık kalarak, ama doğrudan alıntı yapmadan,&lt;/b&gt;&amp;nbsp;kısaca özetlemeye çalışacağım. Kısacası okuyacaklarınız benim görüşlerim olmayacak. Size, çalışmanın tamamını, eleştirel bir gözle okumanızı öneriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarda adı geçen hükümetlerin üçü de iktidara genel seçimlerde oyların çoğunluğunu alarak, mecliste mutlak çoğunluğu elde ederek geldiler. Bu hükümetler amaçladıkları uzun erimli dönüşümleri meclislerindeki çoğunluğu kullanarak “demokratik yollardan” gerçekleştirmeye çalışıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yönetimlerin, ekonomik verimlilik ilkesinden daha çok en geniş kitlelerin esas olarak, halk sınıflarının toplumsal ekonomik siyasi süreçlere katılımına öncelik verdiği görülüyor. Siyasi alanda da&amp;nbsp;&lt;b&gt;“radikal demokrasi”&lt;/b&gt;&amp;nbsp;olarak adlandırdıkları bir modeli, liberal demokrasinin karşısına koyuyor onun yerine geçirmeye çalışıyorlar. Küba’yla çok yakın, dostça ilişkiler içinde olmalarına karşın, bu ülkelerin, Küba modelini örnek almaya çalışmadıkları görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Radikal Demokrasi Modeli”&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bu üç hükümetin deneyimine bakınca, tarihteki sosyalizm deneylerinden farklı olarak, sık sık gerçekleştirilen genel seçimler, partilerde seçimlerden önce aday adayı seçimleri, erken seçimler ve ulusal referandumlar yoluyla iktidarda kalmakta olduklarını görüyoruz. Bu genel seçimler ve referandumlarda, sık sık yapılmalarına karşın katılma oranları olağanüstü yüksek düzeylerde, yüzde 65-88 arasında gerçekleşiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu demokrasi modeli, iktidara son derecede düşman bir muhalefetin, özgür basının var olmasına izin veriyor, muhalefet üzerinde şiddet uygulamıyor. Bu bağlamda geçmişteki “sosyalist” yönetimlerden farklı olarak bu ülkelerde çok keskin, canlı bir siyasi partiler arası rekabet ortamı gözleniyor. Bu “radikal demokrasi”de mecliste yüzde 51 çoğunluğu oluşturan grup (Chavez, Morales, Correa blokları) istedikleri kararları, muhalefetle bir mutabakat aramaya çalışmadan, hatta danışmadan, onlardan bir katkı beklemeden çıkartıyorlar. Bu “radikal demokrasi”, liberal demokratik gelenekten değil&amp;nbsp;&lt;b&gt;Jean Jacques Rousseau&lt;/b&gt;&amp;nbsp;geleneğinden etkileniyor, yoksulların köylülerin, etnik grupların toplumsal süreçlere doğrudan katılımına dayanmaya çalışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaygın bir kitlesel hareketlilik, katılım, destek bu “radikal demokrasi”nin ayırt edici özelliği olarak öne çıkıyor. Bu “radikal demokrasi”de, güçlü karizmatik liderliklerin egemenliğine karşılık, siyasi parti yapılanmalarının zayıf olduğu görülüyor. Bolivya Başkan Yardımcısı Alvaro Garcia Linera’nın deyimiyle, Lenin’in öncü parti modeli yerine daha esnek ve akışkan bir parti modeli tercih ediliyor. Bu “demokrasi”de güçlü bir yürütme mekanizmasına dayanılıyor, güçler ayrılığı, toplumsal mutabakat, denetimler ve dengelemeler gibi liberal demokrasinin bileşenlerine çok fazla önem verilmiyor. Buna karşın, halkın yerel örgütlenmelerinin, meclislerinin oluşması teşvik ediliyor, bu örgütler siyasi ve mali olarak destekleniyor. Bu “radikal demokrasi”, bu destekler için gerekli mali kaynakları, kamu işletmelerinin gelirlerinden sağlamaya, her fırsatta ülkenin doğal kaynaklarını kamulaştırmaya, çok uluslu şirketlerin denetiminden çıkartmaya çalışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Radikalleşme süreci&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Chaves, Morales ve Correa’nın seçilme ve hükümet kurma süreçlerine bakınca, geleneksel sosyalist partilerinkinden farklı bir tarz dikkat çekiyor. Geleneksel sosyalist partiler hemen her zaman seçimlere radikal bir programla giriyor, iktidara geldikten sonra bu programı sulandırmaya başlıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chavez, Morales ve Correa’nın deneyimine bakınca, bu liderlerin ilk kez seçimlere giderken, uzun dönemli, radikal reformlara ilişkin bir söylemi arka plana çektikleri, daha ılımlı, güncel sorunlara vurgu yapan bir kampanya sürdürdükleri görülüyor. Andığımız liderlerin en temel projeleri yeni bir anayasa yapmak için kurucu meclis toplamaktı. Her üç başkanın da iktidara geldikten sonra, sürekli bir radikalleşme sürecine girdikleri, bir taraftan sistemle uzlaşırken, pazarlık yaparken, mücadele ederken, öbür taraftan, kamulaştırma, doğrudan katılım, alt sınıflara kaynak aktarımı gibi kendi ekonomik reformlarını uygulamaya giriştikleri / çalıştıkları görülüyor. Bu çabalar ve uygulamalar toplumsal desteklerini arttırdıkça halk içindeki tabanları ve halkın örgütlenme düzeyinin yükseldikçe reformları da genişletmeye çalışıyorlar. Bu yüzden her üç lider de&amp;nbsp;&lt;b&gt;geniş tabanlı, çok çeşitli tabakaları ve etnik grupları içeren hareketler&lt;/b&gt;&amp;nbsp;inşa etmeye çalışıyor, hareket içinde birliğin korunmasına, dikey olduğu kadar yatay karar mekanizmalarının güçlendirilmesine önem veriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Dış ilişkiler&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Söz konusu üç Latin Amerika hükümetinin dış politikada, esas olarak Amerikan hegemonyasını hedef alan “çok kutupluluk” ilkesini savunduğu görülüyor. Bu açıdan bu üç liderin dış politikaları, 20. Yüzyıl’ın sosyalist hükümetlerinin dış politika uygulamalarına bazı alanlarda benziyor bazı alanlarda onlarla çelişiyor. Bu bağlamda bu üç liderin dünya dengelerine yaklaşımı,&amp;nbsp;&lt;b&gt;Tito, Nehru, Nasır, Nkrumah&lt;/b&gt;&amp;nbsp;gibi liderlerin 1960’ların başındaki “bağlantısızlar” hareketini andırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Venezüella, Bolivya ve Ekvator esas olarak iki boyutlu bir dış politika izlemeye çalışıyor. Bir taraftan “Latin Amerika’mızın Halklarının Bolivarcı Birliği” adlı örgüt (ALBA) yoluyla kendi aralarında daha yakın bir birlik oluşturmaya çalışırken, tüm kıta çapında daha geniş bir işbirliğini inşa etmeye çalışıyorlar. Bu üç ülke kendilerini anti-kapitalist olarak tanımlıyor, zaman zaman ABD’ye karşıt tutumlarda birleşiyorlar, diğer taraftan, Brezilya, Arjantin, Uruguay ve Paraguay gibi daha ılımlı hükümetlerle de birlikte davranmaya çalışıyorlar. Bu bağlamda 12 Latin Amerika ülkesi arasında kurulan UNASUR örgütünün imzaladığı Moneda Deklarasyonu, 2008 yılında Morales Hükümetini devirmeye yönelik planlar üzerinde caydırıcı bir etki yapıyor, böylece bu ülkelere dış müdahaleyi, darbe olasılıklarını zayıflattığı görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı zamanda bu üç ülke, uluslararası ilişkilerde dünya ekonomisiyle bağlarını kopartmıyor, dış borçlarını düzenli ödüyor, ABD ve diğer Batı ülkeleriyle dış ticaretlerini geliştirmeye devam ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Söylem ve siyasi vizyon&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bu üç lider, kapitalizme karşı, 2005’den bu yana, “21. Yüzyıl için sosyalizm” kavramı içinde kapsanabilecek bir alternatifi desteklemeyi benimsediklerini ilan etmişler. Batıda konvansiyonel akıl sosyalizmin öldüğünü iddia ederken, Morales, Chavez, Correa, Latin Amerika’nın somut gerçekliğine uyumlu bir sosyalizm geliştirmeyi amaçladıklarını söylüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu ülkelerde, siyasi süreç, hala kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olmaya devam ettiği bir burjuva demokratik toplumun parametreleri içinde gelişiyor. Bu ülkelerde devlet işlemelerinin yanında, canlı bir özel sektör, bazı kritik sektörlerde de olmak üzere varlığını sürdürüyor. Bu üç ülkenin ekonomilerinin büyük ölçüde, madenlerin, minerallerin ve petrol-gaz ihracatına dayandığı, ABD piyasasına bağımlı olmaya devam ettikleri görülüyor. Aynı şekilde, kültürel yaşamın radikal siyasi değişikliklere ayak uydurmadığı, örneğin Venezeula’da hala esas olarak gösterişçi bir tüketim alışkanlığının, bireyciliğin ve özel mülkiyete önem veren bir kültürün egemen olduğu görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;21. Yüzyıl Sosyalizmi&lt;/b&gt;, geçmişteki sosyalist stratejilerin, deneylerin, başarısızlıkların yeniden değerlendirilmesine dayanıyor. Bu değerlendirme sonunda ortaya çıkan yeni perspektif,&amp;nbsp;&lt;b&gt;“öncü parti”&lt;/b&gt;&amp;nbsp;anlayışını, Latin Amerika gerçekliğine uymayan bir teorinin dogmatik uygulamalarını reddediyor. Bu yeni perspektif, işçi sınıfına belirleyici rol atfetmenin, toplumun büyük kesimini, özellikle kent yoksullarını, enformel sektörü, dini cemaatleri, Afrika kökenlileri ve kadınları kapsamayı engellediğini savunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yaklaşıma göre işçi sınıfına öncülük atfeden yaklaşımın reddedilmesi, değişimden yana olan başka gruplarla birlikte çalışmaya olanak veren bir siyasi alan açmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bolivya’da bu yaklaşımın merkezi öğesi, Başkan Yardımcısı Garcia’ya göre “&lt;i&gt;toplumsal hareketlerin plep özellikte bir toplumda kendilerini ifade etmesi projesiymiş.&lt;/i&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Correa’ya göre, 21. Yüzyıl Sosyalizmine ateistler kadar Katolikler de katılabilirmiş. Çünkü, diyor Carrea “&lt;i&gt;ben Katolik’im. Sosyalizm benim inancımla çelişmiyor aksine toplumsal adalet arayışımı güçlendiriyor.&lt;/i&gt;” Bireye vurgu yapan kapitalizmin aksine, 21. Yüzyıl Sosyalizmi, toplumsal refahı, dayanışmayı ve kardeşliği teşvik eden güçlü bir etik bileşen içeriyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu üç ülkenin liderlerinin savunduğu 21. Yüzyıl sosyalizmi, tarihten, Latin Amerika’nın siyasi kültürel deneyimlerinden esinleniyor. 20. Yüzyılın radikal halkçı hareketlerinde olduğu gibi, bu 21. Yüzyıl Sosyalizmi de tarihsel simgelerde kişileştirilen halk iradesini yüceltiyor. Örneğin Chavezciler 19. Yüzyıl ve 20. Yüzyıl başındaki askeri liderlerin (Codillo) çelişkilerini görmezden gelerek ulusalcı davranışlarını vurgulamayı tercih ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda bu üç ülkede liderler, çok eskiden beri benimsenen varsayımları, kültürün, tarihin, ırk ve cinsiyetin önceki temsil edilme biçimlerini hedef alan yeni bir ulus kimliği söylemi yaratmaya başlamışlar. Bu yeni söylem içinde de geçmişteki ulusal bağımsızlık mücadeleleri, bunlar içinde yerel etnik toplulukların, kadın liderlerin rollerinin özellikle vurgulandığı görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Sosyoekonomik boyut&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;21. Yüzyıl Sosyalizmi teorisyenlerinin “Ortodoks Marksizm” olarak tanımladıkları yaklaşıma güçlü bir biçimde karşı oldukları görülüyor. Bunlar Ortodoks Marksizm’in, diğer işçileri, (enformel sektördekileri de olmak üzere), üretken olmayan işçileri, hatta lumpen proletaryayı önemsizleştiren bir “proletarya kültünü” kesin bir biçimde reddediyorlarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda, bu üç ülkenin hükümetlerinin, marjinal ya da yarı marjinal sektörlerde çalışanları karar süreçlerinde, ulusun kültürel yaşamında daha çok kapsamaya özellikle önem verdikleri, Chavez’in yerel topluluk meclislerine, işçi kooperatiflerine, daha önce kapsanmayan halk kesimlerini içeren programlara bunlar ekonomik olarak verimli olmasa da büyük paralar transfer ettiği görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Dipnot:&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;[1] Bu çalışmaya şuradan da ulaşabilirsiniz: http://www.socialistproject.ca/bullet/589.php&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-9047215253678723692?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/9047215253678723692/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=9047215253678723692' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/9047215253678723692'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/9047215253678723692'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2012/01/latin-amerika-deneyimi-uzerine-notlar.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-4836054019993727374</id><published>2012-01-13T00:41:00.000-08:00</published><updated>2012-01-13T00:42:21.067-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div class="baglantilar" style="text-align: right; width: 760px;"&gt;&lt;div class="node-date" style="color: #a2a2a3; float: left; font-family: Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="kose" style="float: left; width: 570px;"&gt;&lt;h1 class="title" style="background-color: white; border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; color: #333366; font-family: Arial; font-size: 22px; line-height: 24px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 10px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 10px;"&gt;Kapitalist devlet üzerine kısa notlar&lt;/h1&gt;&lt;span style="background-color: white; font-family: Arial; font-size: 13px;"&gt;Ergin Yıldızoğlu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="node-date" style="color: #a2a2a3; float: left; font-family: Arial; text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-size: 11px;"&gt;(Sol.org - Perşembe, 12 Ocak 2012 &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: 15px; line-height: 11px;"&gt;&lt;b&gt;)&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="content" style="background-color: white; font-family: Arial; font-size: 13px;"&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Çok uzun bir aradan sonra, Türkiye komünist hareketi yeniden devlet ve rejim konularını tartışıyor. Aydemir Güler’in&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;&lt;em style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: normal; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Komünist&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;’in 6 Ocak sayısında yayımlanan “İkinci Cumhuriyet’e Geçiş: Öznel bir saptama mı?” başlıklı yazısı bu alanda önemli bir katkı oluşturuyor. Bu gerçekten sevindirici.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;“Devlet” kavramı etrafındaki teorik tartışmaların ortadan çekilmiş olması, AKP’nin yükseliş sürecinde içine düşülen vahim hataların, boş beklentilerin oluşmasında, önemli bir role sahip.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Örneğin, kimi “solcular”, modern komünizmin tarihinin devlet üzerine zengin teorik birikiminden yararlanmak yerine, kültür endüstrisinde üretilen kanaatlerle hareket etmeyi seçmeselerdi, AKP Hükümeti’nden, (devlet olarak nitelenen “şey”in özelliklerini düşünmeye zahmet etmeden) haklar ve özgürlüklerin geliştirilmesi anlamında bir “demokratikleşme”, “Kürt sorunu” konusunda bir “çözüm” beklemez, “Evet ama yetmez” saçmalığıyla ortalığa atlamaz, bu beklentilerle bizzat AKP hükümetinin, onu taşıyan siyasi hareketin yükselmesine katkıda bulunan “yararlı salaklar” konumuna düşmezlerdi.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Bu tür saçmalıkların yeniden sol içinde ortay çıkmasını engellemek, daha çıkarken tanıyarak, yerli yerine (kapitalist sınıfın yanına) koyabilmek için devlet kavramıyla ilgili teorik tartışmaları canlandırmak ve hızlandırmak gerekiyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;II&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Genel olarak kapitalist devletin özellikleri, Marksist devlet teorisi, özel olarak da Türkiye’deki devletin “Tipi”, “Biçimi”, “Rejimin niteliği”, Türkiye komünist hareketinin (tüm akımlarıyla birlikte) en kitlesel, en umutlu, en örgütlü, yaygın ilişkilere ve toplumda en geniş etkiye sahip olduğu 1970’lerde, en çok tartışılan, üzerinde en çok deneme yazılan alanlardan biriydi.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Dahası bu tartışmalar, komünist hareketin kadrolarının teorik merakından, salt Marksizm’i geliştirme kaygılarından kaynaklanmıyordu. Bu hareket, neredeyse bütünüyle, siyasi (iktidara talip olma anlamında) faaliyetini inşa ederken, devlet üzerine yaptığı saptamalardan çok büyük ölçüde yararlanıyor, hatta, bu faaliyetinin en önemli özelliklerini, hedefini, bu saptamalardan çıkarsıyordu. Bu öyle ciddi, önemli, kararlı bir ilgiydi ki, “devlet”in niteliğiyle ilgili olarak geliştirilen, “oligarşik diktatörlük”, “tırmanan faşizm”, “açık/gizli faşizm”, “faşist diktatörlük, “siyasi gericilik” türünden çeşitli analizlerden hareketle ulaşılan kimi siyasi sonuçlar kimi zaman trajik durumlara yol açabiliyordu.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;O zaman komünist hareketin hemen tüm akımları, devletin doğasını esas olarak kavramış, eski bir deyişle devletle, iktidarla,&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;gerçekten&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;karşı karşıya gelindiğinde, “ya devlet başa ya kuzgun leşe” uyarısındaki ikilemle de karşı karşıya kalınacağı gerçeğini daha baştan kabul etmişlerdi. Bu konuda ne kadar haklı ve gerçekçi olduklarını, 12 Mart Darbesi’nde, “1977 1 Mayısı”nda, sonra Maraş katliamında, nihayet 12 Eylül askeri darbesinde gördüler. Tüm bunlara karşın “devlet” tartışması 1980’lerde giderek devreden çıktı ve yerini, son derecede yüzeysel bir “post modern” sivil toplum- devlet ikilemi, salt kaba kanaatlerden kaynaklanan demokratikleşme umudu aldı. Liberal demokrasinin tarihiyle, demokrasiyle diktatörlük arasındaki akrabalıkla çok az kimse ilgileniyordu, devletler arası ilişkiler alanında, emperyalizm kavramı ortadan kaybolmuş, demokrasi ve devlet kavramları sorgulandığında imkansızlığı hemen kendini göstermeye başlayan bir “Demokratik devletler birbiriyle savaşmaz” savına dayanan bir fantezi dünyasında yaşamaya başlamıştık.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Geride bıraktığımız 10 yıl içinde, yaşamın pratiği bu teori taklidi yapan fantezinin mistiğini ortadan kaldırdı, onu tüm çıplaklığıyla “bir fantezi olarak” gözler önüne serdi. Mali krizle birlikte “sağ” devletin önemini yeniden keşfeder (var olan biçimler artık istenen sonuçları vermediğinden) liberal demokrasiye alternatifler arar, aslında çoktan şekillenmeye başlamış biçimlerin teorisini yapmaya, geliştirmeye çalışırken, komünistlerin de devlet konusuna, 1970’lerdeki ciddiyetle dönmeye başlaması giderek büyük bir önem kazanıyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Aydemir Güler’in yazısı işte bu açıdan bence önemli; üzerinde durmak, Aydemir’e yaklaşımını daha da geliştirmesine olanak verecek soruları sormak, eleştirileri yöneltmek, bu sırada paralel ya da varsa karşıt çalışmaları da hızlandırmak gerekiyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;III&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Aydemir Güler’in “&lt;em style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Birinci Cumhuriyetin yıkılışı, ve İkinci Cumhuriyetin kuruluşu&lt;/em&gt;” değerlendirmesiyle gündeme getirdiği, devlete ilişkin önemli bir “değişikliğe” işaret eden saptamasına katılıyorum. Bence Aydemir’in bir önceki Cumhuriyet'e geri dönmenin olanaksızlığına, bunu ayakta tutan sınıfların ve sınıflar koalisyonunun (iktidar bloku?) dağılmış olmasına yaptığı vurgu da çok yerinde. Aydemir “Birinci ile İkinci Cumhuriyet arasındaki farkın en önemli boyutu, komünist hareketin strateji güncellemelerinde ve somut açılımlarında ortaya konabilir” derken de devlet tartışmalarının en önemli özelliğine “radikal siyasi çekirdeğine” işaret etmiş oluyor. Tüm bu saptamalarımdan sonra ben de “tartışma sürmelidir” çağrısına katılıyor, bu anlamda “etik bir sorumluluk” olarak cevap vermek (diyaloga girmek anlamında) gerektiğini düşünüyorum.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;IV&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Bu çağrıya cevap verirken, kendime “nereden başlamalı” diye sorunca “başından başlamalı” diye düşündüm. Şöyle: Önce genel olarak Kapitalist devlet üzerine, Komünist/Anarşist hareketin geleneği, “eleştirel teori” denen daha geniş bir alanın ürünleri içinden kazandığımı düşündüğüm saptamalarımı aktaracağım. Aşağıda, özetleyeceğim yaklaşımı ve değerlendirmeyi kolaylaştırmak için, alıntı yapmak yerine, bana kritik noktalarda esin kaynağı olan kimi yazarların adlarını anmak istiyorum.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Benim açımdan, devlet üzerine düşünme sürecimin başlangıcında, Engels’in&amp;nbsp;&lt;em style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni&lt;/em&gt;, Marx’ın&amp;nbsp;&lt;em style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Kapital&lt;/em&gt;, Cilt III’de XLVII. bölüm, II. Alt bölümdeki “&lt;em style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;egemenliğin ve bağımlılığın dolayısıyla devletin özgün biçimi&lt;/em&gt;” üzerine olan paragraf, Lenin’in Devlet ve Devrim, (ama benim için) daha da önemli olan&amp;nbsp;&lt;em style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Devlet Defteri&lt;/em&gt;&amp;nbsp;(Mavi defter) oluşturuyor. Ondan sonra Antonio Gramsci, 1970’lerde devlet tartışmalarının en canlı döneminde, kapitalist devlet tipini, sermaye ilişkisinden türetmeyi deneyen “Alman Okulu” nun katkıları, tabii Poulantzas geliyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Bundan sonra benim de konuyla ilgili okumalarımda (SSCB’deki devlet tipi üzerine tartışmalar bir yana) 1990’ların sonuna kadar uzanan bir boşluk oluştu, ta David Harvey’in Kapitalist üretim tarzı altında mekanın üretimi üzerine yazdıklarını, özellikle 1985 tarihli “Kapitalizmin jeopolitiği” makalesini okuyana kadar. O makaleyi okuyunca, sermaye&amp;nbsp;&lt;em style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;birikim rejimleri, düzenleme sistemleri&lt;/em&gt;üzerine Fransız “Düzenleme okulu”ndan öğrendiklerim, Foucault’un, iktidarla ilgili, nüfus kontrolü, disiplin ve cezalandırma üzerine tarihsel gözlemleri, “hakikat rejimi” gibi kavramları yeniden anlam kazanarak bir araya gelmeye başladı. Deleuze ve Guattari’nin, “kapitalist makine”, Lacan’ın “Reel” kavramları da devleti düşünme çabalarıma yardımcı oldu, olmaya da devam ediyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Bu teorik haritayı daha fazla uzatmadan, belki son olarak Bob Jessop’un çalışmalarını da andıktan sonra devleti düşünme modelimi kısaca özetlemeye geçebilirim.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;V&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Hemen vurgulamak isterim ki ben kapitalist devleti ne bir&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;araç&amp;nbsp;&lt;/strong&gt;ne de bir&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;kurum&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;olarak düşünmekten yana değilim. “Araç” bir&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;pasiflik&lt;/strong&gt;, eline geçirenin istediği gibi kullanabileceği bir&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;nötrlük&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;ima ediyor. “Kurum” ise başı sonu,&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;sınırları belli&lt;/strong&gt;, saptanmış bir&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;&amp;nbsp;yapıntıya&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;işaret ediyor. Ben devleti özellikle, belli sınıfsal nitelikleri olan siyasi&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;güç odakları&lt;/strong&gt;, daha doğrusu, sınıf iktidarının kristalleştiği&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;düğüm noktaları&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;arasında oluşmuş bir&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;örüntü&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;(network) olarak düşünmekten yanayım: Bu bağlamda, devlet deyince aklımda, sürekli hareket halinde, adeta macun gibi belli bir plastikliğe sahip, sınıf mücadelesinin basıncı altında, sınırları daralan genişleyen ama her zaman sınırlarında bir belirsizliği koruyan, girdilerle beslenen çıktılar üreten bir “organizma” şekilleniyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Daha açılmış haliyle şöyle özetlemeyi deneyebilirim: Ben Kapitalist toplumda devletin, sermayenin mekan ve zamanda hareketini, zamanı ve mekanı düzenleme süreçlerini kolaylaştıran, kar oranları karşıt eğilimlerinin hareketini düzenleyen (düzenlemeye çabalayan), ekonomik kriz sırasında bu yönde gereken mali, kurumsal değişiklikleri gündeme getiren, emek denetim sistemlerini, biopolitiği pratikte uygulayan, uygulanmasına bekçilik eden, ideolojik aygıtları yaratan, olanları yaşatan, ya da imha eden, sermayenin yeniden üretim sürecine uygun öznellikleri oluşturan kültürel süreçlerin gelişmesini teşvik eden, destekleyen, bir&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;organik ilişkiler ağı&lt;/strong&gt;, bir “&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;organizma&lt;/strong&gt;” olarak düşünülmesinden yanayım.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Bu bağlamda, devletin&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;politikalarıyla, reflekslerini&lt;/strong&gt;, (a) bu organizmanın kendi&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;ideolojik/kültürel&lt;/strong&gt;yapılanmasının,&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;personel&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;kaynağının sınıfsal özelliklerinin,&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;yönetim teknolojisinin&lt;/strong&gt;, güç noktalarını birbirine bağlayan&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;ağın&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;fiziksel özelliklerinin oluşturduğu iç yapılanması, diğer bir deyişle, onu toplumun geri kalanından ayrı bir organizma olarak tanımlamamıza izin veren belirleyici karakteri olduğu kadar, (b) bu organizmanın yaşaması için gerekli girdilerin özellikleri de belirleyecektir.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Bu girdileri, esas olarak, ideoloji/ kültür, personel, mali kaynaklar, yönetim ve iletişim bilgi işlem, disiplin, cezalandırma ve kontrol teknolojileri oluşturur. Bu girdiler devletin organizması içinde metabolize edilerek (işlenir-tüketilir)siyasi karar ve reflekslere dönüşür.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Girdiler - organizma&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;(metabolize etme süreci) -&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;siyasi çıktılar&lt;/strong&gt;, bir sınıflar matrisinden, başka devletlerden, dolayısıyla bir egemenlik bağımlılık ilişkileri zincirinden oluşan bir “ekosistem”de gerçekleşir. Bu ekosistem bu girdilerin özelliklerini, organizmanın metabolize etme hızını, girdilerin tedarikinin, çıktıların üretiminin, toplumda işleme süreçlerinin kalıcı olup olmayacağını belirler. Buna karşılık, bu organizmanın refleksleri, genişleme daralma halleri, çıktıları bu ekosistemi sürekli değişmeye, yeniden şekillenmeye zorlar.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;VI&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Son olarak devletin “varoluş” koşulları üzerine düşünür ve çalışırken ulaştığım kimi sonuçları paylaşmak istiyorum. Bu bölüme, “Devlet nedir?” gibi ilk anda çok garip gelen bir soruya ilişkin bir anekdotla başlayacağım. Birkaç yıl önceydi ODTÜ’de bir uluslararası sempozyumdan sonra, misafirlerden bir kısmıyla, daha dar bir toplantı, fikir alış verişi yapmak için bir araya geldik, Alex Callinicos, Kees Van der Pjil, Galip Yalman birkaç başka akademisyenin yanı sıra bir grup doktora öğrencisi de vardı. Emperyalizm, kriz, küreselleşme derken konu devlet kavramına doğru geldi, ben yıllardır beni rahatsız eden bir soruyu ortaya attım:&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Devlet nedir?&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;Ne zaman devlete baksam ancak bir parçasını görüyorum. Tamamını neden göremiyorum? Tamam, polis devlettir, ama devlet polis değildir. Asker devlettir, mahkeme devlettir ama devlet ne mahkeme ne askerdir gibi... Bu bağlamda tamamını bir türlü görmediğim, deney alanım içine alamadığım, ama her zaman karşımda duran “&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;şey&lt;/strong&gt;” nedir? Bu soruyla, tam bir cevap bulamadan bir süre oyalandık. Son anda Kees, bana göre çok anlamlı, kafamı açan bir ifade kullandı. Kant’ın III. Kritik’te geliştirdiği “yüce” (sublime) kavramına atıfla, “state is a sublime object” (devlet yüce bir nesnedir) dedi.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Gerçekten de, devletin parçalarını kavrarız, bunların bir bütünselliğe ait oluğunu hayal ederiz, hissederiz, ama bütününü “kavrayamayız”. Bu da bizde devlete karşı korku, saygı, huşu, şaşkınlık, hayranlık gibi özel bir grup duyguyu, onu ve politikalarını kabullenme eğilimini oluşturur.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Gerçekten de devlet yukarıda değindiğim parçalar değildir ama bu parçalar devlettir. Bence devlet bu parçaların birlikte bir “bütün” oluşturmasına olanak verdiği&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;varsayılan&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;örüntü (ilişkiler ağı) var olduğu müddetçe, hatta o örüntü olarak var olur.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Bu varsayım (toplumun devleti algılayışı) zayıflamaya başladığında örüntü zayıflamaya başlar, devlet krizi ortaya çıkar. Bu varsayım kaybolmaya başladığında da örüntü çözülmeye, devrim olmaya başlar. Bu varsayım sınıflar mücadelesinin basıncıyla, ya da bir dış travmayla (işgal gibi) tümüyle dağılabilir.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Devlet bu parçaların arasındaki örüntünün var ettiği bir şeyse, buradan,&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;varlık&lt;/strong&gt;,&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;varoluş&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;ve&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;görüntü&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;kategorilerinden hareketle düşünmeye devam edebiliriz.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Bu noktada Platon’un “mağara” metaforunun&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;materyalist&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;bir okuması bize yardımcı olabilir. Bu “metaforda” üç unsur ve düzey var, biri mağaranın dışında var olan ve içindekilerce bilgisine doğrudan ulaşılamayan “&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;şey&lt;/strong&gt;” (Formlar). İkincisi, içerde mağaranın duvarına yansıyan, içerdekilerin yaşam dünyasına, deney alanına giren&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;gölgeler&lt;/strong&gt;. Üçüncüsü,&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;bu gölgelerin&lt;/strong&gt;, içerdekilerin bu gölgeleri kavramasına olanak veren&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;görüntüleri (şekilleri)&lt;/strong&gt;.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Devleti oluşturan, tüm parçaları birleştiren&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;örüntüyü&lt;/strong&gt;, mağaranın dışındaki (bütünlüklü olarak kavranamayan şey) “&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;varlık&lt;/strong&gt;” kavramıyla betimler, mağaranın dışındakini, devletin tümüyle var olma halini,&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;ontolojik&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;düzey olarak kabul edebiliriz.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Devletin bu varlığının, günlük yaşamımıza, burada, şimdi (zaman ve mekan içinde),deney alanımıza giren parçalarını (mağaranın duvarındaki gölgeler) “varlığın” (ontolojik düzeyde devletin), “yaşam dünyamızdaki hali”&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;varoluşu&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;(existence) olarak düşünebiliriz. Son olarak, bu “varoluşun” bizim tarafımızdan algılanan halini ifade etmek için de&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;görüntü&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;kavramından yaralanabiliriz.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;“Varoluş” durumunda bu varoluşun içeriğindeki bileşenlerin arasındaki göreli ilişkilerin denklemi bize, bir&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;görüntü&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;verecek, bu unsurların arasındaki ilişkiler değişince, “varoluş”un içeriği aynı kalmakla birlikte bu görüntü değişecektir.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Bu felsefi modeli devlete uygularsak, Marx’ın Kapital Cilt III’de vurguladığı “egemenliğin ve bağımlılığın... özgün biçimi” saptamasını, devletin varlık, ontolojik düzeyine ilişkin bir tanımlama olarak düşünebiliriz. Bunun “varoluş” haline gelince, kapitalist devletin, monarşist, “demokratik”, Faşist, oligarşik gibi biçimlerini konuşabiliriz. Bu “varoluş”u oluşturan bileşenlerin arasındaki düzen (birbirileri karşısındaki ve bütün içindeki göreli “varlık yoğunluklarını”, etki güçlerini ifade eden denklem) değiştikçe, devletin&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;biçimi&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;sabit kalmak koşuluyla “rejimi”, bu biçimin bize kendini gösteriş, bizi etkileyiş hali değişmeye başlayacaktır...&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Buna karşılık devletin biçimindeki değişiklik, “egemenliğin ve bağımlılığın özgün biçimi”, varlığının tanımlayıcı ilişkisi, sabit kalmakla birlikte, devleti oluşturan ilişkiler ağına, örüntünün&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;içine giren unsurların, kapsanan iktidar noktalarının&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;değişmesinin, var oluş düzeyinde yaratacağı sonuçlara ilişkin olmalıdır.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Özetle, devleti düşünürken, farklı soyutlama düzeylerini (varlık, varoluş- görüntü /kapitalist devlet, farklı biçimler ve rejimler gibi) göz önüne alarak düşünmek gerekecektir.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;VII&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Bu düşünceler üzerinden devam edersem, I. Cumhuriyet'ten, II. Cumhuriyet'e geçişin, hangi anlamda bir değişikliğe karşılık olduğu sorusu kaçınılmaz olarak gündeme geliyor. Devletin kapitalist devlet olmaya devam ettiği konusunda bir kuşkumuz sanırım olamaz. Geriye, bir biçimden öbürüne geçiş mi, yoksa biçim (varoluş özellikleri) aynı kalmak koşuluyla, görüntüde yaşanan (rejime ilişkin) bir değişiklik midir söz konusu olan?&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 19px; margin-bottom: 15px; margin-top: 15px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Aydemir Güler’in çözümlemeleri bana, eğer doğru okuyabildiysem, salt bir rejim değişikliğinden öte bir durumla karşı karşıya olduğumuzu düşündürtüyor. Bu konuda Aydemir’e katılıyorum. Ama bu “öte”nin de derinleştirilmesi, tanımlanması, sonunda&amp;nbsp;&lt;strong style="border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; font-weight: bold; line-height: 1; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;devlet biçimine&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;(kapitalist sınıf iktidarının, yaşam dünyamızdaki özeliklerine) ilişkin bir yargıya dönüşmesi gerektiğini de düşünüyorum.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-4836054019993727374?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/4836054019993727374/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=4836054019993727374' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/4836054019993727374'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/4836054019993727374'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2012/01/sol.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-6296417885282640506</id><published>2012-01-09T03:50:00.000-08:00</published><updated>2012-01-09T03:50:21.820-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>Gerçek bir sanatçı tavrı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;span style="-webkit-text-size-adjust: none; background-color: white; color: #4d4d4d; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 1.66em;"&gt;Along with the positive reviews and success Beckett received from&lt;/span&gt;&lt;span style="-webkit-text-size-adjust: none; background-color: white; color: #4d4d4d; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 1.66em;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;em style="-webkit-text-size-adjust: none; background-attachment: initial; background-clip: initial; background-image: initial; background-origin: initial; border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; color: #4d4d4d; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 1.66em; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; outline-color: initial; outline-style: initial; outline-width: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px; vertical-align: baseline;"&gt;Godot&lt;/em&gt;&lt;span style="-webkit-text-size-adjust: none; background-color: white; color: #4d4d4d; font-family: inherit; font-size: 13px; line-height: 1.66em;"&gt;, he received a growing mass of fan letters, which he never relented from answering. Beckett often wrote his most profound and candid letters to strangers:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote style="-webkit-text-size-adjust: none; background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial; border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; color: #4c4b4b; font-family: inherit; font-size: 13px; font-style: italic; font: normal normal normal 1.08em/normal Georgia; line-height: 1.66; margin-bottom: 1em; margin-left: 20px; margin-right: 20px; margin-top: 1em; outline-color: initial; outline-style: initial; outline-width: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px; quotes: none; vertical-align: baseline;"&gt;My dear Prisoner: I read and re-read your letter.&amp;nbsp;&lt;em style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: transparent; background-image: initial; background-origin: initial; border-bottom-width: 0px; border-color: initial; border-image: initial; border-left-width: 0px; border-right-width: 0px; border-style: initial; border-top-width: 0px; font-family: inherit; font-size: 13px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; outline-color: initial; outline-style: initial; outline-width: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px; vertical-align: baseline;"&gt;Godot&lt;/em&gt;&amp;nbsp;is from 48 or 49, I can’t remember. My last work from 50. Since then, nothing. That tells you how long I have been without words. I have never regretted it so much as now, when I need them from you. For a long time now, more or less aware of this extraordinary Luttringhausen affair, I’ve thought of the man who, in his cage, read, translated, put on my play. In all my life as man and writer, nothing like this has ever happened to me. To someone moved as I am phrases come easily, but from a sloppy way of talking not at all your style, given that I am no longer the same, and will never again be able to be the same, after what you have done, all of you. In the place where I have always found myself, where I will always find myself, turning round and round, falling over, getting up again, it is no longer wholly dark nor wholly silent. That you should have brought me such comfort is all that I can offer you as comfort. I, who am what is called free to come and go, to gorge myself, to make love, I shall not be fatuous enough to dispense to you words of wisdom. To whatever my play may have brought you, I can add this only: the huge gift you have made me by accepting it.&amp;nbsp;&lt;/blockquote&gt;Yazının tamamı için: http://thenewinquiry.com/post/14686862782/literary-tantalus&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-6296417885282640506?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/6296417885282640506/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=6296417885282640506' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/6296417885282640506'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/6296417885282640506'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2012/01/gercek-bir-sanatc-tavr.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-7911853194166406134</id><published>2011-11-04T02:51:00.000-07:00</published><updated>2011-11-04T02:51:27.050-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: x-large;"&gt;&amp;nbsp;&lt;b&gt;"En yeni Ortadoğu" düzeni&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;( 03 Kasım 2011. Sendika.org)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KCK tutuklama dalgası, sıra Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’na kadar uzanınca, hem “muhafazakar demokrat aydınlar”la ( bu ‘oxymoron’ için özür dilerim) “liberal demokrat aydınlar” arasındaki ittifak ilişkisi “bir yol ayrımına geldi, hem de “Liberal demokrat aydınlar” telaşlanmaya başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“En Yeni Ortadoğu Düzeni” (EYOD) başlıklı bir yazıya, “demokrat”, “aydın” kavramlarını bolca kullanarak başlamış olmamın garipliğinin ben de ayırdındayım. Ama, yazı ilerledikçe EYOD ile bu “yol ayrımı” ve nihayet, panik havasına dönüşmeye başlayan “telaş” arasındaki bağı gösterme başlayarak bu garipliği gidermeye çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin bölge politikalarında “demokratikleştirme” projesinin yerini, 3M (Molla, Media, Military) projesine bırakmaya başladığına, 2006 Şubat’ında, “Liberal entelijansiya’nın yavaş intihar” sürecine girdiğine de 2007 Nisan’ında işaret etmiştim. Bu yüzden bu “yol ayrımı”, beklenmedik bir gelişme değil, “telaş” da... Diğer bir deyişle, bu tiplerin bugün geldikleri noktaya doğru ilerledikleri daha o yıllarda belliydi. Bu anımsatmayı yaptım, çünkü, “Yol Ayrımı” ve “telaşla”, “EYOD” arasındaki bağı kurarken, “Arap Baharı” denen olayla başlayan gelişmelerin yanı sıra, o yazılarda kullandığım bazı kaynaklara da yeniden baş vuracağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Önce bir “potpuri”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Ama önce, “liberal demokrat” “aydınların” ve bir “muhafazakar demokrat aydın”ın yazılarından bir “potpuri” sunacağım. Ne yazık ki bu potpurinin kokusu konusunda size bir garanti veremiyorum. Buyrun:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Son KCK dalgası, Prof. Büşra Ersanlı ve yayıncı Ragıp Zarakolu gibi... insan hakları alanında ve akademik dünyada saygın çalışmalarıyla tanınan insanlara da değince, hükümete ve Ak Parti'ye uzun süredir &lt;i&gt;&lt;b&gt;‘entelektüel meşruiyet’ sağlamış&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; liberal-demokrat ve kimi sol çevreleri son derece rahatsız etti.” (abç)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu yöndeki gidişatın &lt;b&gt;&lt;i&gt;‘demokratik iklimi’ &lt;/i&gt;&lt;/b&gt;bozabileceğini seziyorlar. Bu alanda yeterince tecrübeye sahipler. Bu sezgiye, yeni anayasa çalışmalarının sakatlanacağına dair kaygı eşlik ediyor” (abç)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Erdoğan'ın seçimlerden önce başlayan sert üslubu &lt;i&gt;&lt;b&gt;seçimlerden sonra&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; daha da arttı ve somut bir programa dönüştü. Bu somut programda da artık kendilerini şuna ikna etmiş görünüyorlar: Eskiden terörle mücadelede orduya güvenilmiyordu, &lt;b&gt;&lt;i&gt;şimdi ordu kontrol altında,&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; şimdi sivil irade daha fazla hakim, ihtiyacımız olan savaş araçlarını da temin edersek PKK'ye diz çöktürürüz, askeri açıdan büyük darbe vururuz.” (abç)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ve evet, Başbakan ‘KCK operasyonuna &lt;i&gt;&lt;b&gt;ikna edilmiştir’ &lt;/b&gt;&lt;/i&gt;veya bu ‘onun kucağına &lt;b&gt;&lt;i&gt;emrivakiyle&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; bırakılmış bir zehirli hediyedir.’ Bunun böyle olduğunu ben biliyorum.”... “üstelik &lt;i&gt;&lt;b&gt;Başbakan’ın yakın &lt;/b&gt;&lt;/i&gt;çevresi olan- önemli bir bölümünün KCK operasyonlarını &lt;b&gt;&lt;i&gt;yanlış bulduğunu &lt;/i&gt;&lt;/b&gt;ve karşı olduğunu bizzat kulağımla o kişilerden işittiğim için biliyorum”(abç)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;b&gt;&lt;i&gt;Hangi güçle&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; bu kadar eziyeti yapabiliyorlar ?”… “Bir savcı, bir polis nasıl bu kadar güce sahip olabilir?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;b&gt;&lt;i&gt;Artık,&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; hâkimler ve savcılar, geniş bir çoğunlukla kendi üst yargı kurumlarının üyelerini belirliyorlar. Bu sistemin değiştirilmiş olması, ülkemize uzun yıllardır egemen olan yargılama mantığının değiştiği anlamına gelmiyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bugün artık &lt;b&gt;&lt;i&gt;‘kendi sesleri’ni güvence altına aldıkları kanısına varanlar’&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;, başka seslere kulak vermeye zahmet etmiyorlar.” (abç)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Görülüyor ki, KCK davası, Kürt meselesinde, bugüne kadar birbirine destek veren muhafazakâr demokrat ve liberal demokrat aydınları bir &lt;b&gt;&lt;i&gt;yol ayrımına&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi, liberal demokrat bazı aydınlar, KCK'nın bir siyasi yapı olduğunu savunuyorlar. Sadece siyaset yapan KCK'lıların tutuklanmasına, fikir ve ifade hürriyeti açısından karşı çıkıyorlar. &lt;b&gt;&lt;i&gt;Fakat inandırıcı değiller.&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu potpuriden ben şunları anlıyorum: Aslında demokratik bir iklimde yaşıyoruz; Artık hakimler ve savcılar üzerinde siyasi baskı yok. Ordu da sivillerin kontörlü altında. Bu iklimde bir anayasa yapmaya hazırlanıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güçlerini nereden aldıkları belli olmayan birileri bu süreci bozuyor. Başbakanı emrivakiyle karşıya bırakıyorlar. Artık başka seslere, AKP’ye uzun süredir entelektüel meşruiyet sağlayanlara kulak vermeye zahmet edilmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liberal ve muhafazakar demokratlar bir yol ayrımına gelmişler. Çünkü muhafazakar demokratlar liberal demokratları inandırıcı bulmuyorlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir deyişle, evdeki hesap çarşıya uymamış. Referandum ve seçim sonuçları AKP’nin toplumsal desteğinin ulaştığı noktayı sergileyince, ordu da kontrol altına alındıktan sonra, AKP sürecine entelektüel meşruiyet sağlayan fantezilere ve bunları üretenlere gerek kalmamış. Bunlar birer “kaybolan aracı” olma işlevlerini tamamlamışlar; şimdi bunlardan (“sol / liberal demokratlardan”) bu konumu terk ederek, muhafazakar demokrat konumuna gelmeleri, “kaybolmaları”, isteniyor. Diğer bir deyişle ya liberal, demokrat, sol takıntıları bırakıp Siyasal İslam akımına doğrudan iltihak edecekler ya da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gelişmeler, artık “liberal aydınlara gerek kalmamış olması” bölgede, özellikle “Arap Baharı” denen olaylar başladıktan sonra yaşanmakta olan süreçle, EYOD projesiyle yakından ilgili; üstelik salt Türkiye’ye özgü bir olgu da değil&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;'Molla, Media, Military'&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bush döneminde gündeme gelen &lt;b&gt;&lt;i&gt;Büyük Ortadoğu Projesi,&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; bölgede ulusal projeleri (“post-colonial”) ulus devletleri tasfiye ederek, enerji kaynaklarına, piyasalarına el koymayı, neo-liberal bir ekonomik modeli yerleştirmeyi amaçlıyordu. Bunun için hedef alınan ülkelerde, gerekirse şiddet kullanarak (sert), gerekirse, rejim karşıtı demokratik güçleri (liberal aydınları) destekleyerek, sivil toplum örgütlerini kullanarak (yumuşak) bir seri rejim değişikliği amaçlanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu proje beklene sonuçları üretemeyince, ilk dört yılın deneylerinin ışığında kimi değişiklikler gündeme geldi. Suudi Arabistan'a yönelik eleştiriler geri çekildi, “demokratikleştirme” söylemi ortadan kayboldu. Peki bundan sonra ne olacaktı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ''neo-con'' kalesi sayılabilecek Hoover Institute 'ün yayını Policy Review dergisinin Web sitesine 2006 yılının Ocak ayında konan Tony Corn imzalı, ''World War IV as Fourth generation Warfare'' , (Dördüncü Kuşak savaş olarak IV. Dünya Savaşı) başlıklı çalışmada, bundan sonra neler olabileceğine ilişkin ilginç ipuçları vardı. Ben bunları o zaman aktarmıştım. Gerçekten de, aradan geçen zaman, ABD’nin Bush’un II döneminde, Obama döneminde izlediği politikalarla, Corn’un savları ve önerileri arasında belirgin paralellikler olduğunu gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu paralelliklerde bir gariplik yok. Corn “içerden”, tartışmaları ve yönelimleri yakından izleyebilecek, yansıtabilecek konumda biriydi. Corn, ABD'nin Bükreş, Paris, Moskova büyükelçiliklerinde siyasi analist, AB ve NATO misyonlarında ''kamu diplomasisi'' uzmanı olarak görev almıştı. Yazıyı yazdığında da US Foreign Services Institute'de bölüm başkanı olarak bulunuyordu; Policy Review de çok etkili bir dergidir. Zaten Corn’un yazısından önceki yıl içinde hazırlanan QDR-2005'te (Dört Yıllık Savunma Gözden geçirme Raporu) Corn'unkileri anımsatan saptamalar vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin, QDR-2001'de üç yerde rastlanan ''rejim değişikliği'' kavramının, QDR-2005'te hiç kullanılmıyor olması, demokratikleştirme, sivil toplum örgütleri yerine, yerel siyasi liderliklerle işbirliğine öncelik verilmesi eğilimi olarak yorumlanabilir. QDR-2005, sf.14'teki, dile ve kültürel becerilere yapılan vurgu, sf.21 ve 24'teki, medyayla ilgili saptamalar da Corn'unkilerle paralellik taşıyor. Yerel silahlı kuvvetlerin liderlikleriyle (sf.17) kurulan kişisel ilişkilere (sf.44) yapılan vurgu, ''uluslararası ortaklarının savunma sistemleriyle, ileride ayrılmalarını (taraf değiştirmelerini-E.Y) olanaksız kılacak biçimde entegre olma'' (sf.42) amacı, askeri liderliklerle birlikte çalışmaya özellikle önem verileceğini gösteriyor. Zaten sf.17'de yabancı hükümetlerin kendi bölgelerini ve nüfuslarını denetleme, yönetme kapasitelerine katkıda bulunmaktan söz ediliyor. Bu özelliğiyle QDR-2005, ABD'nin bölgede demokratikleştirme “fantezisi”ne dayanmaya çalışmaktan vaz geçmekte olduğunu düşündürüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tony Corn’un yazısına dönersem bu şahsın, sol hareketin tarihini, teorisini, akımları arasındaki nüansları çok iyi bildiği anlaşılıyor. Corn bu bilgisini de kullanarak siyasal İslam’ı ve cihat hareketini analiz ediyor, oldukça çarpıcı sonuçlar çıkarıyor. Bunlardan bazılarını aktarırsam:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Sosyal demokrasi/ Avrupa komünizmi, devrimci komünizme alternatifti, ama ılımlı İslam, radikal İslam'a alternatif değil, aksine onun ideolojik hegemonyasına hizmet eden bir araçtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) İslam’da reform yapmaya çalışmak gereksizdir, aksine, İslam dünyasında mali ve ideolojik etkisiyle merkezi konuma yükselmiş olan Suudi rejiminin adeta bir Vatikan-II gibi davranıp İslam’ı denetlemesi sağlanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3) Demokratikleşme için kadın haklarını, gençliği öne çıkartmak işe yaramıyor. Ortadoğu ülkelerinin özellikleri göz önüne alınarak, &lt;b&gt;&lt;i&gt;orduya, dini liderlere ve medyaya önem vermek, dönüşüme buradan, özellikle silahlı kuvvetlerin seçkinlerini ve dini liderleri ikna ederek başlamak&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5) Silahlı kuvvetlerle siyaset ilişkisi söz konusu olunca, bölge koşullarına, ABD modeli değil Türkiye modeli çok daha uygundur.&lt;br /&gt;Kısacası, Corn bundan sonra demokratikleşme süreçleriyle çok fazla vakit kaybetmemek, hedef ülkelerde, dini liderleri, medyayı, orduyu kontrol altına almak yeterli olacaktır diyor. Demokratikleşme yerine Türkiye modelini öneriyor; 3M (dini liderlerin, medyanın ve ordunun kontrol edilmesi) koşulunun, buna karşılık demokratikleştirme projesinin araçlarından (liberallerden) vaz geçilebileceği varsayımının da bu öneriye içkin olduğunu, sanırım kolaylıkla söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;“Batı Arap devrimlerini İslamcılar yararına gasp ediyor”&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Liberal safranın atılmaya başlanmasının salt Türkiye’ye ait bir olgu olmadığına, yukarda işaret etmiştim. “Arap Dünyası”nda ABD’nin demokratikleştirme projesine umut bağlamış aydınlarda da bizdekilere benzer bir kaygıyı, telaşı gözlemlemek olanaklı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bölümün başlığını da zaten, 28 Ekim’de Dar Al Hayat (Suudi parasıyla yayımlanıyor) gazetesinde rastladığım Raghida Dergham imzalı bir yazıdan aldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dergham, ABD tarafından ileri sürülen, “Arap bölgesinde İslam’cı akımları iktidara getiren seçimler bağlamında, demokratik süreçlerin yarattığı sonuçları kabul etmek gerekir” savının, aslında, modern, seküler, liberal akımları zayıflatarak, İslam’cı akımlarla yakınlaşma kurma politikasının ürünü olduğuna ilişkin kuşkuların giderek artmakta olduğuna işaret ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dergham, &lt;b&gt;&lt;i&gt;Mısır, Tunus&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;, &lt;b&gt;&lt;i&gt;Libya ve Yemen&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;’de ABD’nin devreye girerek devrimci dalganın &lt;b&gt;&lt;i&gt;Müslüman Kardeşler&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; akımının egemenliği altına girmesine yardımcı olduğunu ileri sürüyor. Dergham, &lt;b&gt;&lt;i&gt;Suriye&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;’de de, muhalefet yükselirken, Batıyla İslamcı hareket arasında kapalı kapılar arkasında pazarlıkların çoktan başlamış olduğuna dikkat çekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer bir durumun 1979 İran devrimi sırasında da yaşandığını anımsatan Dergham, belki de, diyor “Batı, bunu özellikle teşvik etti, Iran uygarlığının yeniden orta çağlara geri dönmesine yol açmak için...” Dergham, 1979 İran devriminden sonra Arap dünyasında da, modernite ve ilerleme eğilimlerinin yerini aksi yönde gelişmelere bıraktığını savunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dergham’a göre, Siyasal İslam, Batı’nın “Türkiye Modeli”ne, “Ilımlı İslam”a kafayı takmış olmasını bir nahiflik olarak görüyor. Ancak, Siyasal İslam, &lt;i&gt;&lt;b&gt;seküler, modern akımların belini kırmaya hizmet ettiği müddetçe&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; bu saplantıdan yararlanmak istiyor, bu amaçla da, kendi gücünü, etkisini abarttıkça abartıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dergham, zaten, Senatör John McCain’in de, Ölü Denizde yapılan &lt;b&gt;&lt;i&gt;Dünya Ekonomik Forumu&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;’nun, &lt;b&gt;&lt;i&gt;Arap-Amerikan İlişkileri&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; oturumunda konuşurken, Siyasal İslam’a “yanınızdayız” mesajını, &lt;b&gt;&lt;i&gt;“modernist&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;” akımlara da &lt;b&gt;&lt;i&gt;“umurumuzda değilsiniz”&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; mesajı verdiğini aktarıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3M Stratejisini, ABD’nin Arap devrimlerindeki rolünü, Siyasal İslam’ verdiği desteği, liberal aydınların telaşını bir araya koyduğumuzda ortaya çıkan görüntü, Ergenekon’dan, Balyoz’a, KCK tutuklamalarına kadar uzanan süreci, yerel bir olgu olmanın ötesinde, “En Yeni Ortadoğu Düzeni” bağlamında da değerlendirmek gerektiğini düşündürüyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-7911853194166406134?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/7911853194166406134/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=7911853194166406134' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/7911853194166406134'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/7911853194166406134'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2011/11/en-yeni-ortadogu-duzeni-03-kasm-2011.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-8612859579051998139</id><published>2011-10-28T04:53:00.000-07:00</published><updated>2011-10-28T04:53:58.498-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;table align="center" bgcolor="#ffffff" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr valign="top"&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;  "Geleceğe dönüş"&lt;/span&gt;&amp;nbsp; (soL.org) &lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: x-small;"&gt;&lt;br /&gt;(27 Ekim 2011 )&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;table align="center" bgcolor="#ffffff" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px; height: 500px; max-width: 750px; width: 735px;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td colspan="2" height="5" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;img height="5" src="http://www.sendika.org/images/pixel.gif" width="1" /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="kutu_icerigi" colspan="2" style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial; color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; padding-bottom: 10px; padding-left: 10px; padding-right: 10px; padding-top: 10px;" valign="top"&gt;&lt;div class="content" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: small;"&gt;Yirmi birinci yüzyılın başı, her geçen gün biraz daha 21. Yüzyılın başına Lenin’in &lt;i&gt;Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması &lt;/i&gt;broşürünü yazdığı döneme benziyor. Hatta, daha da ileri giderek, bu gün gelişmekte olan süreçlerin bir çok açıdan, o dönemdeki benzerlerinden çok daha geniş çaplı olduğunu ileri sürmek de olanaklı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Emperyalizmin dünü&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Lenin Emperyalizm... (Imperialism, The Highest Stage of Capitalism, Foreign Language Press, Pekin, 1973,) broşüründe modern kapitalist emperyalizmi tanımlamak “eski emperyalizmden” ayırt etmek için bir seri olguya işaret eder, beş eğilime dikkat çeker (sf. 106). Bunları çok yakından bildiğimizi var saydığım için, kısaca, anımsatmakla yetineceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(1) Kapitalist üretimde yoğunlaşmanın sonucunda tekeller ortaya çıkarak ekonomik yaşamda belirleyici hale gelmiştir. Tekellerin piyasalar ve doğal kaynaklar üzerinde kontrol oluşturma eğilimi sömürgeciliğe yol açmaktadır (sf.98). (2) Banka ve sanayi sermayesinin iç içe geçmiş, bu zeminde “finans kapital” denen yeni bir biçim ve finans oligarşisi ortaya çıkmıştır. (3) Sermaye ihracı çok özel bir önem kazanmıştır. (4) Dünyayı aralarında paylaşan uluslararası sermaye tekelleri oluşmuştur. (5) Dünyanın topraklarının en büyük kapitalist güçler arasında paylaşımı tamamlanmış; yeniden paylaşım rekabeti başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lenin bu zeminde Kausky’nin görüşlerini eleştirirken (sf 107-112) bu beş eğilime ek olarak emperyalizmin&amp;nbsp;&lt;b&gt;şiddet ve gericilikle&lt;/b&gt;&amp;nbsp;eğiliminin, sanayi sermayesinin zayıflamasına paralel&amp;nbsp;&lt;b&gt;finans sermayesinin egemenliğinin, ilhak eğiliminin&lt;/b&gt;altın çizer. Lenin broşürün bir sonraki bölümünde (sf 120-122), finans sermayesinin, giderek üretimden kopmasına, rantiye özelliğine,&amp;nbsp;&lt;b&gt;asalaklaşmasına&lt;/b&gt;&amp;nbsp;işaret eder. Kredi mekanizmasının siyasi etkilerine değinen Lenin dünyanın az sayıda alacaklı, çok sayıda borçlu devlet olarak ikiye ayrıldığını vurgular. Lenin’e göre, emperyalizmin ekonomik temelleri arasında esas olarak,&amp;nbsp;&lt;b&gt;finansallaşma&lt;/b&gt;&amp;nbsp;giderek güçlenen eğilimdir. Lenin 127. sayfada&amp;nbsp;&lt;b&gt;göç olgusuna&lt;/b&gt;&amp;nbsp;da işaret ederek bunun artık&amp;nbsp;&lt;b&gt;geri kalmış ülkelerden gelişmiş ülkelere doğru&lt;/b&gt;&amp;nbsp;yaşandığını vurgular; 128. Sayfada da işçi aristokrasisi olgusuna dikkat çeker.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lenin’e göre emperyalizm kapitalizmin&amp;nbsp;&lt;b&gt;asalaklaşma ve çürüme&lt;/b&gt;&amp;nbsp;aşamasıdır. Bu anlamda Lenin’in emperyalizmi kapitalizmin&lt;b&gt;son aşaması&lt;/b&gt;, yaşanan krizi de son kriz olarak gördüğü söylenebilir. Ancak burada&amp;nbsp;&lt;b&gt;“bu son kriz”&lt;/b&gt;&amp;nbsp;çıkarsamasının kavramsal (notional) olarak düşünmek gerekir. Lenin de zaten Financial Times’da Amaratya Sen’in aktardığına bakılırsa (10 Mart 2009) 1919 yılında “bu krizden bir çıkış olmadığını düşünmek yanlış olur” diyormuş. Ne yazık ki bu alıntıya Lenin Bütün Eserler elektronik arşivi içinde bir kaynak bulamadım. Ama Sen’in dürüst bir akademisyen olduğunu düşünerek aktardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim kendi okumalarımdan edindiğim izlenim Lenin’in bir “nihai çöküş” teorisini kabul etmemekle birlikte, yaşamakta olduğu krizin son kriz olduğunu düşündüğü yolunda. Eğer bu izlenimim doğruysa, Taylorizm ve bant sistemi(Ford T-Modeli) gibi yeni, üretim teknikleri ve emek süreci biçimleri ortaya çıkmış olmakla birlikte, Lenin’in böyle düşünmekte haklı olduğu söylenebilir. Zaten, kriz teorilerinin, Marx’ın kapitalizm, emek süreci analizlerinin yorumlarının gelişmişlik düzeyi, o dönemde bunların krizden çıkma olasılıklarına işaret ettiğini saptamaya olanak verecek noktada değildi. Örneğin Taylorizm’i sosyalizmin inşa sürecinde kullanmaya kalmak, bu gelişmelerin sınıf karakterinin ve işçi sınıfının sınıf şekillenmesinin üzerindeki olumsuz etkilerinin henüz ayırdına varılmamış olduğunu gösteriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan Lenin açısından, I. Dünya Savaşı bitmiştir ama III. Enternasyonal’e verdiği raporda vurguladığı gibi, büyük güçler arası çelişkiler çözülmeden kalmıştır,&amp;nbsp;&lt;b&gt;yeni bir dünya savaşı&lt;/b&gt;&amp;nbsp;gündemdedir. Lenin bu öngörüsünde de haklı çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kriz Lenin’in öldükten sonra da yoluna devam etmiştir. Örneğin, Joseph Stalin’in 17. Parti Kongresine sunduğu bir raporda (26 Şubat 1934) yer alan, bu gün kulağımıza hiç de yabancı gelmeyecek, şu ifadeleri, bugünle o dönem arasındaki paralelliği sergilemesi açısından anımsamak yararlı olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;“Günümüzde kapitalist ülkeleri etkisi altına almış olan kriz önceki krizlerden farklıdır. Bir çok şeyin yanı sıra, bu en uzun krizdir. Daha önce krizler bir iki yılda biterdi. Bu kriz beşinci yılını yaşarken, kapitalist ülkelerin ekonomilerini etkilemeye devam ediyor, önceki yıllarda oluşmuş birikimlerini tüketiyor”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;(Bütün Eserler. Cilt. 13, Foreign Languages Publishing House, Moscow, 1954)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle Lenin Emperyalizm kitabını yazdığı dönemin, ki bu dönemi, kapitalizmin “yapısal krizi” bağlamında 1946’ya kadar uzatmak gerekir, genel ekonomik siyasi “iklimiyle” bu günkü ekonomik siyasi iklim arasında çarpıcı paralellikler bulmak olanaklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ve bugünü&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda, Lenin’in broşürüne dönersek, tekelleşmenin ve finansallaşmanın çok daha iler boyutlara ulaşmış olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. Finans Kapital (sanayi ve banka sermayesinin iç içe geçmesi), türev piyasaları, yatırım bankaları, gibi yeni araç ve kurumlarla çok daha geniş çaplı, uluslararası alanı kapsayacak biçimde gelişmiştir. Dahası, 1970’lerde bağlayan yapısal kriz içinde, Finans Kapital (banka-sanayi tekeleri) kültür endüstrisi tekellerini de içine alarak çok daha karmaşık (simgelerin üretimi ve yayılması), ideolojik alanı da kapsayan bir varlık haline gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lenin’in dikkat çektiği, piyasalar ve doğal kaynaklar üzerindeki rekabet ve sömürgeleştirme eğilimi, 11 Eylül’den sonra tüm hızıyla devreye girmiş, Afganistan ve Irak’tan sonra Afrika’da yoğunlaşmaya başlamıştır. Çünkü, Çin, yükselen güçlerin en kapasitelisi olarak, ekonomik gereksinimlerini karşılayabilmek için hızla Afrika’ya girmekte, piyasaları, mineralleri, enerji kaynaklarını, doğal kaynakları finansal yollarla denetimi altına almaya çalışmaktadır.&amp;nbsp;&lt;b&gt;ABD Harp Akademileri&lt;/b&gt;&amp;nbsp;dergisi Parameters’de vurgulandığı gibi, Çin’in, bir aşamada askeri kapasitesini Afrika’ya getirmesi kaçınılmazdır. ABD buna hazırlanmak amacıyla 2007’de&amp;nbsp;&lt;b&gt;AfriCom&lt;/b&gt;’u kurmuş, bir çok Afrika ülkesiyle güvenlik anlaşmaları yapmıştır. Libya saldırısında devreye NATO’da girmiş, kaynak rekabeti sömürge savaşları yeni bir boyut kazanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emperyalizm broşürüne ilişkin değinmemiz gereken bir diğer nokta da&amp;nbsp;&lt;b&gt;şiddet eğilimi ve siyasi gericiliktir&lt;/b&gt;. Şiddet eğilimi hakkında sömürge savaşlarında sivillerin hedef alınma düzeyine, kullanılan silahlara bakarak bir fikir edinebiliriz. Bu gün Afganistan, Irak ve Libya’da şahit olduğumuz katliamlar, yargısız infazlar, kullanılan uranyumlu mermiler Lenin döneminde yaşananları aratmayacak düzeydedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasi gericiliğe gelince, emperyalizme&amp;nbsp;&lt;b&gt;Siyasal İslam&lt;/b&gt;&amp;nbsp;arasında oluşmaya başlayan ortak yaşama,&amp;nbsp;&lt;b&gt;Müslüman Kardeşler&lt;/b&gt;örgütünün, Mısır, Tunus, Ürdün, Filistin, Suriye ve hatta Türkiye’deki yerel iz düşümlerine, Selefi akımlarına yükselmesine bakmak yeterli olacaktır. Besbelli ki emperyalizm, “Arap Baharı” adıyla ehlileştirilmeye başlanan devrimci atılımda kendini gösteren enerjinin ve iradenin denetim altına alınmasında, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Müslüman Kardeşler akımına yaslanmaya karar vermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutmamak gerekir ki bu gün karşımızda olan, Ne 1930’lardaki anti emperyalist ruha, ne 1970’lerdeki (Sayyid Kutb, Ali Şeriati) popülist ruha sahip bir akımdır. Bu anti-emperyalist, popülist ruhu, “plep damarını” arkada bırakmış, siyasi iktidara ulaşmak için emperyalizmin siyasi asker müdahalelerinden medet uman mülk sahibi sınıfların hareketi haline gelmiş bir akımdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu akımın kendini, emperyalizmle birlikte “demokratikleşme” söylemi arkasına gizleme dinamikleri de bize bir başka şeyi, Asya kapitalizminde görmeye başladığımız, “otoriter kapitalizmin” bu gün hızla norm haline gelmeye başladığını, söylemektedir. Önce Zizek’in daha sonra da New Left Review dergisinin Eylül/Ekim sayısında Wolfgang Streeck’in “The Crisis of Democratic Capitalism” makalesinde tartıştığı gibi, artık biçimsel olarak da olsa demokrasiyle kapitalizmin yolları, 1980’lerden bu yana ayrılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık gündemde olan, “çevre”de savaşlar, katliamlar, dinci akımlar ve sömürgecilik, “merkez”de, yeni teknolojilerin yardımıyla, finans – medya kıskacına sıkıştırdığı bireyin yaşamının, hemen her alanını izlemeye, denetlemeye, yönetmeye çalışan, klasik faşizme dönüşmek için uygun bir ideoloji ve siyasi hareket bekleyen bir “kontrol toplumu”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Göçmenler&lt;/b&gt;&amp;nbsp;sorunu da bu gün Lenin’in vurguladığı dönemdeki boyutları çoktan aşmış küresel bir krize dönüşmüştür. Sermayenin asalaklaşmasına gelince, bu artık Lenin dönemindeki gibi siyasi bir argüman olmaktan çıkmış, popüler kültürün bir parçası haline gelmiş, toplumsal muhalefetin hedefi olmuştur. Lenin’in Emperyalizm broşürünü yazdığı dönemle, bu gün arasında bir benzerlik daha var. O da Proletarya mücadelesinin (yaşayabilmek için iş gücünden başka satacak şeyi olmayanlar) yükselmeye başlamış olması. Bu gün, malum sebeplerden, proleterya mücadelesi, komünist hareketin o dönemki düzeyinden çok geride bir noktadadır. Ama yıllar sonra yeniden kendini hissettirmeye başlamıştır ve yükselmektedir hem de küresel çapta...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dahası, proletarya mücadelesi, Yunanistan’da olduğu gibi çok sert biçimler sergilemeye başlamıştır. Bu sertlik Avrupa’nın diğer ülkelerinde de kendini göstermeye adaydır. Benzer mücadeleler açısından adeta bir çöl sayılabilecek ABD’de yüzden fazla kent muhalefet hareketinin etkisindedir ve polisle çatışma olayları giderek sıklaşmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Bu dönemin erdemi&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Lenin’in Emperyalizm broşürünü yazdığında, Komünizm yeni bir deneye başlıyordu. O dönemin erdemi bu deneyimi, ortaya koyduğu yeni örgütlenme ve iktidar biçimlerini savunmak, sürdürmek, geliştirmek, bunun mücadelesini (iç tartışmalardan ve sonuçlarından) korkmadan vermekti. O dönemde, devrimci irade, tarihin önüne geçiyor, maddi zeminin koyduğu sınırları zorluyor, kendini II. Enternasyonal’in evrimci, determinist sosyalizminden ayırıyordu... Lenin’in Sukhanov’la yaptığı ünlü tartışmada vurguladığı gibi&amp;nbsp;&lt;b&gt;“önce içine girmek sonra görmek”&lt;/b&gt;&amp;nbsp;gerekiyordu (on s’engage et puis on voit) (Pravda (No. 117) May 30, 1923). Realiteye müdahale ve zamanlama her şeydi… Tabii ki bu, güçler dengesini, proletaryanın bilinç ve örgütlenme düzeyini görmezden gelen bir histerili bir volontarizme işaret etmiyordu... Harekete katılma, ilerletme, riskleri göze alma iktidara aday olma kararlılığına işaret ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün başka bir noktadayız diye düşünüyorum. Bu gün II. Enternasyonal’in otoritesine baş kaldırmak gibi bir sorunla karşı karşıya değiliz, ama tüm yerel ve uluslararası geleneğimizi, deneylerimizi değersizleştirmek isteyen, hatalarımızdan dersler çıkarmamızı engellemeye çalışan, hareketi demokrasi mücadelesine hapsetmek isteyen bir post-modern, liberal sol’un saldırılarının altında yürümeye çalışıyoruz. Bugün, Lenin’in kuşağının örgütsel ve mücadele alanlarında gösterdikleri, kendilerini bir önceki dönemden ayıran, bir anlamda, “tarihin eski elbiselerinden” kurtaran yaratıcılığını tekrarlamak zorundayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hızla, ilerlemekte ve derinleşmekte olan kriz döneminde bugün, gündemde olan salt emperyalizm broşüründe vurgulanan sorunlar, o kitap yazıldıktan, Lenin öldükten sonra sonra yaşanan felaketlere ilişkin olasılıklar değil. Yine karşımızda büyük savaşlara, Faşist rejimleri, soykırımlara, totaliter devletlere ilişkin riskler var. Ama bunlara ek bu kez tüm insanlığı tehdit eden,&amp;nbsp;&lt;b&gt;kapitalizm krizini çözmeye çalıştıkça&lt;/b&gt;&amp;nbsp;derinleşmeye aday çok ciddi bir ekolojik kriz de var. Kapitalist “yaşam dünyası”, artık sürdürülemez bir noktaya ulaşmış durumda ve ayakta kalmaya devam etmek için insanlığı tüketmeyi göze almaya hazır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben kendimizi adeta Titanic gemisinin güvertesindeymiş gibi düşünüyorum. Yolcular ya kendi aralarında şezlong kapma yarışı içindeler, ya da salonlarda dans edip, yiyip içip hazlarının peşinde koşmaya devam ediyorlar. Kaptan ise nereye gittiğini bilmeden yoluna devam ediyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası yerel açıdan “çok önemli” sorunlardan başımızı kaldırıp, geminin rotasını değiştirmeye yönelemiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama tarih çözebileceği sorunları gündeme getirirmiş. Finans-kapitale karşı, hem kapitalizmin merkezlerinde hem de küresel çapta yükselen tepki, Avrupa’da giderek yoğunlaşan sınıf mücadeleleri (gözlerimiz ve kalbimiz, umutlarımız Yunanistan proletaryasında...) yeni katılımları, yaratıcı örgütlenme, çalışma tarzlarını bekliyor. Henüz yeni başlayan hareketin çocukluk döneminin bilinç düzeyine bakarak karar vermemek ve Lenin’in Napolyon’dan gelerek aktardığı gibi “on s’engage et puis on voit” demek gerekiyor. Günün erdemi bu cesareti göstermekmiş gibi geliyor bana.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-8612859579051998139?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/8612859579051998139/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=8612859579051998139' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/8612859579051998139'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/8612859579051998139'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2011/10/gelecege-donus-sol.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-5945743511642622437</id><published>2011-10-22T15:51:00.000-07:00</published><updated>2011-10-22T15:51:02.761-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: x-large;"&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Onlar ki ne istemediklerini biliyorlar!&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt; (Sendika.org)&amp;nbsp;20 Ekim 2011&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;b&gt;Kapitalizmin yarattığı krizin içinde, bu krizin yarattığı kaos içinde “yaşamlarına”, bunu sürdürme özgürlüklerine yönelik tehditlere karşı tepki göstermeye başlayan insanların hareketinden oluşuyor bu “makine”. Kriz, düzenin hakikatini gözler önüne serdikçe, “hayır istemiyorum” çığlıkları yükseliyor, bu çığlıklar birbirini bularak bir harekete dönüşüyor&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mali krizin ikinci aşamasında, bankalarda ve uluslararası yatırım kurumlarında ifadesini bulan egemen sermayenin, devletleri eliyle, dünya halklarına karşı başlattığı saldırı cevapsız kalamazdı. Geçen hafta 82 ülkede 192 sokak ve meydan işgali, cevabın küresel çapta oluşmaya başladığını gösterdi. Şimdi hep birlikte bu oluşma sürecinin sergilediği biçimleri anlamaya, olası yönünü öngörmeye çalışıyoruz. Ancak, karşımızdaki olguların biçimleri ve birlikte oluşturmaya başladıkları resim henüz berrak değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin, İspanya’daki Porto del Sol, ABD’deki “Wall Street’i İşgal Et”, Londra’daki “Birlikte İşgal” eylemlerinin dinamiklerine ve yayımladıkları deklarasyonlara ilişkin iki kaygılı saptama dikkat çekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan biri “bunlar ne istediklerini bilmiyorlar”, “örgütlenmeye direniyorlar”, “her kafadan bir ses çıkıyor” dedikten sonra bu dalganın geleceğine ilişkin oldukça kötümser kaygıları dile getiriyor. Bir diğer saptamaya göre, bu dalganın gündemindekiler, ileri sürdüğü talepler, en fazla sosyal demokrat, reformist bir program oluşturuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bu iki saptamanın da yetersiz kaldığını, benim aşağıda bunlara ek olarak sunmaya çalışacağım yaklaşımın da, hareketin bu aşamasında, ben daha anlamlı bulsam da, yetersiz kalacağını düşünüyorum. Ama, en azından yeni dönemin ve yeni bir dalganın başlangıcına tanıklık ettiğimizden hiçbir kuşkum yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Neo-liberal “Restorasyon” nihayet dağılıyor&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Restorasyon pratikte, gerçek anlamda siyaseti, post-modernizm de, teoride (felsefede) evrensel olanı düşünmeyi yasaklamıştı. Şimdi,&amp;nbsp;&lt;b&gt;bastırılan&lt;/b&gt;&amp;nbsp;geri geliyor, teori (düşünce) yeniden özgürleşiyor. İlk vurgulamak istediğim nokta bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Egemen sermaye, mali krizin ilk aşamasında, adeta bir darbe yaparak, devletin en üst kademelerine, özellikle mali aygıtlarına el koymuş, yaklaşık 12 trilyon dolarlık kurtarma fonunu bankaları kurtarma adına kendine transfer etmişti. İkinci aşamada egemen sermaye, devletleri, bu fonun kamu maliyesinde yarattığı maliyeti halkların sırtına yükleyecek politikaları devreye sokmaya zorladı. Bu, krizin getirdiği işsizlik ve yoksullaşmaya ek olarak, en yoksulun daha da yoksullaşması gerçekleşirken, işsizlik artarken sosyal güvenlik kurumlarının geri kalanının da tasfiyesi anlamına geliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Egemen sermaye, siyasi kültürel hegemonyasından, medya üzerindeki hakimiyetinden, tüm karşıt görüşleri susturmuş olduğundan, kısacası liberal restorasyonun gücünden o kadar emindi ki, bu saldırının, kayda değer bir direnişle karşılaşmadan amacına ulaşmasını bekliyordu; ekonomi politiğin ötesinde, bir ahlak ve adalet sorunu yaratmaya başladığının ayırdında değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahlak ve adalete ilişkin düş kırıklığının başladığı yerde felsefe ve siyaset, ama devlet yönetme anlamında değil gerçek anlamda, “şeylerin andaki durumuna”, yapının düzenine, yaşamın verili kurallarına karşı tepkileri ve değişim arzularını temsil eden&amp;nbsp;&lt;b&gt;siyaset&lt;/b&gt;&amp;nbsp;başlar... Felsefeye gelince, insanlar başlarını hızla dağılmakta olan verili kanaatlerden kaldırıp, “hakikatlere” dayanan evrensel ilkeleri aramaya başlarlar, felsefe yeniden önem kazanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen yıl yine bu aylarda İngiltere’de, öğrenci gençlik muhafazakar-liberal koalisyonun üniversite harçlarını bir anda yüzde 300 artıran yasa taslağına karşı ayaklandı, büyük protesto gösterileri üniversite işgalleri gerçekleştirdi. İkinci aşamada eylemlerinin alanını toplumun tümünü etkileyen kesintileri hedef alacak biçimde genişlettiler ve sendikaların desteğin aldılar. Bu sırada Avrupa’da gençler ve işçiler de kurtarma paketlerinin yükünü sırtlarına yıkmaya çalışan hükümet programlarına karşı direnmeye başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken, Tunus, Mısır devrimci dalgası “Arap Baharı” olarak nitelenen sarsıntılar patlak verdi. Avrupa ve Kuzey Afrika’da yaşananlar arasındaki benzerlikler konuşulurken, Amerika’nın Wisconsin Kenti’nde işçi olayları patlak verdi ve “Burası Tahrir Meydanı” pankartları ortaya çıktı. Artık evrensel bir dalgayla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorduk. Protesto eylemleri İspanya’nın Porto del Sol Meydanı’na geldi, “Gerçek Demokrasi” deklarasyonu yayımlandı. Bu deklarasyon, İtalya meydanlarında yankılandı, tekrarlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra emperyalizmin, egemen sınıfların Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki devrimci dalgayı ele geçirme çabalarına, devrimci atılımların bu müdahalelere direnememesinin siyasi sonuçlarına, Siyasal İslam’ın yükselmeye başlamasına, Libya’nın başına gelenlere, Bahreyn ve Suriye’deki trajik olaylara şahit olduk. Adeta dalga duraklıyor, hatta geri çekiliyor gibiydi. İngiltere’nin kimi kentlerindeki, isyan ve yağma patlaması da kısa sürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu “patlamanın” arkasından gelen binlerce tutuklama, hızlı yargılamalar, olağan üstü yüksek cezalar, Kasım ayında planlanan büyük öğrenci olaylarına, genel greve doğru ilerlerken havanın yeniden kararmaya başladığını düşündürüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra, her şey yeniden değişti. Wall Street’in işgali başladı, hızla önce ABD kentlerinde sonra geçen hafta tüm dünyaya yayıldı. Dahası, Wall Street ve Londra işgalleri, gerek gündemlerine aldıkları sorunlar, gerek örgütlenme teknolojileri, meydanlarda kurdukları “yaşam dünyaları”, Tahriri Meydanı’ndan, Porto del Sol’a kadar ortaya çıkan biçimlere son derecede benziyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;“İsyan makinesi”&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Çok önemli bir gelişme daha kendini göstermeye başladı. Küresel muhalefet dalgası, Deleuze ve Guattari’nin bir kavramını (biraz zorlayarak) ödünç alırsam, adeta, her yerde aynı özellikleri sergileyen bir “isyan makinesi” inşa etmeye başlamıştı. Bu makine de her uğradığı mekânda neoliberal restorasyonun ideolojik egemenliğinin kodlarını çözüyor, yerine kendi kodlarını (hatta “mem”leri –bir insandan öbürüne, bir kültürden öbürüne sıçrayarak yayılan ve gittiği yerde kendini yeniden üreten, karşılaştıklarını değiştiren, fikir, simge, davranış, tarz parçacıkları) oluşturmaya başlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ilginç gelişmeye iki örnek vermek gerekirse, ABD’de AFL-CIO sendikalar konfederasyonu, Wisconsin protestoları sırasında bir ayda 20 bin yeni üye kaydetmişken, Wall Street protestoları başladıktan sonra bir haftada 25 bin sendikasız işçiyi sendika üyesi yapmışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi, toplumsal davranış eğilimleri araştırmalarıyla bilinen Pew Research Center’ın Başkanı Andrew Kohut’a göre Amerikan halkının Wall Street işgal hareketine ilgisi artmaya başlamış. İşgalle ilgili haberleri izleyen insanların sayısı giderek artıyormuş. Gallup’un bir kamuoyu yoklamasına göre de hareketle ilgili haberleri izleyenler arasında, olumlu yaklaşımlar ağır basıyormuş, Pew’un yakında yayımlanması beklenen bir araştırma bulgularına güre halkın büyük çoğunluğu devletin yoksullardan ve orta sınıflardan daha çok zenginlere hizmet ettiğini düşünmeye başlamış; halkın büyük çoğunluğu mali piyasaların denetlenmesinden yanaymış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ödünç aldığım kavramla biraz daha devam edersem bu “makine”nin doğasına ilişkin iki saptama yapmak istiyorum. Birincisi, bu henüz “oluşma” sürecinde, bu anlamda evrim halinde, yayılma çoğalma, karşılaşacağı koşullara göre değişme potansiyelleri ya da değişemeyerek yok olma riski taşıyan bir “makine”. İkincisi bunun bir yıl gibi kısa bir sürede, dünya çapında, geçen hafta 192 kentte olduğu gibi, ortaya çıkması, bir örgütün, siyasi akımın yarattığı bir eylemler dizisiyle değil, toplumsal (sosyolojik) bir olayla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Adeta “tarihin maddesi” olarak hareket eden bir “şey” var karşımızda. Her kafadan bir ses çıkmasına, çok farklı siyasi eğilimlere, gelir dilimlerine, meslek gruplarından gelen insanları barındırmasına karşın, Tahrir’den Porto del Sola, Wall Street’ten, Londra’daki St. Paul Katedrali önündeki meydana kadar hep aynı biçimleri sergiliyor olması da&amp;nbsp;&lt;b&gt;“tarihin maddesi”&lt;/b&gt;&amp;nbsp;saptamamı destekliyor diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komünistlerin bu dalgaya ve meydanlardaki duruma bakarken, yazımın giriş bölümünde vurguladığım iki adeta taban tabana zıt saptamayı üretmelerinin temelinde de bu yatıyor. Gerçekten bu “makine” ne istediğini, diğer bir deyişle hareketinin tarihsel anlamını bilebilecek bir “akla” sahip değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmin yarattığı krizin içinde, bu krizin yarattığı kaos içinde “yaşamlarına”, bunu sürdürme&amp;nbsp;&lt;b&gt;özgürlüklerine&lt;/b&gt;&amp;nbsp;yönelik tehditlere karşı tepki göstermeye başlayan insanların hareketinden oluşuyor bu “makine”. Kriz, düzenin hakikatini gözler önüne serdikçe, “hayır istemiyorum” çığlıkları yükseliyor, bu çığlıklar birbirini bularak bir harekete dönüşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden, bu harekete katılanlar&amp;nbsp;&lt;b&gt;ne istemediklerini biliyorlar.&lt;/b&gt;&amp;nbsp;Hatta tek tek ne istediklerini de biliyor, bildiklerini düşünüyor olabilirler, ama bir bütün olarak hareket, tarihsel anlamını, “gerçekten ne istediğini” henüz (!) bilmiyor. Ama bu bilemeyeceği anlamına da gelmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da şöyle koyarsam belki daha tutarlı olabilir. Bu toplumsal hareket içinde, ona ne yaptığının anlamını söylemeye çalışan, birbiriyle etkileşim halinde, birçok akıl, ses var. Bu sesler arasında bir diyalog, rekabet hatta mücadele yaşanması kaçınılmaz. Bir aşamada belki de bu seslerden biri ya da aralarından çıkacak yepyeni bir ses, hareketin tümünün anlayabileceği bir dili konuşmayı becerecek, onun tarihsel yönelimine, anlamına en uygun ifadeleri ona anlatabilecek ve egemen olmaya ya da (daha eşitlikçi, hareketin doğasına uygun bir ifadeyle söylemeye çalışırsam, ki bunu öğrenmeden hareketin tümüne, evrenseline konuşmak mümkün olmayacak) karşılaştığı koşullara uyum sağlayarak yaşamaya, evrimleşmeye devam etmesine hizmet edeceği için benimsenecek, onun aklı, sesi olmaya başlayabilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünden başlayarak önümüzdeki dönemde komünistlerin en önemli görevi, işte bu sesi yaratmaya çalışmak olacak. Bu ses hareketi yönetmeyi değil, içindeki bireylerin hareketin anlamını anlamalarına yardım ettikçe, genelde hareketin hızlanmasını, kendinin bilincine varmasını amaçlayacak. Komünistlerin, örgütlerini ve çalışma tarzlarını buna göre düzenleyerek hareketin hizmetine vermeleri gerekecek. Eski bir deyimi biraz değiştirerek alırsam, siyasi çalışmanın,&amp;nbsp;&lt;b&gt;ben bu hareketten ne elde ederim, kaç kişi kazanırım,&lt;/b&gt;&amp;nbsp;üzerinden&amp;nbsp;&lt;b&gt;değil, ben ona ne katabilirim&lt;/b&gt;&amp;nbsp;(varlığımla yokluğum arasındaki fark, hareket açısından ne olabilir) üzerinden yürümesi gerekecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geleneğimizin, tarihsel bilgi ve deneyim hazinemizin bunu başarmamıza yardımcı olacak zengin birikimlere sahip olduğu kuşkusuz. Ama geçmişi, taşıyamayacağı bir yükle, cevap veremeyeceği sorularla karşı karşıya bırakmak, yalnızca haksızlık olmakla kalmayacak, zaman zaman düş kırıklığına yol açtığında, ona sırtını dönmeye kalkmak gibi ölümcül hatalara da neden olabilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihimize, geleneğimize gerçekten sahip çıkabilmek, deyim yerindeyse layık olabilmek için, yeni bir dalganın başında olduğumuzun, yeniden ve “başından başladığımızın” yeni şeyler söylemeye mecbur olduğumuzun ayırdında olmamız gerekiyor. Tarihten kopya etmek yerine, kendi başımızın çaresine bakmak zorunda olduğumuzu da unutmadan&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-5945743511642622437?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/5945743511642622437/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=5945743511642622437' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/5945743511642622437'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/5945743511642622437'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2011/10/onlar-ki-ne-istemediklerini-biliyorlar.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-2721569550700317832</id><published>2011-10-13T01:19:00.000-07:00</published><updated>2011-10-13T01:19:49.413-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: x-large;"&gt;Kriz, Kapitalizm, Komünizm, Cesaret&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;13 Ekim 2011 (soL.org)&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; font-family: Verdana; font-size: 12px; line-height: 18px;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Kapitalizm ve kriz kavramlarını yan yana getirince, hemen bir üçüncü kavramı,&lt;strong&gt;komünizm&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;kavramını da düşünmek gerekiyor. Daha kesin bir ifadeyle kapitalizmin krizi, komünizmin güncelliğine işaret ediyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;&lt;strong&gt;Ölüm - Yaşam ve Olasılıklar&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Kriz kavramına iki açıdan yaklaşabiliriz. Birincisi genel olarak hareketin, özel olarak sermayenin hareket sürecinin bir anı olarak kriz. İkincisi “olay” olarak kriz.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Kriz, Yunanca “&lt;strong&gt;krisis&lt;/strong&gt;” kavramından geliyor. Bu kavram, bir organizmanın olağan yaşamında aniden ortaya çıkarak varlığını tehdit etmeye başlayan bir duruma işaret ediyor. Krizi organizmanın hareketine ait, dolayısıyla onun bir anı olarak düşündüğümüzde, organizmanın bu krize yol açan etkenleri giderecek bir değişimi geçirerek yaşamına devam edebileceğini, ya da geçiremeyerek yok olmaya başlayacağını söyleyebiliriz. Bu anlamda kriz organizmanın, ölüm ve yaşam olasılıkları arasında bir noktada, bir&amp;nbsp;&lt;strong&gt;karar&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;anında olduğunu söylüyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Kavramın tıpta kullanımına bakınca tam da böyle bir anlamla karşılaşıyoruz. Hastanın kritik durumu, yaşamaya devam edip etmeyeceğinin henüz belli olmadığı bir ana işaret ediyor. Kriz kavramının dramaturji (tiyatro) alanında kullanımı da, oyun boyunca açığa çıkan çelişkilerin bir biçimde çözüldüğü bir ana işaret ediyor. Ama bu an yaşanırken, kimi karakterler bu anın içinden değişerek, çözümün bir ifadesi, simgesi olarak çıkıyorlar; kimileri de değişememenin simgesi olarak ya ölüyor ya da oyunun kurduğu evrenin dışına düşüyor, tasfiye oluyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Bir “olay” olarak kriz, ise, öngörülemeyen bir duruma, hareketin içinde değişimlerin ve o ana kadar var olmayan olasılıkların gündeme gelmeye başlamasına işaret eder.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Bu kısa özetten hareketle, kapitalizmin krizinin,&amp;nbsp;&lt;strong&gt;varlık- yokluk seçenekleri&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;ve daha önce gündemde olmayan&amp;nbsp;&lt;strong&gt;olasılıklarla&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;karşı karşıya kaldığı bir duruma işaret ettiğini söyleyebiliriz. Kapitalizm ya krizden, krize yol açan sorunlarını aşacak biçimde kendini yeniden örgütleyerek çıkacaktır, ya da yok olmaya başlayacaktır.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Kapitalizmin, kendini yeniden örgütlemesi, bugüne kadar yaşanan krizlerin bize gösterdiği gibi, teknolojik temelini, emek sürecini, firma ve piyasa örgütlenmelerini, yeniden üretim süreçlerini, kurumlarını (devlet, ideoloji) dönüştürerek yeni bir sermaye birikim rejimi yaratabilmesi, yeni bir hegemonya sistemi kurabilmesi anlamına gelecektir. Bunlar olurken hem emek, hem sermaye kesiminde belirgin yeni sınıf şekillenmeleri yaşanacak, yeni kesimler ortaya çıkarken kimi eski kesimler yok olacaktır.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Tüm bunlar başarılabildiği taktirde kar oranları restore edilecek ve yeni bir büyüme genişleme, göreli refah dönemi başlayabilecektir. Aksi taktirde kapitalizm krizinden çıkamayacak, çürümeye devam edecektir. Günümüzün teknolojik gelişmişlik, küresel bütünleşme düzeyi göz önüne alındığında bu çürüme giderek hızlanan bir uygarlık krizi anlamına da gelecektir.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Kapitalizm 1970’lerde yapısal bir krize girdikten, 1980’lerde sorunlarını erteleyecek bir kriz yönetim modelini (neo-liberalizm, finansallaşma) devreye soktuktan sonra 2007’de de, bu düzenleme modelinin iflasına bağlı olarak mali bir kriz patlak verdi. Yapısal krize yol açan tüm çelişkiler yeniden açığa çıkmaya başladı. Ekolojik boyutu, savaşları, dinci akımların yükselişini, egemen sınıfın parazitleşme sürecini de düşününce uygarlık krizinin derinleşmeye başladığını kolaylıkla söyleyebiliriz.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Bu “durum” içinde iki olasılık söz konusu. Bunlardan birinin, servetin ve servet üretme araçlarının merkezileşme düzeyine, izleme, disiplin uygulama, cezalandırma, öldürme teknolojilerinin hızla artmakta olan kapasitelerine, “kültür endüstrisinin” insanları kendi içlerine ve hazlara yönlendirici etkilerindeki yayılmaya bakarak, George Orwell’in “1984” romanında betimlediği bir totaliter barbarlığa açılmakta olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;İkinci olasılık ise kapitalizmin aşılarak başka bir toplumsal düzene geçilmesiyle ilgilidir. Bu yeni düzenin adı da komünizmdir. Bu anlamda kriz, komünizmi yeniden, salt teorik felsefi bir proje olarak değil, barbarlığa karşı bir seçenek, tek seçenek, bu nedenle de pratik bir zorunluluk olarak gündeme getirir, konuşulmasına olanak sağlar.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Kapitalizmin bundan önceki yapısal krizine bakınca, hem insanlığın barbarlığı, Faşizminde, Yahudi Soykırımı’nda, iki dünya savaşında, iki atom bombasının yarattığı yıkımda çok berrak bir biçimde gördüğünü biliyoruz. Bu barbarlığa karşı, insanlık, kapitalizmin ötesine, komünizme geçmeyi deneme çabalarını hızlandırmış, somut ve son derecede değerli, zaman zaman trajik derslerle dolu örnekler üretebilmiştir.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Ancak hem komünizme geçme çabaları, geçiş sürecini aşamadan kapitalizmle komünizm arasındaki “sosyalizm” denen “no man’s land”da saplanmış kalmış, ilerleyememenin sonuçlarını yaşamaya başlamış, hem de kapitalizm yeni bir sermaye birikim rejimi ve hegemonya sistemi yaratarak krizden çıkmaya başlamıştır.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Bu gözlemlerden çıkarılacak dersler, kapitalizmin her zaman krizinden çıkacağına, komünizmin de hep “sosyalizme” saplanacağına ilişkin olamaz. Bunlardan birincisi, kapitalizmi, başı olan ama sonu olmayan, ebedi bir sistem olarak görmeyi gerektirir ki bu tümüyle insanlık tarihinin dinamiklerine aykırı, fantastik ve tabii idealist bir sonuç olacaktır.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Diğer taraftan, savunanların arzularının aksine bu ebediyet iddiası, Hegelci bir not düşersek, başı olan ama sonu bir türlü gelmeyen şeyler gibi kapitalizmin de canavarlaşmakta olduğunun kabulu, itirafı edilmesi ama buna karşın savunulması anlamına gelir ki bu da her şey bir yana bir ahlak dejenerasyonuna işaret eder.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;İkincisi, komünizmin her zaman “sosyalizme saplanmaya” mahkum olduğunu ileri sürmek, egemen sınıfların gücünü mutlaklaştıracak, onları tanrı katına yükseltirken, “büyük” insanlığın aklını, kendini yönetme iradesini yadsıyarak onları kul statüsüne indirgeyip barbarlığa mahkum etmek olacaktır.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Bu gözlemlerden çıkacak en önemli ve öncelikli ders, tarihin karşımıza getirdiği momentte, eğer irademizi kullanmaz, komünizmi güncel bir sorun, kapitalizme, “şimdi, burada” bir cevap olarak olarak düşünmezsek, barbarlık olasılığının hızla artmaya devam edeceğine ilişkin olmalıdır.&lt;br /&gt;Kapitalizmin bu krizden çıkma olasılığı, tarihsel olarak vardır ama henüz ne teorik ne de pratik olarak gündemde değildir. Güncel olan bir taraftan çürüme, çözülme, canavarlaşma, diğer taraftan da bunun karşısında güncel bir seçenek olarak gelmeye başlayan komünizmdir.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;&lt;strong&gt;Komünizmin Güncelliği&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Alman İdeolojisi yapıtında, Marx/Engels, komünizmi “Komünizm bizim için&lt;strong&gt;işlerin kurulması gereken bir durumu&lt;/strong&gt;, realitenin kendini uydurması gereken bir&amp;nbsp;&lt;strong&gt;ideal&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;(ülkü) değildir. Biz şeylerin andaki durumunu (yapılandırılmış durumunu –E.Y) ortadan kaldıran&amp;nbsp;&lt;strong&gt;gerçek&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları bugün var olan öncüllerden kaynaklanır” ( vurgular orijinalinden. sf 57, 1976, Progress Publishers, Moskova).&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Böyle baktığımızda, yukarda değindiğim, komünizmin bir zorunluluk olarak güncelliğinin yanı sıra, “&lt;strong&gt;şeylerin andaki durumunu ortadan kaldırmayı amaçlayan bir hareket olarak&lt;/strong&gt;” pratikte de karşımıza çıkmaya başladığını görüyoruz.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Londra’daki, Şili’deki öğrenci olaylarından, yerel isyanlardan, Yunanistan’daki genel grevlere, Sintagma Meydanı çatışmalarına, Tahrir Meydanı’ndan, İspanya’daki Porto Del Sol eylemine, ABD’deki Wall Street’i işgal etme olayına, Hindistan’da yolsuzluğa karşı kitle hareketlerine, İsrail’deki kitle eylemlerine, bunların yüzlerce başka kentte yansımalarına kadar, kalabalıklar (Hardt ve Negri’nin bir deyimini ödünç alırsak “çokluk”) hızla bunlara katılmaya başlayan işçi sendikaları, “şeylerin andaki durumunu” sorguluyor, demokrasiden, burjuva siyasetinden, sermaye düzeninden bıktıklarını dile getiriyorlar; “şeylerin andaki durumunu istemiyoruz” diyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Örgütlü ve programlı olmadıkları için, saman alevi gibi sönmesi beklenen bu olaylar, sönmüyorlar, ilk anda beklenenin aksine hem patlak verdikleri yerde devam ediyorlar hem de yaygınlaşıyor yeni yerlerde boy vermeye başlıyorlar; nihayet Wall Street’e, mali imparatorluğun “Roma”sının sokaklarına ulaşıyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Çokluk ve işçi sınıfı birlikte&amp;nbsp;&lt;strong&gt;şeylerin andaki durumunu&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;sorgularken, “şeylerin andaki durumunun” sahiplerinde, 1789 Fransız Devrimi, Rus Devrimi öncesindeki aristokrasiyi anımsatan bir aymazlık, küstahlık gözleniyor. Balkonlarda, ellerinde şampanya kadehleri, eylemcileri, polisin saldırılarını keyifle izliyorlar, binalarının camlarına, inanılmaz bir kibirle “biz %1’iz” pankartları asıyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Sokaktakiler, meydanlardakiler,&amp;nbsp;&lt;strong&gt;ne istemediklerini&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;biliyorlar, ama henüz ne istediklerini bilmiyorlar. Onların eylemi “şeylerin andaki durumunu ortadan kaldırmayı amaçlayan hareketi” oluşturuyor. Böylece, tarihin kapatılmış, egemen yapı tarafından paranteze alınmış düzenli zamanının akışı kırılıyor, siyasi eyleme ve müdahaleye uygun bir alan açılıyor. Bu alanda, şimdi hareketin “ne istediğini” tanımlamak, ona anlatmak, hızlanmasına ve yayılmasına olanak sağlayacak örgütsel biçimleri ve çalışma tarzlarını yaratmak ve geliştirmek gerekiyor... Kısacası, bir “hareket olarak komünizmi”, bir başarı garantisi beklemeden, tüm yenilgi olasılıklarına karşın hızlandırmak, şekillendirmek, kendini bulmasını, yaptığı işin bilincine varmasını sağlamak için katılmak, bu cesareti göstermek gerekiyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-2721569550700317832?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/2721569550700317832/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=2721569550700317832' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/2721569550700317832'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/2721569550700317832'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2011/10/kriz-kapitalizm-komunizm-cesaret-13.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-9202916455967965905</id><published>2011-10-06T00:42:00.000-07:00</published><updated>2011-10-06T00:42:14.324-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;table align="center" bgcolor="#ffffff" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" style="height: 500px; max-width: 750px; width: 735px;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr bgcolor="#fef2da"&gt;&lt;td class="baslik4" height="20" style="color: #773000; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 12px; font-weight: bold; text-decoration: none;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;"Sol ne yapmalı?"&lt;/td&gt;&lt;td align="center" rowspan="2" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;" valign="middle" width="100"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr bgcolor="#fef2da"&gt;&lt;td height="20" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;06 Ekim 2011 -&amp;nbsp;&lt;b&gt;&amp;nbsp;(sendika.org)&lt;/b&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td colspan="2" height="5" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;img height="5" src="http://www.sendika.org/images/pixel.gif" width="1" /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="kutu_icerigi" colspan="2" style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial; background-position: initial initial; background-repeat: initial initial; color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px; padding-bottom: 10px; padding-left: 10px; padding-right: 10px; padding-top: 10px;" valign="top"&gt;&lt;div class="content" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Birgün Gazetesi’nin bu başlık altında düzenlediği dizide “sol” grupların temsilcileri görüşlerini özlü bir biçimde aktardılar. Böylece Birgün’ün inisiyatifi sayesinde solun mevcut durumu, bu durumu algılayış biçimleri üzerine ilginç, aydınlatıcı bilgilere ulaşma olanağı elde ettik. Bu görüşlerin hepsini birden okumak, bütünlüklü bir görüntü oluşturmayı denemek açısından ayrıca yararlı oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıda, söz konusu diziyi ve etrafında yapılan kimi katkıları okuduktan ve gündeme getirdiği sorunlar üzerinde düşünmeye başladıktan sonra bende oluşan ilk izlenimleri paylaşmaya çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;-I-&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı dizisinin başladıktan biraz sonra, ilk dikkat çeken özelliği, “sol ne yapmalı?” sorusunun “sol ile Kürt siyasi hareketinin ilişkileri ne olacak?” biçiminde daralması, bunun da aslında, Çatı Partisi, Kongre Hareketi bağlamında daha da daraltılabilmiş olmasıdır. Bu hiç şüphesiz meşru bir daraltmadır. Ama “sol ne yapmalı?” sorusu çok daha geniş bir sorunlar kümesine, tarihsel “yüke” işaret eder. Sorunun “sol” gibi sınırları belirsiz, duruma göre içine, ulusalcı- halkçı hareketlerden, sosyal demokratlara, oradan liberallere, ABD Demokratik Partisi’nden İngiltere İşçi Partisi’ne, Avrupa’daki sosyalist partileri hatta CHP’ye kadar uzanan çok geniş bir yelpazeyi oluşturan akımların sokulabildiği bir kavram etrafında betimlenmesi de bence verimi azaltıcı bir unsur olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sol ile Kürt siyasi hareketinin ilişkileri ne olacak?” sorusuna dönersem, yapılan katkılardan burada iki tutumun egemen olduğunu görüyoruz. Kürt siyasi hareketiyle birlikte örgütlenmek gerektiğini düşünenler ile Kürt siyasi hareketine mutlaka destek olmak gerektiğini hatta kimi durumlarda birlikte mücadele edilebileceğini ancak sosyalistlerin kendi projelerine işçilerin emekçilerin mücadelelerine, “haklar mücadelesine” odaklanarak, bağımsız sınıf hareketlerini inşa etmek gerektiğini savunanlar. Diğer bir deyişle, bu iki tarafın karşısındakinin konumunu betimlemek için kullandığı en keskin ifadeleri kullanırsak: “Kürt hareketine iltihak etmek” isteyenlerle, “önce güçlenelim” diyenler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Foti Benlisoy’un bu ikilemi aşarak daha kapsamlı bir bakış açısı sunmayı amaçlayan, gündeme getirdiği sorularla özel bir ilgiyi, tartışılmayı hak eden kapsamlı yazısının çok yararlı bir istisna oluşturduğunu da vurgulamak isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de, bu diziyi okurken, yıllar önce, 1980’lerde Birkbeck College’de, o zamanlar düzenli olarak toplanan, benim de bir iki kez uğrama fırsatı bulduğum The Middle East Group’un bir toplantısında, köylü ekonomisi uzmanı Marksist Theodor Shanin’in, 1960’larda Kuzey Afrika’da ve genelde III. Dünya ülkelerinde “solun” geçirdiği evrimi şaka yollu ifade eden, o zamandan bu yana da hiç aklımdan çıkmayan, şu sözlerini aklıma getirdi: “&lt;i&gt;On va maintenant se noyer dans la paysannerie&lt;/i&gt;” (şimdi gidip kendimizi köylülüğün içine atacağız) çünkü proletaryadan aradığımızı bulamadık, ya çok reformist, ya da çok fazla muhafazakar ideolojilerin, anti-komünizmin etkisi altında...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü, “Sol ne yapmalı?” sorusuna “Kürt siyasi hareketiyle birlikte örgütlenmek gerekir” cevabını verenler, bana&amp;nbsp;&lt;b&gt;adeta&lt;/b&gt;ülkenin metropollerindeki sanayi işçilerinden umutlarını kesmiş, “burada bir şey olmuyor, ama orada hareket var, kendimizi, Kürt halkının ve ‘alt sınıflarının’ mücadele deneyimi, dinamizmi içine atalım” duygusunu paylaşıyorlarmış gibi geldi. 1960’larda olduğu gibi, bugün de bu duygu maddi bir zeminden yoksun değil. Ama bizi halkçılıkla – komünizm arasındaki boş alana fırlatma riskini taşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kez aklım, bu düşünce koridoruna girince, bu dizinin metinleri üzerinde basit ve çok kaba bir deney yapmaktan kendimi alamadım. Eğer gözümden kaçanlar yoksa (ki olmadığını düşünüyorum) dizi toplam 8,800 sözcüklük bir metin oluşturmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu metin içinde “sol” sözcüğü 100 kez geçiyor. Bunu 97 kez ile “Kürt” sözcüğü, 95 ile “Kongre” sözcüğü izliyor. “Kürt Sorunu” ise 23 kez kullanılmış. “Demokratikleşme”, “Demokrasi” ve “Demokrat” sözcükleri yazıda toplam 69 kez, “halk” sözcüğü 52 kez geçerken, dizinin metinlerinde, “emekçi”” kavramı 17, “işçi” kavramı 16, “ezilenler” kavramı 6 kez kullanılmış. “Sosyalizm”den 13 kez söz edilirken, “Komünizm”den yalnızca bir kez söz edilmiş, “Burjuvazi”den de iki kez...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta, sözcük bilim ve anlam bilim açısından dizinin haritasının ağırlıklı olarak “halkçı” paradigmanın coğrafyasına işaret ettiği söylenebilir. Ama dediğim gibi, bu basit ve kaba bir deney, çok fazla bir anlam yüklemeye gerek yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;-II-&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih boyunca alt sınıflar, köleler, serfler, yoksullar, ezilenler sık sık ayaklandılar, her ayaklandıklarında esas olarak “demokratik” davranışlar ve örgütlenme biçimleri geliştirerek hareket ettiler. Bu hareketler başarılı oldukları anlarda varsılların, egemenlerin dünyasını yakıp yıktılar, ama hemen hiçbir zaman kendi yaşam koşullarını temel alan yeni bir toplum inşa etmeye girişemediler. Burjuva devrimlerinde, halk, proletarya ayaklandı ama sonunda iktidar yine varsıllar tarafından alındı ve yeniden kuruldu. “Arap Baharı” devrimlerinde de, şimdilik kaydıyla, benzer bir sürecin işlemekte olduğunu söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paris Komünü bu bağlamda bir ilk ve istisna oluşturur. Çünkü Paris Proletaryası ayaklanmış, kendi programını burjuvaziden ayırmış, uygulamaya başladığında da daha önce görülmemiş, kendine has, kendi yaşam pratiklerinden kaynaklanan siyasi, idari ekonomik örgütlenme biçimlerini,&amp;nbsp;&lt;b&gt;&lt;i&gt;“şeylerin andaki durumunu yıkan gerçek hareketi”&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&amp;nbsp;“komünizmi”, bunu yönetmeye başlayan “Proletarya Diktatörlüğü”nü ortaya çıkarmaya başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komünizm açısından işçi sınıfının, 19. Yüzyıl’da da sanayi proletaryasının (1905 ve 1917 Rus devrimlerinde de kendini kanıtlayan) önemi, onun yoksul ve ezilmiş bir sınıf olmasından kaynaklanmaz. Bu önem birincisi, onun ekonomi içindeki konumundan dolayı, bir genel grev durumunda egemenlerin ezenlerin, burjuvazinin dünyasını yıkacak potansiyellere sahip olmasından kaynaklanır. Ama bu yetmez, ikincisi, bu önem, özellikle sanayi proletaryasının kapitalist üretim sürecinin, örgütlenme ve teknolojik yapılanmasının en gelişmiş noktasında bulunmaktan dolayı, yeni toplumu kuracak idari ve teknolojik bilgiye sahip, ya da buna çok kolaylıkla ulaşabilecek özelliklere sahip olmasından kaynaklanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu saptamalar doğruysa, komünistlerin, devrimci-sosyalistlerin, “sol ne yapmalıdır?” sorusuna vermesi gereken ilk cevap, işçi sınıfının gerçek durumuna bakarak bunun bugün gerek örgütlenme gerekse, teknolojik yapılanma açısından en etkin kesimlerini tanımlamaya ilişkin olmalıdır. Aradan yaklaşık 100 yıl geçmiş olmasına karşın, Lenin’in “Ne Yapmalı”da bu soruya verdiği “sınıfın bilinç düzeyi en yüksek kesiminden başlamak gerekir” cevabı hala geçerlidir. O zaman bu kesimi fabrika işçileri oluşturuyor ve bunlar sınıfın geri kalanını arkalarından çekebiliyordu (hegemonya sorunu). Lenin bu kesimin, sanayi proletaryasının, tüm ezilenlerin taleplerini savunmak, üstlenmek, programına katmak zorunda olmakla birlikte, kendi bağımsız siyasi örgütlenmesini de inşa etmeye özellikle önem vermek zorunda olduğunu vurgular. Bu Karl Marx’ın Paris Komünü deneyiminden, yaşananlara, proletaryanın ilk kez burjuvaziden ayrı taleplerle hareket etmeye başlamış olmasına bakarak çıkardığı en temel dersler biridir de...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden bence “sol ne yapmalı?” sorusu bir seri başka soruya açılmak durumundadır. Bunlardan öncelikle aklıma gelen üç tanesini aktarmaya çalışayım. Birincisini şöyle ifade edebiliriz: Fordizmin dağılmaya başlamasından sonra genel olarak kapitalizmde, özel olarak Türkiye’deki kapitalizmde, dünün sanayi proletaryası gibi, işçi sınıfı içinde örgütlenme ve teknolojik şekillenme açısından en kritik (ekonomik, mali etkisi ve yeniden yapıcı bilgiye ulaşma kapasitesi en yüksek anlamında) öneme sahip kesim hangisidir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci soru: “Komünistlerin ve komünist hareketin çalışma tarzı, öncelikle bu kesimin yaşam koşullarına ve ‘yaşam dünyası’na göre nasıl şekillenecektir?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü soru şunları kapsamalıdır: Bu kesim, işçi sınıfının ve emekçilerin geri kalanının, toplumun tüm ezilenlerinin, Kürt siyasi hareketinin ve diğer özgürlük hareketlerinin zaten sürmekte olan mücadelelerine kendi siyasi ve örgütsel bağımsızlığını koruyarak nasıl katılacak ve kendi kapasiteleriyle bunların deneyimlerini ve deyim yerindeyse “kinetik gücünü” nasıl birleştirecek, onların mücadelelerine ne katacaktır?&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-9202916455967965905?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/9202916455967965905/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=9202916455967965905' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/9202916455967965905'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/9202916455967965905'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2011/10/ne-yapmal-ekim-2011-birgun-gazetesinin.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-7508502482055947693</id><published>2011-09-29T01:54:00.000-07:00</published><updated>2011-09-29T01:54:07.812-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;table bgcolor="#ffffff" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" style="height: 500px;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="kutu_icerigi" colspan="2" style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial; background-position: initial initial; background-repeat: initial initial; color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px; padding-bottom: 10px; padding-left: 10px; padding-right: 10px; padding-top: 10px;" valign="top"&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr bgcolor="#fef2da"&gt;&lt;td class="baslik4" height="20" style="color: #773000; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 12px; font-weight: bold; text-decoration: none;"&gt;&amp;nbsp;Türkiye’de “demokratikleşme” olanaklı mı? - Ergin Yıldızoğlu (soL.org)&lt;/td&gt;&lt;td align="center" rowspan="2" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;" valign="middle" width="100"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr bgcolor="#fef2da"&gt;&lt;td height="20" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;29 Eylül 2011 -&amp;nbsp;&lt;b&gt;&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td colspan="2" height="5" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;img height="5" src="http://www.sendika.org/images/pixel.gif" width="1" /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="kutu_icerigi" colspan="2" style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial; background-position: initial initial; background-repeat: initial initial; color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px; padding-bottom: 10px; padding-left: 10px; padding-right: 10px; padding-top: 10px;" valign="top"&gt;&lt;div class="content" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Kimi kaşların kalkması, hatta sigortaların atması pahasına, en son söyleyeceğimi başta söyleyeceğim: Hayır,&amp;nbsp;&lt;b&gt;olanaklı değil.&lt;/b&gt;Kürt “sorunu” “çözülse” bile değil. Dahası “Demokratikleşme” bugün dünyada herhangi bir yerde, bir ülkede gerçekleştirilebilecek bir düşünce, proje olmaktan çıkmıştır - Artık “tek ülkede demokrasi” olanaklı değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün “Demokratikleşme”, tüm demokratikleşme taleplerini gündeme getiren, gerçekleşmelerini engelleyen koşulların yeniden üretilmesi “işlemlerinin”, “devrimin, içinden devrilmesi” taktiklerinin parçası haline gelmiştir. “Ezilenler” açısından demokratikleşme bugün artık, ezenlerin projelerini desteklemelerini kolaylaştıran bir&amp;nbsp;&lt;b&gt;fantezi&lt;/b&gt;&amp;nbsp;olmaktan öte bir anlama sahip değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu saptamaları yapmak, günlük haklar ve özgürlükleri genişletme mücadelesinin, Kürtlerin özgürlük taleplerinin, “mikro” direnişlerin, “özgün” (otantik) kimlik, yaşam tarzı arayışlarının, gereksiz, etkisiz olduğunu ileri sürmek değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu mücadeleler, insan olarak varoluşun etik gereksinimlerinden (insan haz ilkesinin ötesinde, yaşayabilen bir hayvandır) kaynaklanırlar. Bu mücadeleler hem bireyin bireysel kapasitelerini geliştirmesinin önündeki, “özgürlüğünü” kısıtladığını düşündüğü engelleri kaldırma çabalarının, hem de “demokratikleşme” paradigmasını aşarak sömürüden, toplumun üzerinde, topluma baskı uygulayan bir kurum olarak devletten kurtulmuş olarak yaşayan eşit, özgür bireylerin dünyasını kurma mücadelesinin olmazsa olmaz zeminini oluştururlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar, çok sert, savların mantıksal sonuçlarına ulaştıkları yerde kurulmuş, bu noktada kolaylıkla kendi karşıtlarına dönüşebilecek saptamalar. Bu saptamaların kendi karşıtlarına dönüşmelerinin engellenerek, kullanılabilir bir noktada tutulabilmeleri için bazı önlemler almak, bunları zaman, mekan içine yerleştirmek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;“Demokratikleşme” ve demokrasi üzerine bir anımsatma&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;“Demokratikleşme”, demokrasinin “az” olduğu bir noktadan “daha fazla” olduğu bir noktaya gidişi anlatan bir süreci betimliyor. Bu yüzden “demokratikleşme” kavramı üzerinde düşünmeye, demokrasiyi düşünerek başlamak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle anımsatmak istediğim şu: Demokrasiyi düşünmeye başlayınca,&amp;nbsp;&lt;i&gt;"demos"&lt;/i&gt;un (halkın)&amp;nbsp;&lt;b&gt;egemenliği&lt;/b&gt;&amp;nbsp;bağlamında iki seçenekle karşılaşıyoruz [1]. Ya demokrasi bu egemenliğin bir&amp;nbsp;&lt;b&gt;biçimidir,&lt;/b&gt;&amp;nbsp;diğer bir deyişle bir&amp;nbsp;&lt;b&gt;devlet&lt;/b&gt;&amp;nbsp;biçimidir, ya da insanların özgür (siyasetten[2] kurtulmuş) birliğinin ifadesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi bildiğiniz gibi&amp;nbsp;&lt;b&gt;“Komünizm”&lt;/b&gt;&amp;nbsp;olarak adlandırılan toplumsal durumdur, diğer bir deyişle, devletin ve bir devlet biçimi olarak demokrasinin aşılması anlamına geliyor. Burada demokratikleşme, bir süreç olarak komünizmden başka bir şey değildir. Demos’un içindeki bölünmüşlükleri, sınıfları ve bizzat “demos”u (içerisi/vatandaşlar ve dışarısı/yabancılar, köleler vb., ayrımını) hedef alarak, ortadan kaldırarak ilerler. Günümüzde bu süreç bölünmüşlükleri, sınıfları ve işbölümünü, içerisi ve dışarısı ayrımını hedef aldığında, karşısında, tüm ulusal ekonomileri kendi dinamiklerine, yeniden üretim koşullarına, hegemonik devletler düzenine tabi kılmış, kapitalist-emperyalist sistemi (küresel kapitalizmi) ve parlamenter rejimi bulur[3]. Bu süreçte devlet,&amp;nbsp;&lt;b&gt;bütün&lt;/b&gt;&amp;nbsp;devletler, “yapı” ve aşılacak engel kategorisine aittirler [4 ].&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse “Demokratikleşme” kavramı bu bağlamda işlevini yitirir, yerini bir hareket olarak komünizme bırakır. Demos içindeki ayrımları ortadan kaldırmaya yönelik süreç, mücadele, sürmeye devam etmekle birlikte otonom özelliklerini kaybeder, komünizm sürecinin dinamiklerine (ilkelerine, özelliklerine ve önceliklerine) tabi olur. Bu durum, komünistlerin, aşağıda değineceğim “en iyi devlet biçimine” ulaşmak için çabalayanların kimi taleplerini, “demos”tan dışlananların “demos”a girme mücadelesini desteklemeyecekleri anlamına gelmez [5].&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisiyse, demokrasiyi&amp;nbsp;&lt;b&gt;devlet biçimi&lt;/b&gt;&amp;nbsp;alarak ele aldığımızdan, bizi&amp;nbsp;&lt;b&gt;en demokratik,&lt;/b&gt;&amp;nbsp;dolayısıyla&amp;nbsp;&lt;b&gt;"en iyi devlet biçiminin"[6 ], en demokratik anayasa altında en iyi hukuk devletinin, refah devletinin vb.,&lt;/b&gt;&amp;nbsp;düşünülmesine doğru yönlendiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokrasiyi bir devlet biçimi bağlamında düşünmeye başlayınca, iyi devletin, iyi bir devlet olabilmesi için, üç alanda egemenliği "iyi" düzenlemesi gerektiğini söyleyebiliriz:&amp;nbsp;&lt;b&gt;Ekonomik alan, ulusal sorun ve haklar, özgürlükler olarak demokrasi.&lt;/b&gt;&amp;nbsp;Bu bağlamda, eğer ekonomik bir kriz varsa sorumlusu devlet olacaktır. Devlet, bağlı olduğu ulusu, uluslararası alanda doğru temsil etmeli, bağımsızlığın güvencesi olmalıdır. Üçüncüsü, devlet&amp;nbsp;&lt;i&gt;"demokratik olmak zorunda"&lt;/i&gt;&amp;nbsp;oluğunun&lt;i&gt;"bilincinde"&lt;/i&gt;&amp;nbsp;olmalıdır. Diğer bir deyişle, hak ve özgürlükler olarak demokrasinin sürekli genişlemesi, evrenselliğini koruması, eşitlik getirici bir süreç olması&amp;nbsp;&lt;i&gt;"iyi devletin"&lt;/i&gt;&amp;nbsp;sorumluluğudur. Bu bağlamda, bir topluluğa, dine, etnik özelliğe, bir ırka, kültüre (dile) ve cinse ayrıcalık sağladığı, bu sorunlardan biriyle ilişkilendiği takdirde, devlet demokrasinin evrenselliğini koruyamayacak, soyut vatandaşların eşitliğini, az demokrasiden çok demokrasiye doğru ilerletme sürecinin sorumluluğunu üstlenemeyecektir,&amp;nbsp;&lt;i&gt;"iyi devlet"&lt;/i&gt;&amp;nbsp;olamayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Günümüzde “iyi devlet” sorunu&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Yukarda yaptığım saptamalardan hareketle, “iyi devlet” içinde “demokratikleşme” sürecini iki ölçüte dayanarak izleyebiliriz diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci ölçüt hak ve özgürlükleri sınırlarına ilişkindir. O ki Aristoteles’i andık, yine ondan yararlanırsak, bu hak ve özgürlüklerin dağılımında, zenginlerle yoksulların rejim içindeki göreli durumuna, hangi kesimin haklarının ve devletin onlara sunduğu olanakların genişlemekte olduğuna bakabiliriz. Yoksulların hakları genişliyorsa, demokratikleşme ilerliyor; daralıyorsa rejim, oligarşiye doğru ilerliyor olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci ölçüt haklara sahip olanların, bu hakları kullanacak olanaklara sahip olup olmamasıyla ilgilidir. Seyahat özgürlüğü, her isteyenlerin pasaport alma hakkı, eğer bu haklara sahip olanlar bunları kullanacak zamana ve mali kaynaklara sahip değillerse, bu hakların ancak potansiyel olarak var olduğu, gerçekte olmadığı anlamına gelir. Çok geniş bir düşünce ve bilgilenme özgürlüğü yasalara göre var olabilir ama düşünce üretme ve bilgilenme özgürlüğünü kullanmaya olanak verecek eğitim (düşünme ve bilgilenme araçlarını kullanma becerisi) kurumları, ve düşünce üretme araçlarının (basın, salonlar, meydanlar) mülkiyetindeki yoğunlaşma, mekanların düzenlenme biçimi bu hakların yalnızca ufak bir azınlık tarafından kullanılmasına izin veriyor olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çelişki genel seçimler ve referandumlar sırasında özellikle kendini belli eder, büyük önem kazanır. Sandık başına gidenlerin ulaşabildikleri bilgiler, onlara sunulan “gerçekler”, imajlar vb., bizzat özgürce karar verme sürecini iptal ederek, düşünce özgürlüğünü, bu araçların tekelini elinde tutanların düşüncelerini onaylama özgürlüğüne dönüştürebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii, hakların potansiyel olarak var olması hiç olmamasından iyidir, ama egemen sınıfların, zaman zaman kullanılması olanaklı olmayan hakları dağıtarak kendi iktidarlarını, gerçekte bu hakları kullanılmaz kılan koşulları, kendi ayrıcalıklarını koruyabildiklerini de unutmamak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Haklar”&amp;nbsp;&lt;b&gt;genişlerken&lt;/b&gt;&amp;nbsp;bu hakların kullanılmasına olanak sağlayacak kaynakların (gelir ve boş zaman) daralması söz konusu olabilir. Başımızı kaldırıp kapitalizmin tarihine baktığımızda, tam da böyle bir süreçle, özellikle 1970’lerde başlayan yapısal kriz içinde, karşı karşıya olduğumuz görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu süreç bir kaç düzeyden birden ilerledi. Birincisi, servetin eşitsiz dağılımının derinleşmesi, sermayenin merkezileşerek yoğunlaşması. Bu Aristoteles’in kitabında bir taraf olarak tanımlanan “zenginler” kategorisine girenlerin sayısının genel nüfusa oranla giderek azalması anlamına geliyor. Ancak, bugün artık zenginlerden öte, “süper zenginlerden” de söz edebiliyoruz[7 ]. Bu kutuplaşma bütün ülkeler için geçerli olmakla birlikte, ülkeler arasında da gözlenebilen bir olgu. Burada, II. Dünya savaşı sonrasında şekillenen “Post colonial” (neo-colonial- bağımlı) devlet olgusuna bakmak yeterli. Bu devletin yapısı, çevre ülkelerin toplumlarının, ekonomilerinin, merkez ülkelerin kullanımına, popüler kültürlerinin ve eğitim sistemlerinin hegemonyacı devletin (ABD) kültür endüstrisine, ürettiği özdeşleşme (kimlik kurmakta kullanıla imajlar ve ünlüler) nesnelerine açık kalmasını garanti edecek biçimde oluştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu “post colonial” ülkelerin kapitalizmi, kapitalist sınıfları, devlet yöneten, kültür üreten seçkinleri otonomilerini kaybettiler. Soğuk Savaş bağlamında, otonomisini kaybeden kurumlara, orduyu, istihbarat ve güvenlik aygıtlarını da ekleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu süreçlerin, kapitalizmin yapısal kriziyle birlikte hızlandığını gördük. Lafı uzatmadan, IMF programlarını, şirket birleşmelerini, dev bankaları, artan yoksulluk ve işsizliği, neo-liberalizm altına gerçekleşen servet transferini, tasfiye edilen sosyal hakları, kamusal alanı düşünelim yeter. “Terörizme karşı mücadele” bu süreci, sivil hakların hızla daraltılmasına, güvenlik kurumlarının yetkilerinin arttırılmasına, hatta hukukun askıya alınmasına olanak veren yasalar ve uygulamalarla daha da ağırlaştırarak hızlandırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle, bu günün kapitalizminde a) egemen sınıfın çapı hızla daralmaya devam ediyor, b) var olan hakların kullanılmasına olanak sağlayan kaynaklar hızla daralıyor c) haklar ve özgürlükler kısıtlanıyor, d) vatandaşların düşünce oluşturma ve yayma dünyaları giderek daha yakından denetleniyor (internet dahi bu süreçten kurtulamıyor).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlar, kötü kalpli, despot, kültürel gerici insanlar yüzünden değil, “egemen sermayenin” ve onu taşıyan (sayıları gittikçe daralan, ancak giderek artan bir merkezileşme yoluyla ayakta kalabilen) oligarşinin hegemonyasının bu hakları ve özgürlüklerin basıncına dayanamayacak kadar zayıflamış olmasından, muhalefeti, halkın onayını satın alacak kaynakların giderek daralmasından kaynaklanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç bugün hem haklarla olanaklar arasındaki uçurum açılıyor hem de haklar giderek daralıyor, bu nedenle, “iyi devlet” paradigması içinde demokratikleşme artık olanaklı görülmüyor. Oligarşinin gücü artarken “politi” yerini olşigarşiye bırakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Türkiye’de demokratikleşme&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de demokrasi eksikliğini, “iyi devlet” yokluğunu burjuva demokratik devrimin yapılmamış, kapitalizmin “çarpık” gelişmiş olmasına bağlamak geleneği var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bu geleneğin, hem yanlış bir kavramlaştırmaya dayandığını, hem de demokratik haklardaki eksikliklerin gerçek kaynaklarının gizlediğini düşünüyorum. Burjuva demokratik devrim, burjuva sınıfını iktidara getirmek anlamında, tamamlanmıştır, ancak ülkenin özgün koşullarından dolayı bu demokrasinin sınırı çok dar kalmış, giderek daha da daralmıştır. Zaten burjuva devrimlerinin “demokratik” boyutu, yalnızca burjuvazinin hakları açısından gündeme gelir, emekçi sınıfların hakları açısından değil. Hakların bu kesimi emekçi sınıfların kapitalizmle mücadelesinin, kapitalist sınıfı tehdit edebilme kapasitesinin bir ürünü olarak gelişir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizm de çarpık değil, olduğu gibi, kendini önce Osmanlı sosyal formasyonuna, sonrada Cumhuriyet Türkiye’sine uydurarak gelişmiştir. Farklı gelişme yolları da olabilirdi, eğer kapitalist sınıf ve dünya sistemi başka türlü olsaydı... Ancak olmamıştır. Bu yolları düşlemek komünist hareket içinde milliyetçi eğilimlerin ortaya çıkmasına, yaşamasına, gerçekte karşılığı olmayan ittifakların özlenmesine, olmadık tabakalara olmadık, özellikler atfedilmesine, sonuçta can ve zaman kaybına yol açmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de demokrasi sorununu, egemen sermaye birikim rejiminin gereksinimleri, kısıtlamaları, ülkenin dünya sistemi içindeki yeri ve sınıflar arasındaki dengeler bağlamında düşünmek gerekiyor, eksik kalmış tarihsel süreçlerin tamamlanması bağlamında değil. Hele, ideal biçimleri yarattığı varsayılan “Batı” ülkelerinde, demokrasinin, yukarıda değindiğim süreçler içinde yerini çoktan oligarşiye bırakmış olduğunu, haklar ve özgürlükleri kısıtlayan gelişmelerin hızlandığını düşününce...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman, “Türkiye kapitalizminin demokratikleşme, ‘iyi devlet? projesini taşıyacak özellikleri var mıdır?” sorusuyla karşılaşıyoruz. Yukardaki tartışmaların ışığında bu özelliklerin bu gün var olmadığını, bundan sonra da ön görülebilir bir süre boyunca olamayacağını düşünüyorum. Bugün haklar ve özgürlükler mücadelesi, artık demokratikleşme sürecinin değil kapitalizme karşı mücadele sürecinin parçası haline gelmiştir diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokratikleşmeyi engelleyen etkenlerin en büyüğü, diğer etkenleri de kendine tabi kılmış olan etken kapitalizmdir de ondan..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;[1] Ancak hemen eklemek gerekir ki “demos”, hepsi vatandaş tanımlaması içine girmekle –yabancılar, antik Yunan sitelerinde köleler hariç- birlikte, bir iş bölümü, mülkiyet ilişkileri, hatta etnik zeminde, gruplara, sınıflara bölünmüş bir insan topluluğudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[2] Demos içindeki bölünmeyi koruyan, yönetim, disiplin, cezalandırma işlemleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[3] Bu bağlamda, kapitalist dünya sistemi oluştuktan sonra, “demos” un bölünmüşlüklerinin, içerisi dışarısı ayrımının, artık ve giderek daha çok olmak üzere, salt “ulusal” düzeyle sınırlı kalmadığını, tüm kapitalist yaşam dünyası coğrafyası (gezegen) düzeyinde geçerli hale geldiğini de düşünmek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[4] Badiou’dan aktaran, Bruno Bosteels, “The Leftist Hypothesis: Communism in the Age of Terror”, The Idea of Communism, ed. Costaz Douzinas ve Slavoj Zizek, Verso 2010, içinde sf 51.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[5] Tarihten bir örnek olarak bkz: V.I. Lenin,&amp;nbsp;&lt;b&gt;Komünist Enternasyonal’&lt;/b&gt;in İkinci Kongresi’ne sunulan&amp;nbsp;&lt;b&gt;“Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu Üzerine Taslak Tezler”&lt;/b&gt;&amp;nbsp;( 5 Haziran 1920); Kongreye verdiği Raporu (19 Temmuz – 7 Ağustos)&lt;b&gt;Collected Works&lt;/b&gt;, 2nd Edition Progress Publishers, Moscow. Cilt 31 sf:144-151.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[6] Burada aklımda, Aristoteles’in Politika eserinin 6. Kitabında girdiği “en iyi demokrasi” tartışması (1317- 1320) 5. Kitaptaki ideal rejim “Politi” (1293a32) kavramı var. Politi oligarşiyle demokrasi arasında bir yerdedir. Aristoteles demokrasiyi “yoksulların, çoğunluğun rejimi” olarak tanımlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[7] Bkz: David Rothkopf,&amp;nbsp;&lt;b&gt;Super Class –The Global Elite and The World They Are Making, Little,&lt;/b&gt;&amp;nbsp;Brown 2008. Rothkopf bu araştırmasına, 6 milyarlık gezegende 6 bin kişiden söz ediyor... En aşırı örnekler üzerinde yoğunlaşmış olsa da bu çalışma, servetin merkezileşme derecesi hakkında bir fikir veriyor.&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;i&gt;&lt;/i&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-7508502482055947693?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/7508502482055947693/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=7508502482055947693' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/7508502482055947693'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/7508502482055947693'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2011/09/demokratiklesme-olanakl-m-ergin.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-6805647098702918313</id><published>2011-08-18T05:21:00.000-07:00</published><updated>2011-08-18T05:22:09.800-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;table align="center" bgcolor="#ffffff" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr valign="top"&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;table bgcolor="#ffffff" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" style="height: 500px;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr bgcolor="#fef2da"&gt;&lt;td class="baslik4" height="20" style="color: #773000; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-weight: bold; text-decoration: none;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;"İşçi sınıfını kim kaybetti?"&lt;/span&gt;&lt;/td&gt;&lt;td align="center" rowspan="2" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;" valign="middle" width="100"&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr bgcolor="#fef2da"&gt;&lt;td height="20" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;18 Ağustos 2011 (Sendika.org)&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td colspan="2" height="5" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;img height="5" src="http://www.sendika.org/images/pixel.gif" width="1" /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="kutu_icerigi" colspan="2" style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial; background-position: initial initial; background-repeat: initial initial; color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px; padding-bottom: 10px; padding-left: 10px; padding-right: 10px; padding-top: 10px;" valign="top"&gt;&lt;div class="content" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Neo-liberal “restorasyonun” en büyük başarısı toplumun büyük çoğunluğundan, toplumun en zengin yüzde 1’ine büyük bir servet transferini gerçekleştirmesi değil! Bence “restorasyonun” en büyük başarısı, bu servet transferini gerçekleştirirken, bu transferi sorgulayacak kavramları da yalnızca popüler söylemden, toplumsal hafızadan değil, akademik dünyadan da büyük ölçüde silebilmesi oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Postmodernizm’in ve liberal solun teknoloji aşkının, kimlik siyaseti saplantısının bu başarıda büyük katkıları olduğunu da saptamak, Türkiye özelinde, “Siyasal İslam”ın bu silme işlemini derinleştiren ve kalıcılaştıran yükselişine destek veren “ yararlı salakların”, adeta ABD’nın kamu diplomasisi el kitabından kopyalanmış gibi sırıtan&amp;nbsp;&lt;b&gt;“seçimler eşittir demokrasi, anti-emperyalizm eşittir ulusalcılık”&amp;nbsp;&lt;/b&gt;hezeyanlarının rolünü de ayrıca vurgulamak gerekiyor. Ama ne yazık ki, bu başka bir yazının konusu olmak zorunda…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Restorasyon”un bu büyük başarısının izlerini İngiltere’yi sarsan ayaklanma ve yağma olaylarının tartışılması sırasında, yalnızca bu tartışmaya, ABD’den Avusturalya’ya, Kanada’dan Almanya’ya, Fransa’ya kadar katılanların, değil bizzat isyanlara katılanların yorumlarında da gördük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bu yazıda bu başarının yalnızca bir yanı üzerinde durmaya çalışacağım. Değinmek istediğim sorunu ayaklanmalarla ilgili, çok aydınlatıcı bir tartışmadan aldığım bir örnekle (http://youtu.be/jqA9-QGhvZs) tanımlamaya çalışacağım. Tartışmanın hemen başında, çizgili gömlekli (beyaz yakalılar kesiminden olduğunu gösteriyor) bir siyah genç, ayaklanmanın temelinde yatan koşulları anlatmaya çalışıyor. Çalışıyor ama, özellikle bir kavramı kullanamadığı için büyük zorluk çekiyor; Çizgili gömlekli genç, “bu siyah gençler” diyor, “toplumun diğer kesimlerindeki, toplumsal merdivenin başka basamaklarındaki, başka toplumsal gruplardaki…” Bir&amp;nbsp;&lt;b&gt;kavram&lt;/b&gt;&amp;nbsp;arıyor, bulamadığından bu kavramları kullanıyor ama bir türlü tam istediğini anlatamadığı için çok belirgin biçimde bunalıyor. Aslında arayıp da bulamadığı, “toplumsal sınıflar”, özellikle de işçi sınıfı kavramı; “Bu gençler toplumun diğer sınıflarındaki gençlerle aynı olanaklara sahip değiller” demek istiyor. Ama bu son derecede basit ve berrak ifadeyi kullanamadığı için kıvranıp duruyor... Ne yazık ki bu gencin durumunda Wittgenstein’in&lt;b&gt;“söylenebilecek her şey açıkça söylenebilir”&amp;nbsp;&lt;/b&gt;önermesi, gerekli kavram bastırılmış olduğu için gerçekleşemiyor. Wittgenstein’a değinmişken, onun “Dilimin sınırı dünyamın sınırıdır” saptamasını da anımsarsak, bu gencin dili,&amp;nbsp;&lt;b&gt;sınıf ve işçi sınıfı&lt;/b&gt;&amp;nbsp;kavramlarını kullanamıyor olmasından dolayı, “olayları” anlamlandırabilecek zenginliğe ulaşamıyor, dünyası da bu nedenle daralmış, bunaltıcı ve bulanık bir dünya olarak kalmaya devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Salt İngiltere sorunu değil&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;“Restorasyon” salt İngiltere’ye has bir olgu değil. “Restorasyon” IMF reformları, küreselleşme, finansallaşma gibi süreçlerin, neo-liberal modelin geçerli olduğu tüm ekonomik siyasi coğrafyaları içine alıyor. Bu yüzden, İngiltere’de ki olaylar tüm “restorasyon” ülkelerinde büyük ilgi ve korku kaynağı oldu. Dahası tüm “restorasyon” ülkelerinin “hükümetleri”, krizde “restorasyon” politikalarına devam ettiklerinden aynı isyan olasılıklarıyla karşı karşıya olduklarının ayırdındalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet Gazetesi için yazdığım Pazartesi ve Çarşamba yazılarımda aktardığım bir araştırma, gelişmiş ülkelerde, kamu harcamalarında yapılan kesintilerle toplumsal “kaos” (ayaklanma protesto yağma, genel grev, suikast) eğilimler arasında güçlü bir ilişki olduğuna işaret ediyordu. Diğer bir deyişle, gelişmiş ülkelerin iktidarlarının hepsi aslında aynı risklerle karşı karşıya. Bu riskleri en aza indirmenin yolu sınıflara ilişkin tüm kavramların gizli kalmaya devam etmesinden geçiyor, tabii bir de şiddet araçlarından sonun kadar yararlanmaktan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ironi şurada, “olaylar”ın engellenebilmesi, ister istemez tüm boyutlarıyla birlikte tartışılmasını da gerektiriyor. Bu nedenle de “sınıf kavramı” bazen, kimi egemen sınıf medyasında tartışmalar sızmaya başlıyor. Bu bağlamda Salı günü Financial Times’da yayımlanan Richard Florida imzalı bir yorum ilgiye değer. Birincisi bu yorum ayaklanma koşullarının evrenselliğine değiniyor, ikincisi sınıf kavramlarıyla konuşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Florida, Londra’da görülen ayaklanmaların tüm “küresel kentlerin dokusunun altında yeni şekillenmekte olan bir öfkenin ürünü olduğuna”... “dünya ekonomisinin değişen yapısıyla” (benim restorasyon olarak tanımladığım olguyla) ilişkisine işaret ediyor. Florida’ya göre “Londra ayaklanmaları, gençlikten, etnisiteden, hatta ırktan daha çok sınıflarla ve bu sınıfların arasında büyüyen uçurumla ilgili.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Florida’ya göre, “küresel kentler” iki büyük göçe birden sahne oluyorlar. Bir taraftan dünyanın süper zenginleri, vergi kolaylıkları ve alışveriş olanakları ararken bu kentlere yığışıyorlar. Diğer taraftan dünyanın yoksulları, vasıfsız göçmenleri , daha iyi yaşam koşulları, ararken taşra kentlerini, kırı, hatta ülkelerini terk ederek bu küresel kentlere geliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yeni gelen yoksullar, en zenginlerle, yerliler arasında sıkışıyorlar. Bu sırada Büyük korporasyonların, kent rantlarından yararlanmak üzere hareket geçirdikleri, inşaat, “gentrifikasyon” pojeleri yoksulların yaşamlarını alt üst ediyor tepkilerini çekiyor. Yoksulların nüfusunun, küresel kentlerin belli bölgelerinde yoğunlaşması, potansiyel olarak patlayıcı bir ortam oluşturuyor.&lt;br /&gt;Richard Florida’nın ilk bakışta gerçekliğin olukça iyi bir tanımlaması gibi görünen bu anlatımı, sınıflardan söz ediyor ama, bu sınıfları nitelemekten dikkatle kaçınıyor. Böylece, sınıflara referansla tanımlanan dünya, sınıflar gelirlere göre tanımlandığından, karşımıza süper zenginlerle, vasıfsız göçmenlere ve yoksullara indirgenmiş olarak çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında Florida’nın yaklaşımı, sınıflardan söz etse bile “restorasyon”un kendini koruma stratejileriyle tam anlamıyla uyumlu. Dikkat ettiyseniz ayaklanmalarla ilgili tartışmalarda,&amp;nbsp;&lt;b&gt;“alt sınıflar”&lt;/b&gt;&amp;nbsp;diye bir şey var,&lt;b&gt;&amp;nbsp;“süper zenginler”&lt;/b&gt;, ABD özelinde&lt;b&gt;“plütokratlar”&lt;/b&gt;&amp;nbsp;( örneğin, Warren Buffet, Bill Gates gibi),&amp;nbsp;&lt;b&gt;“yönetici seçkinler”&lt;/b&gt;, hatta&lt;b&gt;&amp;nbsp;“orta sınıflar”&lt;/b&gt;&amp;nbsp;diye bir şey var ama, “işçi sınıfı” diye bir şey yok. “Orta sınıfla” alt sınıfın arası boş! “İşçi sınıfı”, olması gereken yerde “görünmüyor” adeta kayıp durumda...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Kayıp “sınıfın” peşinde...&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bu yazının başlığını biraz değiştirerek Wall Street Journal’da Çarşamba günü Fred Siegel imzasıyla yayımlana bir yorumdan aldım. Siegel’in yazısının başlığı&amp;nbsp;&lt;b&gt;“Orta sınıfları kim kaybetti”&amp;nbsp;&lt;/b&gt;biçimindeydi. Siegel yazısında, “esas olarak bir orta sınıf ülkesi olan Amerika”nın bu özelliğini kaybetmekte olduğundan yakınıyor. Örneğin 1970’lerde New York’un nüfusunun yüzde yirmi beşi orta sınıflardan oluşuyormuş. Bu oran 2008’de yüzde 16’ya düşmüş, düşmeye de devam ediyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak yazıyı okurken iki şey dikkatinizi çekiyor. Siegel, “orta sınıflar”ın sayısındaki azalmayı sanayi sektöründeki üretken işlerin azalmasıyla açıklamaya başlıyor. Böylece sanayinin yerine hizmet sektörü geçmeye başlamış. Bu sektöre de göçmen azınlıkları doldurmuşlar. İkincisi, New York eyalet yönetimi kamu işçileri sendikasını, göçmen iş gücünü kapsayacak biçimde genişletmiş. Böylece artan harcamalar, yüksel vergilere yol açmış, bu da eyaletten&amp;nbsp;&lt;b&gt;imalat sanayinde çalışan&amp;nbsp;&lt;/b&gt;“orta sınıflar”ın çıkmasına neden olmuş. Uluslararası rekabet ve yeni teknolojilerin devreye girmesi “orta sınıf” işsizliği daha da arttırmış...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha fazla uzatmayacağım, gördüğünüz gibi Siegel “orta sınıf” kavramını kullanıyor ama aslında, işçilerden hem de sanayi işçilerinden söz ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitirirken bir örnek daha vermek istiyorum. Bu kez New York Times’dan Thomas Friedman yazıyor: “Orta sınıfları, kolay alınan kredilerden, düzenli çalışmadan, kamu sektörü işlerinden, sosyal ödeneklerden giderek daha çok yoksun bırakıyoruz- hem de bunu küreselleşme ve yeni teknolojiler... gelir dağılımını daha da bozarken ve vatandaşlar, örgütlenmelerini, protesto eylemlerini, iktidarı sorgulamalarını kolaylaştıracak medya olanaklarına daha fazla kavuşurken yapıyoruz”.&lt;br /&gt;Friedman, tüm bu saptamalarında&amp;nbsp;&lt;b&gt;işgücünü&lt;/b&gt;&amp;nbsp;satarak, karşılığında aldığı&amp;nbsp;&lt;b&gt;ücretle&lt;/b&gt;&amp;nbsp;geçinen&amp;nbsp;&lt;b&gt;çalışanları,&amp;nbsp;&lt;/b&gt;bunların, sermayenin krize uyum sağlama sürecinden (küreselleşmeden) olumsuz etkilenen kesimini kast ediyor. Yüksek ücretle çalışan yönetici tabakasını, sermayenin ekonomik siyasi iktidarının uygulayıcılarını, kültür endüstrisinde egemen fikirleri üretenleri değil...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir deyişle, Friedman her anlamda&amp;nbsp;&lt;b&gt;işçi sınıfından&lt;/b&gt;&amp;nbsp;söz ediyor ama bunun adını&lt;b&gt;&amp;nbsp;“orta sınıfı”&amp;nbsp;&lt;/b&gt;koyarak,&amp;nbsp;&lt;b&gt;işçi sınıfını yine kaybediyor...&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşımızda, toplumda var olan bir sınıfın, “kendini tanımasını” da engelleyerek, bu var oluşunun yeğinliğinin derecesini (daha ayrıntılı bir tartışma için Bkz: Ergin Yıldızoğlu, “İsyanlar üzerine düşünceler”, sol.org; 11/08/11,) en düşük düzeyde hatta kültürel alanda “sıfır noktasında” tutmaya programlanmış bir egemen sınıf söylemi var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Siyaset ve sanat...&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlardan ben,&amp;nbsp;&lt;b&gt;komünist&lt;/b&gt;&amp;nbsp;hareket ve&amp;nbsp;&lt;b&gt;sanat&lt;/b&gt;&amp;nbsp;açısından kimi sonuçlar çıkarılabileceğini düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşçi sınıfın varlığı, nerede ve nasıl olduğu komünistler için tabii ki en açık konulardan biridir. Ama, sanırım “ işçi sınıfın saklanmasına” ilişkin dil manevraları egemen ideolojinin en önemli bileşenlerinden biri haline gelmiş durumda. Bu durum, karşıt stratejileri geliştirmeyi gerektiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi, kriz dönemlerinde ekonomik yapının özellikleri, yeni teknolojilerle, çalışma teknikleriyle, alanlarıyla ilgili olarak değiştikçe, işçi sınıfının içinde de kimi yapısal dönüşümler başlıyor, yeni sınıf fraksiyonları ortaya çıkıyor. Son yıllarda “orta sınıf” kavramı bu yeni kesimlerin tanımlanmasını, “kendilerinin sınıf konumlarını” anlamasını engellemek amacıyla kullanılıyor. Halbuki bu yeni gelişen fraksiyonlardan kalıcı olacak olanlar, sınıfın en ileri, örgütlenmelerini, protesto eylemlerini, iktidarı sorgulamalarını kolaylaştıracak medya olanaklarına en kolay ve en hızlı ulaşabilen, uluslararası bağlantıları, dayanışma ağlarını kolaylıkla kurabilen, bilgi deneyim, transferini hızla gerçekleştirebilen kesimini oluşturuyor. “Meydanlarda” yaşananlar, eylemleri önce bu kesimlerin hazırladığını, sınıfın geri kalan, sendikalarda, partilerde örgütlü kesiminin katılma olanaklarını yarattıklarını gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gözlemler doğruysa, bu kesimlerin komünistler açısından önemli bir ilgi nesnesi haline gelmesi, komünistlerin kendilerini bu kesimle ilişkiye geçebilecek biçime, onunla “konuşabilecek” yönde, tabii ki geleneksel çalışma alanlarını ve araçlarını terk etmeden, bunları zenginleştirecek biçimde geliştirmeleri gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda bence komünizmin temel kavramlarını, dilini, hiç tavizsiz yeniden canlandırmak, “komünizm” kavramının bir önceki dönemde başına gelen “felaketlerden”, yaşanan yenilgilerden çekinmeden, en temel özelliklerine vurgu yaparak, sade bir biçimde tanımlayarak adeta “rehabilite” etmek, yoğun bir biçimde kullanmak gerekiyor diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neticede mücadele, öncelikle insanların akılları, kullandıkları dil üzerinde sürüyor. Burada aklıma Tony Cliff’in (1917-2000) “mücadele esas olarak işçi sınıfının bir kesimiyle (greve çıkmak, mücadele etmek isteyen, komünist- EY)) öbür kesimi (greve çıkmaya, mücadeleye isteksiz, kapitalist gerçekçiliğin etkisindeki –EY) arasında sürer. Bunlar mücadeleyi, birliği sağlayacak biçimde bir sonuçlandırsalar, her şey çok kolaylıkla ve kısa sürede olup biter, adeta dönüp kapitalistleri tükürükleriyle boğarlar” sözleri geldi (aklımdan aktardım). Egemen ideolojinin ve devletin de esas işlevi işte bu mücadelenin sonuçlanmasını engellemektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazımı, sanatçının görevi, işlevi üzerine (bu konuya bir başka yazıda etraflıca tartışmak umuduyla) kısa bir not düşerek bitirmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi sanatçının her zaman belli teknik yetenekleri oluyor. Bu teknik yeteneklerin, siyasi faaliyetin araçlarının daha mükemmelleştirilmesinin hizmetine verilmesi bence çok önemli. Böylece, daha “güzel”, posterlerimiz, afişlerimiz, sinema ve fotoğraflarımız, iyi konuşmacılarımız olacak. Ama bu sanat değil “propaganda” alanına ait bir işlev.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat alanına gelince sanırım şöyle bir durum söz konusu: Egemen ideolojinin “karartma”, “silme”, “çarpıtma”, “yanlış tanıtma” işlevlerinin, devletin fiilen bastırma operasyonlarının esas hedefi, yapıya tehdit oluşturabilecek kesimlerin, “sesinin kesmek”, konuşmasını anlaşılmaz, varlığını, eylemini görülemez kılmaktır. Kısacası, egemen ideolojinin ve devletin hedefi, bazı toplumsal kesimlerin (sınıfların)&amp;nbsp;&lt;b&gt;varoluşunun yeğinliğinin minimum noktasında&amp;nbsp;&lt;/b&gt;kalmasını sağlamaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçının ve sanatın işlevi, hatta tanımı, bence burada ortaya çıkıyor. Sanatçı, bu&amp;nbsp;&lt;b&gt;sesi kısılan, görülemez kılınan&lt;/b&gt;sınıfların, kesimlerin, varoluşunun yeğinliğini arttırma çabalarını güçlendirecek, bastırma ve susturma operasyonlarına direnecek tekniklerin, söylemlerin parçası olabilecek, bu mücadelenin “yeni insanını” (öznesini) yaptığı etkiyle, bıraktığı “izle” yaratabilecek&amp;nbsp;&lt;b&gt;estetik&lt;/b&gt;&amp;nbsp;yapıtları üretmelidir. Tabii bu üretimin gerçekleşebilmesi için, öncelikle sanatçının, “yapıya” karşı bir duruşu çoktan geliştirmiş, bu duruşun getirdiği kaygıları, kuşkuları, kararsızlıkları, öfkeyi kısacası “iç ağrılarını” yaşamaya başlamış olması gerekiyor...&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-6805647098702918313?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/6805647098702918313/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=6805647098702918313' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/6805647098702918313'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/6805647098702918313'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2011/08/snfn-kim-kaybetti-agustos-2011-sendika.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-3882433336000212707</id><published>2011-08-11T05:03:00.000-07:00</published><updated>2011-08-11T05:04:58.659-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='youth'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='riots'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Lacan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='capitalism'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='London'/><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana; font-size: 12px; line-height: 18px;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;h1 class="title" style="line-height: 1.2em; margin-bottom: 0.5em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: x-large;"&gt;İsyanlar üzerine düşünceler&lt;/span&gt;&lt;/h1&gt;&lt;div class="content-content" id="content-content" style="margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;&lt;div class="node odd full-node node-type-kose_yazisi" id="node-45329" style="margin-bottom: 1.5em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;&lt;div class="meta" style="clear: both; float: left; margin-bottom: 10px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px; width: 485px;"&gt;&lt;span class="submitted" style="float: left; font-size: 11px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;11.08.2011&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="makale-govde" style="border-bottom-color: rgb(215, 221, 185); border-bottom-style: solid; border-bottom-width: 1px; clear: both; float: left; margin-bottom: 5px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; padding-bottom: 10px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;“Hiç kimse” beklemiyordu. “Herkes” çok şaşırdı. Sonra “herkes” aslında bu “isyanların” ne kadar kaçınılmaz olduğu üzerinde anlaştı…&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Cumartesiden bu yana İngiltere’yi sarsan ayaklanmalardan, yağmalama, ateşe verme, polisle çatışma olaylarından söz ediyorum. Olayların ayrıntılarını, artık hemen herkes biliyor. Sol.org’da da etraflıca anlatıldı. Bu yüzden olayların olgusal ayrıntılarını tekrarlamak yerine, bu olayları fırsat bilerek kapitalizmde yaşıyor olmanın sorunları üzerinde düşünmeyi denemek istiyorum.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;&lt;strong&gt;Kapitalist toplumda “varoluşun” koşulları&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizm,&amp;nbsp;&lt;strong&gt;meta&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;üretiminin çok özel bir aşamasıdır. Bu aşamada artık doğrudan üreticilerin&amp;nbsp;&lt;strong&gt;işgücü (yaşam enerjisi)&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;de piyasada alınıp satılan bir meta haline gelmiştir. Bu aşamadan&amp;nbsp;&lt;strong&gt;üretim&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;strong&gt;araçlarının&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;sahibi olan sınıf ya da kurum(şirket, devlet), iş gücünü, belli bir ücret karşılığında, belli bir süre için satın alır, üretim araçlarıyla bir araya getirerek,&amp;nbsp;&lt;strong&gt;artık-değer&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;üretmek üzere harekete geçirir.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Üretim araçlarına, dolayısıyla kendi gereksinimlerini kendi emekleriyle karşılama olanağına sahip olmayan&amp;nbsp;&lt;strong&gt;doğrudan üreticiler&lt;/strong&gt;, beslenme, barınma, çocuk yapma ve yetiştirme gibi gereksinimlerini, aldıkları ücretle satın aldıkları mallarla karşılarlar.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Bu basitleştirilmiş modelle, adeta stilize ederek betimlediğim kapitalist üretim tarzı, varlığını sürdürebilmek için doğrudan üreticilerin (işçilerin) bu koşulları, doğal ve tek olanaklı koşullar olarak kabul etmesini sağlayan bir&amp;nbsp;&lt;strong&gt;ideolojik&lt;/strong&gt;(simgesel) sisteme, üretim araçlarının özel mülkiyetini korumak için de bir&amp;nbsp;&lt;strong&gt;siyasi aygıta&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;(devlete ve hukuka) sahip olmak durumundadır. Bu iki alanın kesiştiği yerde tabii ki daha karmaşık, örneğin Althusser’in “Devletin İdeolojik aygıtları”, Theodore Adorno’nun “Kültür Endüstrisi” olarak nitelediği yapılanmalar, Gramsci’nin “Hegemonya” kavramıyla (ve ona ilişkin başka kavramlarla) işaret ettiği ilişkiler de söz konusudur.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Kendimizi sınırlayarak, bu basit model üzerinden bakınca, kapitalist üretim tarzı ve onun yeniden üretim ilişkileri içinde,&amp;nbsp;&lt;strong&gt;kapitalist, işçi, tüketici, yönetici, “gangster” ve isyancı&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;gibi varoluş alanları olduğunu görebiliriz. Bu alanlardan birinde var olamayan bir birey, kapitalist toplumun içinde yaşamaya devam edecek olsa bile, varlığının derecesi (yeğinliği) son derecede düşük, neredeyse fark edilemez bir düzeyde olacaktır. Diğer taraftan olağan zamanlarda kapitalistin varoluşunun yeğinliği, işçininkinden, siyasi kriz savaş döneminde yöneticininki kapitalistten yüksek olacak, devrimci dönemlerde işçinin (proleteryanın) toplum içindeki varoluşunun yeğinliği hızla artarak başat konuma yükselebilecektir...&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Bedensel olarak var olsa bile, varoluşunun yeğinliği son derecede düşük olma, toplumun içinde bir fark edilemez olma durumunun, en “saf” örneğini, sokakta yaşayan evsiz, kimliksiz insanlarda görebiliyoruz. Bunlar, Meksikalı yönetmen Alejandro González Iñárritu’nun Amores Perros (Sanırım Türkiye’deki adı “Paramparça”) başlıklı filminin son öyküsündeki El Chivo isimli karakteri gibi sokaklarda insanların (kapitalizmin araççı mantığının egemenliği altındaki insanların) gözleri önünde ama, o insanlar açısından, bir işleve sahip olmadıklarından, farkına varılmayan varlıklar olarak yaşarlar. Bu özelliğinden dolayı, El Chivo aslında ideal bir kiralık katildir. Cinayetlerini ortalıkta gerçekleştirir sonra yürüyüp gider. Kimse onu ne fark eder ne de anımsar… Çünkü o, aslında kapitalizmin o mekanında “yoktur”…&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Bu olağanüstü ve “saf” örneği bir sıfır noktası olarak düşünerek bir kenara bırakırsak, işini kaybeden bir işçinin, üretici olma konumunu kaybederek varoluşunun derecesinde belirgin bir azalma yaşayacağını, bu anlamda bir kimlik krizi olasılığıyla karşı karşıya kalabileceğini görebiliriz. Kapitalizmin, işsizlik ve çeşitli sosyal yardım ödenekleriyle en azından bu, işsiz kalmış bireyin tüketici olmaya devam etme konumunu koruyarak, varoluşunu kapitalist mekan içinde tutmaya, iş yaratma kapasitesiyle onu yeniden üretici konumuna çekmeye çalıştığını biliyoruz. Ama kriz dönemlerinde hem işsiz kalanların yeniden iş bulma olanağı, hem de tüketici olma konumunu koruyan sosyal yardımlar hızla azalıyor. Salt bu durumun bile ekonomik kriz dönemlerinin beraberinde, toplumda “yok olmaya” başlamanın gerginliğiyle, aile yapılarını yıkan, libido düşüşlerine, derin depresyonlara yol açan kimlik krizlerini tetiklediğini de görüyoruz.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Ama kapitalizmde, yukarda değindiğim gibi, başka varoluş, dolayısıyla kimlik konumları da var. Bunlardan biri, tüketim araçları elde etmenin yolunu, yasal işleyişin dışına çıkarak, “gangsterlik” olarak tanımlanan etkinliklerde aramak olabilir. Burada birey, varoluşuna yeğinlik katabilecek dayanışma ağlarını kurabilir. Birey, bu alanda zamanla, kapitalizmin, üretim ve yeniden üretim süreçlerine katılmasına olanak sağlayacak başka varoluş tarzları da geliştirebilir. Örneğin egemen sınıfın kendi içinde, ya da rakiplerine karşı harekete geçirdiği (kiralık katil, devletin kirli işlerini yapan biri, grev kırıcı mafya gibi) bir şiddet aracına dönüşebilir, ya da burada biriktirdiği serveti, sisteme sermaye olarak geri sokarak kapitalist konumuna geçmeyi deneyebilir.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Bir başka, güçlü varoluş konumu da kapitalizme&amp;nbsp;&lt;strong&gt;isyan&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;etme sürecinde oluşur. Burada birey kapitalist ilişkilerle, “yapıya” karşı mücadele ederken, varoluş derecesi yüksel bir kimlik oluşturabilir. Böylece toplumun geri kalanı tarafından görülür ve varlığı “kabul edilir”. Toplumun siyasi yapısı tarafından hedef alınmak bile birey açısından varoluşunun derecesinin yükselmesi anlamına gelecektir.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;&lt;strong&gt;“Bastırılanların” geri dönüşü&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ancak kapitalizm, neo-liberal küreselleşme olarak tanımlayabileceğimiz kriz yönetme modeli altında, yukardaki konumların dışında, yeni ve gittikçe genişlemekle birlikte yeğinlik derecesi son derecede düşük varoluşlar üretti. Gelişmiş kapitalist ülkelerdeki yasal statüden yoksun göçmen işçileri, egemenlik altında tutulan etnik azınlıklardan devşirilen emekçileri ve aile kurumunun, eğitim sisteminin çökmeye başlamasına paralel olarak, topluma üreticiler olarak katılma olanağını hızla kaybeden, tüketici olma kapasitesi her gün biraz daha gerileyen, varlığını yönlendirecek bir gelecek tasarımından yoksun “getto” (varoş) gençliğini, bu bağlamda yeni varoluş konumları olarak düşünebiliriz.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Sermaye birikim süreci, krizle birlikte,&amp;nbsp;&lt;strong&gt;kapasite fazlası&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;(aşırı birikim) sorununun yanı sıra, aynı anda bir&amp;nbsp;&lt;strong&gt;nüfus fazlası&amp;nbsp;&lt;/strong&gt;(toplumda istikrarı koruyarak yaşatılabileceği işsizler ordusundan daha fazla bir nüfus) sorunuyla da karşı karşıya kalır. Bu varlığını, kapitalizm içinde anlamlandırmakta zorlanan, “gangster”, yada “isyancı” gibi özel mülkiyetin güvenliğini tehdit eden varoluş konumlarına geçme olasılığı gittikçe artan bir nüfustur.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Kapitalizm 18. ve 19. yüzyıllarda bu nüfus fazlasını, yeni ilhak ederek, halklarını imha ederek kullanıma açtığı coğrafyalara yerleşimci olarak, yeni sermaye birikim noktaları yaratmak üzere ihraç ederdi. Kapitalizm 20. yüzyılın son çeyreğinde başlayan yapısal krizinde, tam tersi yönde bir sorunla karşı karşıya kaldı. Krizin etkisiyle toplumsal dokuları çözülmeye başlayan eski sömürgelerdeki, emperyalizme bağımlı ülkelerdeki halklar, savaşlardan, ekonomik yıkımdan, açlıktan kaçarak merkez ülkelerin toplumlarına, ekonomilerine sığınmaya başladılar, geldikleri yerlerde, zamanla nüfus fazlası sorununu daha da ağırlaştırdılar.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Kapitalist toplumun ideolojik (simgesel) evreni, çalışanlar, egemenlik altında tuttuğu insanlar karşısında,&amp;nbsp;&lt;strong&gt;“bütünlük ve mükemmellik”&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;iddiasını koruyabilmek için, iç çelişkilerinin ürünü olan (bütünlük iddiasını yalanlayan), kriz eğilimlerini, insan yaşamının gereksinimleriyle çelişen özelliklerini temsil eden, ürünü olan “şeyleri” ifade edecek&amp;nbsp;&lt;strong&gt;kavramları&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;hep&amp;nbsp;&lt;strong&gt;dışarda&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;tutmaya çabalar. Örneğin kapitalist ekonomi teorisi, “değer” kavramını, çoktan dışarı atmıştır. Böylece&amp;nbsp;&lt;strong&gt;“artık değer”&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;kavramı konuşulamaz kılınır,&amp;nbsp;&lt;strong&gt;sömürü&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;kavramı, ekonomik bir kategori olarak&amp;nbsp;&lt;strong&gt;anlamsızlaştırılır.&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;Kriz her zaman dışsal, kapitalizmle alakası olmayan bir anormallik olarak sunulur.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Özellikle bastırılmaya çalışılan bir kavram da “&lt;strong&gt;proletarya&lt;/strong&gt;”dır. Bu bastırma ABD’de o derecede kesindir ki, işçi sınıfı kavramı bile yerini “orta sınıf” kavramına bırakmıştır. Son yıllarda da işçi sınıfının yeni şekillenmekte olan kesimlerinin ısrarla&amp;nbsp;&lt;strong&gt;“orta sınıf”&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;olarak tanımlanması da bu bastırmaya bir başka örnek oluşturur.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Yeni bir varoluş konumu olarak işaret ettiğim yasal statüsü olmayan göçmen işçiler ve geleceği olmayan gençlik tabakaları da kapitalizmin kendini, bütünlüğü olan mükemmel bir yapı olarak sunma çabasının önüne, proletarya kavramı gibi bozucu bir engel koyuyorlar. Kapitalist toplum, bu kesimleri, kendi yeniden üretim sürecine katabilecek, varoluş konumları sunamadığından, egemen ideolojik, simgesel evreninin&amp;nbsp;&lt;strong&gt;dışında&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;tutmaya büyük özen gösteriyor. Kapitalizm, bu kesimler toplumda&amp;nbsp;&lt;strong&gt;yokmuş&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;gibi davranmaya olanak verecek söylemleri geliştiriyor. Böylece, kapitalizm, bu kesimlerin,&amp;nbsp;&lt;strong&gt;krizin ortasında asla karşılayamayacağı gereksinimlerinin, bunları ifade eden seslerin toplumun gündemine gelmesini engellemeye çalışıyor.&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Ancak bu bastırılan sesler, zaman zaman, kendi varlıklarını büyük bir şiddetle toplumun karşısına koyuyorlar. Fransa’da 2005 yılında, İngitere’de de 2011 Ağustos’unda yaşanan patlamalar, işte bu&amp;nbsp;&lt;strong&gt;“bastırılanların”&lt;/strong&gt;, toplumda var olduğu halde varoluşu son derecede düşük bir düzeyde kalmaya zorlananların, bir anda toplumun “varoluşlar matrisindeki” görelilikler skalasını alt üst ederek öne çıkmaya çalışma çabasıdır.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;&lt;strong&gt;Kapitalizmin “Gerçeği” içeri girince...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;“Bastırılandan”, “simgesel evrenin dışına atılandan” söz eden bölümler, okuyucuya Lacan’ın “Gerçek” kavramını anımsatacaktır. Bunu düşünerek bu kavram üzerinden düşünmeye devam etmek istiyorum. Lacan’ın değişik dönemlerinde, anlamında kimi değişimler olsa da, “Gerçek” kavramını sanırım şöyle tanımlayabilirim: “Gerçek”, bir sistemin (bu, bireyin psikolojik kimlik sistemi, bir toplumun ideolojik yapısı, bir ekonomik sistem olabilir) varlığının “bütünlük görüntüsü” ve istikrar kazanabilmesi için dışarda kalması gereken “şey”i ifade etmek için kullanılan kavramdır. Bu “şey”, kendisini dışarıda bırakan sistemin simgesel evreni içinde ifade edilemeyen, “anlamlandırılamayan” “şey”dir.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Cumartesi günü patlak veren isyana bakınca, bu bağlamda, özelde İngiltere kapitalizminin, genelde kapitalizmin, “Gerçeğinin”, toplumun simgesel evrenine hem de büyük bir şiddetle girdiğini ve anlamlar sistemini sarstığını söylememize olanak verecek çok sayıda olguyla karşılaşıyoruz.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Örneğin, olaylar, Londra’nın Tottenham bölgesinde, bir siyah gencin (büyük olasılıkla varoluşunu gangsterlikle sürdürmeye çalışan biri) polis tarafından öldürülmesini protesto eden bir eylemin aniden biçim değiştirmesiyle başladı. Protesto eylemi anlaşılabilir bir “durum”du, hatta eylemin, gençlerin öfkesi taşınca bir toplumsal patlamaya dönüşmesi de... Ama Londra’nın bu çok yoksul ve siyah kesiminin yaşadığı bölgede, elektronik aletler, telefon satan dükkânları yağmalanırken yoksul kesimin kendi toplumlarının dükkanlarını da yağmalamaya başlamaları, salt protesto ve polise kızgınlık dışında bir dinamiğin harekete geçmeye başladığını gösteriyordu. İşte bu dinamiği kapitalizmin “Gerçeği”nin içeri girmesi olarak düşünüyorum.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Dört gelişme beni bu yönde düşünmeye itiyor. Birincisi, bu olaylar, önce Londra’da, bu öldürme olayıyla herhangi bir duygusal bağı olması söz konusu olmayan bölgelere sıçrayarak yaygınlaştı. Artık isyana, yağmaya katılanların demografik yapısı da çeşitlenmişti, siyahların yanı sıra, bölgesine göre, siyahlardan bazen daha fazla olmak üzere beyaz, Asyalı, Türk asıllı gençler, genç kızlar, kadınlar, orta yaşlı insanlar sokaklardaydı.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;İkincisi, bu olayların yaygınlaşmasında rol oynayan telefon ve Twitter mesajları, tam anlamıyla özel mülkiyeti hedef alan bir nihilizme işaret ediyordu. Örneğin, çeşitli versiyonları çok yaygın olarak dolaşan bir mesaj&amp;nbsp;&lt;strong&gt;“hangi bölgedeysen orada, balaklavanı –kar başlığını- tak, diğerleriyle buluş, ortalığı karıştır, her şeyi gasp et”&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;diyordu. Diğer bir deyişle, mülkiyete, kamu düzenine karşı toptan bir saldırı çağrısıydı bu. Üçüncüsü, medya sistemli olarak ve ısrarla bu gençlerin,&amp;nbsp;&lt;strong&gt;eğitim yoksunluğuna, ilgisizliğin mikro kültürü, bozuk istikrarsız aile yapıları içinde, disiplin almadan, kendilerine kural ve sınır getirmeyen bir sevgi ortamında yetişmiş olmalarından dem vuruyordu.&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;Kısacası, bu insanlar kapitalizmin, baskıyı ve sömürüyü meşrulaştıran, doğallaştıran ideolojik, simgesel evrenine entegre edilememişler, liberal demokrasinin, insan haklarının hegemonyası altına alınamamışlar.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 1em; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 1em; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; padding-right: 0px; padding-top: 0px;"&gt;Dördüncüsü, isyana katılan gençlerden biri, bir gazetecinin&amp;nbsp;&lt;strong&gt;“peki bu isyanla ne elde ettiğinizi sanıyorsunuz?”&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;sorusuna&amp;nbsp;&lt;strong&gt;“biz isyan etmeseydik sen benimle konuşuyor olur muydun? İki ay önce, 2000 kişi Scotland Yard’a –Polis merkezi- yürüdük. Hepimiz siyahtık, barış içinde sakin bir yürüyüş oldu. Ama biliyor musun, bu konuda basında tek bir satır haber çıkmadı”&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;diyordu. Bu genç, bu eylemiyle, kendisini görünmez kılan simgesel duvarı (ideoloji ve söylemi), ancak şiddet kullandığı takdirde aşabildiğinin tamamıyla bilincindeydi.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-3882433336000212707?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/3882433336000212707/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=3882433336000212707' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/3882433336000212707'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/3882433336000212707'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2011/08/isyanlar-uzerine-dusunceler-11.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-7445162490257264575</id><published>2011-08-04T08:18:00.000-07:00</published><updated>2011-08-04T08:18:55.372-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;table bgcolor="#ffffff" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" style="height: 500px;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr bgcolor="#fef2da"&gt;&lt;td class="baslik4" height="20" style="color: #773000; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 12px; font-weight: bold; text-decoration: none;"&gt;İsrail'deki "toplumsal olaylar" üzerine ek düşünceler&amp;nbsp;&lt;/td&gt;&lt;td align="center" rowspan="2" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;" valign="middle" width="100"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr bgcolor="#fef2da"&gt;&lt;td height="20" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;04 Ağustos 2011 -&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td colspan="2" height="5" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;img height="5" src="http://www.sendika.org/images/pixel.gif" width="1" /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="kutu_icerigi" colspan="2" style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial; background-position: initial initial; background-repeat: initial initial; color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px; padding-bottom: 10px; padding-left: 10px; padding-right: 10px; padding-top: 10px;" valign="top"&gt;&lt;div class="content" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Bu yazımın başlığında “ek düşünceler” ifadesi var, çünkü&lt;u&gt; &lt;a href="http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/08/simdi-de-tel-aviv.html"&gt;Çarşamba günü (Cumhuriyet) değindiklerim&lt;/a&gt;i&lt;/u&gt; tekrarlamak istemiyorum. O yazımın üzerinden düşünmeye devam etmeye çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de kolaylık olması açısından bir anımsatma yapmakta yarar var. Yaklaşık üç hafta önce bir grup öğrenci genç, konut yetersizliği sorununu protesto etmek amacıyla, kısa bir Facebook operasyonundan sonra, Tel Aviv’in en zenginlerinin yaşadığı bir bölgedeki Rothschild Bulvarı’nda, çadır kurdular. Bu eylem, toplumda hiç beklenmedik bir ilgiyle karşılandı, pahalılık ve yoksulluk sorunlarına ilişkin tepkileri de harekete geçirerek hızla yayıldı. Kısa sürede diğer kentlerde de çadırlar kuruldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu protesto dalgası ivme kazanarak geçen Cumartesi günü 150 bin kişinin katıldığı büyük bir protesto yürüyüşüne yol açtı. Dahası belediyeler de protesto eylemlerine destek verdiler. Pazartesi günü 100 binden fazla belediye çalışanının katıldığı bir “bir günlük” dayanışma “Genel Grevi” gerçekleşti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olayları aktaran birçok gözlemci, katılımların, din ve etnik ayrımları aşmaya başladığını, ilk kez İsrail’in Arap vatandaşlarının kafası kepli radikal Musevilerle aynı alanda eylem yaptığını aktarıyorlardı. Dikkat çeken bir diğer nokta da, güvenlik paradigmasının ideolojik etkileri altında artık silindiği düşünülen İsrail solunun (sol sözcüğünü en geniş anlamıyla kullanıyorum) bu eylemle birlikte yeniden sahneye çıkmış olmasıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akdeniz çevresindeki siyasi coğrafyada (AB periferisi, Kuzey Afrika, Ortadoğu) geçen yılın Aralık ayından bu yana yükselmeye başlayan “devrimci” dalganın İsrail’i de etkisi altına almış olması, dalganın evrensel boyutunu yeniden vurgulamak açısından son derecede önemli ama İsrail’in özgün koşulları yüzünden bir kadar da ilginç. Bu yüzden bu olayları da yakından izlemek ve üzerinde düşünmek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Sömürgecilik ve sınıf mücadelesi&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;İsrail’de sınıf şekillenmeleri ve mücadeleleri, ta başından beri Filistin sorunuyla iç içe geçmiş durumdadır. Dahası bu sorunun varlığı İsrail’de hem sermaye birikiminin hızını etkilemiş hem de işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesinin serbestçe gelişmesini önlemiştir. Bir yerleşimci ve genişlemeci devlet olarak doğan İsrail’de kapitalist sınıf hem Filistin topraklarından, hem de Filistin nüfusunun sunduğu ucuz emek gücünden yararlanarak sermaye birikimini desteklemiş; hem de sınıf çelişkilerini Filistin sorununa bağlı oluşan güvenlik paradigması sayesinde dışlaştırarak yumuşatmış, işçi sınıfı üzerindeki hegemonyasını muhafaza edebilmiştir. İsrail burjuvazisi bir taraftan, Filistinlileri “mülksüzleştirerek” gerçekleştirdiği birikimden, toplumsal hizmetler (toplumsal ücret) yoluyla işçi sınıfına (çalışanlara) pay vermiş, diğer taraftan, işçi sınıfının en yoksul, en muhafazakâr (dinci, Rus göçmeni) kesimlerine, işgal edilmiş topraklarda yerleşim izni veren bir sömürge (yerleşimcilik) politikasıyla, bu kesimlerle kendisi arasında bir çıkar birliği alanı oluşturabilmiştir. Bu alana Filistin halkının direnişinin getirdiği güvenlik sorunları da eklenince oluşan dinci, milliyetçi, militarist hatta ırkçı ideolojinin, işçi sınıfının elini kolunu bağlayacağını kolayca söyleyebiliriz. İsrail işçi sınıfının karşı karşıya kaldığı bu sorunu, ilk kez 1960’ların sonunda yayımlanan “İsrail Toplumunun Sınıf Karakteri” makalelerinde tespit eden Moşe Mahover ve Akiva Orr, sömürge sorunu çözülmeden, işçi sınıfının burjuvaziden bağımsız olarak kendi siyasi çizgisini geliştirmesinin olanaksız olduğunu savunuyorlardı. Bu engeli aşabilecek tek engel, bölgesel bir devrimci dalganın İsrail işçi sınıfını da etkisi altına alması olabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son gelişmelere bakarak, böyle bir dalganın yükselmekte olduğunu ve İsrail işçi sınıfını da etkilemeye başladığını düşünmek olanaklı. Richard Seymour’un bloğunda (www.leninology.blogspot.com) işaret ettiği gibi böyle bir gelişme söz konusu olmakla birlikte, sömürge sorunu dinamikleri hala geçerli olduğundan, sürecin ne yönde evirileceğini önceden kestirmek olanaklı değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin, İsrail egemen sınıfları daha doğrusu “oligarşisi”, bir taraftan kimi ekonomik reformları devreye sokarken aynı anda bir güvenlik sorunu yaratarak (provokasyon, şiddetli bir terörist saldırı), bu dalganın enerjisini yine dışa doğru yönlendirebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de iyimser olmak için yeterli neden var diye düşünüyorum. Birincisi, bölge jeopolitiğindeki gelişmeler ABD-AB emperyalizmi açısından İsrail’in önemini, şimdilik kaydıyla göreli olarak azaltmış görünüyor. ABD, “Arap Baharı” dediği devrimci dalgayı denetim altına almaya, yükselen Sünni, Müslüman Kardeşler hareketiyle arasında bir&amp;nbsp;&lt;i&gt;modis operandi&lt;/i&gt;kurmaya çalışıyor. Şu sıralarda ABD-AB ekseninin, en son istediği şey, Sünnileri Şiilere yakınlaştırırken, ABD düşmanlığını yükseltecek bir İsrail “oldu bitti”siyle karşı karşıya kalmak. Bu nedenle İsrail’in yeni bir güvenlik sorunu yaratmasına olumlu bakmayacak, süreci sıkı sıkıya kontrol etmeye çalışacak gibi görünüyor. Hatta Batı emperyalizmi, bu olayları, son yıllarda denetlemekte zorlandığı Netanyahu hükümeti üzerinde baskıyı arttıracak, daha uyumlu, örneğin yeniden barış sürecini başlatmayı kabul edecek bir başka hükümetle değiştirmeyi kolaylaştıracak bir etken olarak da görebilir. Bu dinamik, İsrail hükümetinin kararsızlığını arttırarak, devrimci dalganın şekillenerek, İsrailli Arap proletaryasının ilgisini daha da çekerek yükselmesine yardımcı olabilecek ek zaman tanıyabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Yine orta sınıf proletarya tartışması&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;İsrail’de “apartheid” (ırk ayrımcı) özellikler taşısa da, Arap ülkelerinde farklı olarak, bir parlamenter demokrasi, gelişkin bir “sivil toplum”, kozmopolit, canlı dünyanın geri kalanıyla bağlantıları yoğun bir tüketici kültürü, çok sesli bir medya, yasalara (bu yasaların özellikleri ayrı bir tartışmanın konusu) bağlı kalmaya çalışan bir yönetim var. Bu nedenle İsrail devletinin, vatandaşlarına şiddet uygulama noktasına gelmeden önce olukça geniş bir tolerans aralığı olduğu dahi söylenebilir. Bunlar oligarşinin siyasi kültürel hegemonyasının güçlü olduğunu gösteriyor ama aynı zamanda bu hegemonya zayıflamaya başladığında halk sınıflarının örgütlenme, mücadele olanaklarının, siyasi kültürlerinin düzeyi açısından olumlu koşullarına işaret ediyor. Kısacası reformlarla “hareketi” satın almak olanaklı, bir kez halkın yöneticilere, devlete güveni sarsıldıktan sonra, hızla yol almasına izin verecek koşullar da var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail ekonomisine gelince burada da ilginç bir görüntüyle karşılaşıyoruz. Ekonominin durumu, küresel mali krize karşın gerçekten çok kötü değil. Ancak, gelir dağılımı bozulurken, yoksullaşma artar, zenginlik çok belirgin biçimde kimi ailelerin elinde toplanırken, hükümetler neoliberal politikalar izlemekte kararlıyken, halkın taleplerine cevap vermek kolay değil. Neoliberal politikalardan vazgeçmek oligarşinin kovasını dolduran suyu kesmek anlamına gelecek. Bu yüzden Wall Street Journal, Commentary gibi Siyonist eğilimli yayınlar, göstericileri karalamaya, bölmek için komünist parmağından, tatilde çadırlara yayılan keyif çatan öğrencilerden dem vurmaya, kalıcı olmadığını, “Arap Baharı”yla ilgisi olmadığını anlatmaya başladılar bile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu da bizi son yıllarda sık sık karşılaştığımızı “orta sınıf” – proletarya tartışmasına getiriyor. Örneğin Moşe Arens, sosyal demokrat eğilimli Haaret’z gazetesindeki yorumunda&amp;nbsp;&lt;i&gt;“İsrailli protestocular proletarya değil. Gururla deklare ettikleri gibi onlar orta sınıf”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;derken tam da bu tartışmaya girmiş oluyordu. Dolayısıyla protestolara katılanların sınıf karakterine kısaca bakmakta yarar var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle şu noktayı akılda tutalım: İsrail siyasi kültürünün, entelijansiyasının hatta popüler kültürünün şekillenmesinde ABD kültürünün etkisi büyük. ABD siyasi kültüründe de, işçi sınıfı, proletarya kavramları bastırılmış olduğundan, onların yerine “orta sınıf” kavramı kullanılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi İsrail’de meydana inenlere ve sokaklara çıkanların toplumsal özelliklerine ve taleplerine bakınca ne görüyoruz: Bunların ezici çoğunluğu ücretle çalışanlardan oluşuyor. Pazartesi günü belediye çalışanlarının genel greve gittiğini de ekleyelim. İkincisi sokaklara ilk önce çıkanların içinde, sağlık eğitim çalışanlarının ve ev kadınlarının (duygulanımsal- “gayri maddi emek” alanları) yanında; bilgisayar, bilgi işlem, mühendislik alanlarında ileri derece eğitim görmüş ama ücretiyle çalışanlar var. Olayın başlangıç aşamasında öğrenci gençlerin ve internetteki toplumsal ağların, dayanışma sitelerinin, cep telefonlarının vb büyük rolü oldu. Bu özellikleriyle bu hareketin başını işçi sınıfının en modern en ileri teknolojilerle çalışan kesimleri çekiyor. İsrail dünya klasmanında ileri teknoloji üreten bir ekonomiye sahip.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kesimlerin taleplerine bakınca de klasik (19 yüzyıldan bu yana hiç değişmeyen) konularla karşılaşıyoruz: En başta yine konut sorunu geliyor. Sonra hayat pahalılığı ve sosyal reform (devletin sağlık, eğitim gibi iş gücünün yeniden üretimi için gerekli ama kapitalist sınıfın girmek istemediği alanlarda sorumluluğu üstlenmesi), nihayet yöneticilere olan güvensizliğin bir ifadesi olarak “gerçek demokrasi”, “toplumsal adalet” talepleri geliyor. Bunlar orta sınıfların talepleri değil. Orta sınıf demek, bu sorunları kendi kaynaklarıyla çözebilecek ekonomik koşullara sahip olmak demek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın her ülkesinde egemen sınıfların kültür endüstrisi, proletaryanın bu kesiminin, kendinin bilincine varmasını engellemek için çabalıyor, hatta artık en önemli işlevinin bu olduğunu bile söyleyebiliriz. Egemen sınıflar biliyor ki, bu kesim, işçi sınıfının modern teknoloji ve son derecede karmaşık “devlet makinesi” karşısında kafası karışacak yoksul, eğitimsiz parçasını değil, devlet alanını eline geçirdiği anda yönetmeye, makineyi kullanmaya, kullanamadığı yerde kırmaya, bir yenisini yapmaya başlayabilecek, bunu destekleyecek kültürü de üretebilecek kesimini oluşturuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya bu yeni işçi sınıfı kendi bağımsız siyasi hattını, örgütlenmelerini, egemen sınıfların hegemonyasını kısa devre yaptıracak kültürü üretmeye başlarsa... Onun için, bu kesimin kendini yanlış tanımaya devam ederek, milliyetçi, ırkçı dinci akımlara yakıt olacak kafa karışıklığında kalması gerekiyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail’de toplumsal olaylar bu sorunu, tüm karmaşıklığıyla yeniden ve çok çarpıcı bir biçimde gündeme getirdi, yakından ve sömürge sorunun bu süreçteki rolünü de ihmal etmeden izlemeye, düşünmeye ve öğrenmeye devam etmek gerekiyor...&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-7445162490257264575?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/7445162490257264575/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=7445162490257264575' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/7445162490257264575'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/7445162490257264575'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2011/08/israildeki-toplumsal-olaylar-uzerine-ek.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-8734624161640159275</id><published>2011-07-29T06:49:00.000-07:00</published><updated>2011-07-29T06:49:44.414-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;table bgcolor="#ffffff" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" style="height: 500px;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr bgcolor="#fef2da"&gt;&lt;td class="baslik4" height="20" style="color: #773000; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-weight: bold; text-decoration: none;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Bir semptom olarak Amy Winehouse&lt;/span&gt;&lt;/td&gt;&lt;td align="center" rowspan="2" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;" valign="middle" width="100"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr bgcolor="#fef2da"&gt;&lt;td height="20" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;29 Temmuz 2011 -&amp;nbsp;&lt;b&gt;&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td colspan="2" height="5" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;img height="5" src="http://www.sendika.org/images/pixel.gif" width="1" /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="kutu_icerigi" colspan="2" style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial; background-position: initial initial; background-repeat: initial initial; color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px; padding-bottom: 10px; padding-left: 10px; padding-right: 10px; padding-top: 10px;" valign="top"&gt;&lt;div class="content" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Geçen hafta sonu, Londra’daki evinde ölü bulunan, uyuşturucu bağımlısı ünlü pop şarkıcısı Amy Winehouse, ilk albümünü 2003 yılında yapmıştı ama, kendine 2006 yılında “Back to Black” albümü ve “Rehab” parçasıyla popüler müzik alanında yer açtı. Bu yerde, kısa sürede büyük başarı gösteren Winehouse, bir gecede 5 Grammy ödülü alan ilk İngiliz pop şarkıcısı konumuna yükseldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Winehouse’un derin, siyah şarkıcıları anımsatan “soulful” sesi, R&amp;amp;B, Jazz, Motown izlerini taşıyan şarkı söyleme tarzı, Duffy, Lily Allen Adele gibi başarılı sanatçıları etkiledi.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="content" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-Hch_qz12Zf8/TjK6UWyK7RI/AAAAAAAAAJs/KVFGHS8A-Mw/s1600/amy-winehouse-beehive.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-Hch_qz12Zf8/TjK6UWyK7RI/AAAAAAAAAJs/KVFGHS8A-Mw/s320/amy-winehouse-beehive.jpg" width="209" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="content" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Winehouse, 1960’ların kız gruplarını anımsatan, “Retro” tarzı giysileri, biraz dağınık hatta pasaklı görünüşü, kocaman saç topuzu, çekik boyalı göz makyajı ve dövmeleriyle, zaman içinde kendini gösteren madde bağımlılığı sorunuyla hem medyanın hem de moda endüstrisinin yoğun ilgisini çekti. Medya Winehouse’un olaylarını, sarhoşluklarını, darmadağınık, kırık dökük ve besbelli ki mutsuz yaşamını, fırtınalı aşkını, sonuna kadar, şarkıcının en mahrem anlarını, en zavallı, çirkin, “düşmüş” görüntülerini sergileyerek sömürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moda endüstrisi zaten çoktandır, madde bağımlısı, çevresinden kopuk bakışlı, yarı uykulu, çoğu zaman “kırılmış bebek” görüntülerini anımsatan kadın imajını üretiyordu. Anareksik, rengi bembeyaz, gözlerinin altı kararmış, elbiseleri az önce çılgın bir partiden çıkmış sarhoş, ya da madde etkisi altında ve nerede olduğunun farkında olmayan bir insanı anımsatan genç kız imajı (“heroin schick”) bir süredir moda endüstrisinin besin kaynağı, mallarını satma aracıydı. Bu endüstri Winehouse’un kişiliğine, müziğine ve öyküsüne bir sülük gibi yapıştı. Amy Winehouse, bu fırtınanın içinde giderek yaşamının kontrolünü elinden kaçırdı, sanatını yapamaz noktaya geldi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amy Winehouse’un sanatını, imajını, mutsuz yaşamını ve ölümünü, 1970’lerden bu yana yapısal bir kriz içinde debelenen küresel kapitalizmin giderek içine girdiği “nihilist” aşamanın bir semptomu olarak da okumak olanaklıdır diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Kriz ve postmodernizm&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizm, 1970’lerde patlak veren yapısal krizini 1990’ların sonuna kadar, bir taraftan tüketimi bedensel hazlara, statü kanıtlamaya odaklı ve hızlandırılmış eskimeye (modası geçmeye) dayalı bir model içinde körükleyerek, diğer taraftan bu tüketimi gittikçe büyüyen bir kredi köpüğü ile destekleyerek, hızlandırarak yönetmeyi ve “aşırı üretim” –talep yetersizliği- durumundan kaynaklanan sorunlarını ötelemeyi başardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bildiğiniz gibi, kredi köpüğünün patlamasıyla bu öteleme süreci ve buna olanak veren kriz yönetim modeli de tükendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu krizin sorunlarını öteleme dönemi boyunca,&amp;nbsp;&lt;b&gt;postmodernizm olarak tanımlanabilecek bir kültürel akım&lt;/b&gt;, kapitalizmin bu “kriz yönetme modelini”, bu modelin çalışması için gerekli öznellikleri, insan tipini üreterek, destekledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Postmodernizm, bu desteği öncelikle, kapitalizmin ufkunun ötesini düşünme araçlarını ve olasılığını ortadan kaldırmaya çabalayarak yerine getirdi. Postmodernizmin savlarına göre “evrensel ilkeler” yoktur, dolayısıyla “büyük söylemler” (kurtuluş teorileri) olanaklı değildir. Toplumu bütünsel olarak değiştirmeyi amaçlayan projeler yalnızca, bir perspektifin diğerlerine dayatılması anlamına gelir. Hiç bir perspektif diğerinden daha doğru olma iddiasın sahip olamayacağından, bu dayatma kaçınılmaz olarak baskı ve teröre yol açar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece kapitalizm, postmodernizmin yardımıyla, ufkunu kapatıyor ve genç kuşakları, yaşamlarını yönlendirecek ilkelerden yoksun bırakıyordu. Tarih yapılamayacak, toplum değiştirilemeyecekse, genç kuşak yaşamına nasıl bir anlam yükleyecekti. Toplumdaki adaletsizlikler ortadan kalkmadığına göre...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu koşullarda kapitalizm gençlere iki yol sunuyordu. Yeni bir toplum yapamayacağına göre kapitalizme katılarak kar yapma sürecinin parçası ol. Ya da intihar et. Bu intihar kestirmeden kendini öldürmek olabileceği gibi, mutsuzluğunu, ruhunun acılarını, heroin, ketamin, krak gibi maddelerle bastırarak yavaş yavaş ölmeye durmak da olabilirdi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi bu ikilemi sanatla aşmak ta denenebilirdi. Ancak evrensel hakikatler, “büyük söylemler” yoksa, sanat anlamını nereden alacaktı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Postmodernizmin bu sorunu geçmişin devrimci bir ilkesini kendi kurduğu simgesel evrenin sınırları içine hapsederek aşmaya çalıştığını görüyoruz:&amp;nbsp;&lt;b&gt;“Sanat sanat için yapılır, toplumsal bir işlevi yoktur!”.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burjuva sınıfının kendi kimliğini ve iktidarını kurarken krala-kiliseye karşı yükselttiği bu ilke o zaman, “ben sizin dayattığınız anlamları yadsıyorum. Benden istediğiniz yüceltme işlevini yerine getirmeyi ret ediyorum” demek anlamına gelen bir isyanı dile getiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, postmodernizm bu isyan sloganını canlandırırken, aynı anda ona, devrimci özünü yok eden bir deli gömleği giydirdi: Kapitalizm tek ve kalıcı “yaşam dünyasıdır”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet sanat, sanat için yapılır. Ama bunun yolu, düzenin dayattığı, verili anlamları dışlayabilmekten geçer. Bu gün “anlamdan kaçmanın” (verili anlamları dışlamanın) tek yolu bu anlamları yaratan kapitalist ilişkilere karşı mücadele eden bir estetik ürün yaratmaktan geçer. Bu mücadele, kendini, her şeyden önce bu estetik ürünün, formu ve içeriğiyle birlikte piyasa ilişkilerine, metalaşmaya direnme kapasitesinde gösterir. Ama kapitalizm aşılamayacağına göre... Postmodernizm bu yolu kapadığına göre... Kapitalizmi hedef almadan üretilen her estetik ürünün kaderi ya başarısızlık ya metalaşarak düzenin propagandasına dönüşmek olmayacak mıydı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Postmodernizm bu yolun kapanmasından dolayı oluşacak sorunları, sanatçının düş kırıklıklarını ve “otonomi” gereksinimini, bir dönem için, hem gençlerin herkesten daha keskin olan adalet duygusuna, hem de herkesten daha keskin olan bedensel duyarlılıklarına hitap eden bir söylemle aşmayı başardı (Bir dönem için diyorum çünkü artık gençler, proletaryanın bir parçası olarak baş kaldırıyorlar.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Bütün kültürler ve kanaatler eş değerlidir&lt;/b&gt;, insanın fikrini değiştirme özgürlüğü vardı: Demokrasi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Yalnızca bedenler ve hazları vardır:&lt;/b&gt;&amp;nbsp;Materyalizm. Böylece gençler bir önceki kuşağın muhafazakar ya da komünist “vaizlerine” karşı korunuyorlar: Ben hazlarımın peşinden giden özgür biriyim! İçimdeki gerçek beni arıyorum. Bana kimse karışamaz (daha ayrıntılı bilgi için bakınız: Reklamlar).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çerçeve içine hapsedilen gençlik ve onun sanatçıları, sürekli kendilerini hazların peşinde koşmak zorunda olan, bu konuyu yansıtan estetik ürünler yaratan insanlar konumunda buldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmin hazlara dayalı tüketim kışkırtıcılığı ve çabuk eskime bu ürünlerle birleşince (reklamlar. Filmler. TV dizileri. “roman”lar...) sanatçı “yeni” insanı üreten kültür endüstrisinin bir çalışanına dönüşmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu “yeni insan”, hazların peşinden koşarken “hemen şimdi”ye odaklanmış, kısa döneme ve bedeninin devimlerinin dünyasına hapsolmuş bir bireydi. Peki birey, kendi bedeninin diğer bedenlerle ilişkisini ve bu ilişkiyi anlamasını sağlayacak söylemi nereden bulacaktı? Öyle ya, “büyük söylemler” yoktu, evrensel ilkeler, hatta ortak çıkarlar yoktu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada da karşımıza, “dedikodu” ve “ünlüler” denen iki olgu çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;John Berger “dedikodu”nun, tüm köyün sakinlerini birbirlerine, bağlayarak, yaşamlarına ilişkin bir ortak tanıma ulaşmalarını sağlayan günlük sözlü tarih olduğunu söylüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu günün kapitalizminde, yeni iletişim teknolojilerinin ve medyanın sayesinde birbirlerine gittikçe daha yoğun bilişim sinyalleriyle, yaygınlaşan tüketim normları, kültürel “mem”lerle (küçük çoğaltılabilir simgesel sinyaller) bağlanan bireyler artık kendilerini, adeta sanal bir “ulusal”, dahası “küresel köy” de yaşar bir durumda buluyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizm bir taraftan bu birbirine bağlılık duygusunu, sanal ağları geliştirirken, aynı anda insanlar arasındaki dayanışma ağlarını kırıyor, onları “gerçek” “köylerinden” koparıyor, metalar dünyasına, fırlatıyordu hem de çoğu kez bizzat kendisi (benliği) piyasada alınıp satılan bir metaya (iş gücüne) indirgenmiş olarak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmin ve postmodenizmin bu parçalanmış dünyaya cevabı, “dedikoduyu”, ama bu kez onun, “köyün” yaşamına ışık tutan gerçek bir bilgi kaynağı olmasını önleyecek bir biçimde, küresel çapta yeniden canlandırmak oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedikodu artık toplumun kendisi hakkında günlük bilgileri edinme, günlük tarih yoluyla kendini anlama aracı değildi. Eğer olsaydı, gittikçe istikrarsızlaşan, egemen sınıfının çapı hızla daralan, bir kapitalizmin dünyasında “küresel köyün” sakinlerinin kendi durumlarını anlamalarına yol açabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kez dedikodu, “ünlüler” denen birilerinin, “sanatçıların”, yalnızca metaların simgelerinin taşıyıcıları olmaktan başka işlevi olmayan bedenlerin (modeller, BBG katılımcıları vb...) yaşamlarının, bunların hazları peşinden koşarken yaşadıkları maceraların günlük tarihine indirgenmişti. Bu ünlülerin yaşamlarının günlük tarihini izleme sürecine hep birlikte katıldıkça, Amerika’dan Çin’e, Afrika’dan Avrupa’ya, hepimiz, örneğin İngiltere Kraliyet ailesindeki son düğünün, Angelina ile Brad’ın evlenme kararının, David ve Victoria Beckam’ın son çocuklarının, Orhan Pamuk’un sevgilisiyle Hindistan’da yaptığı tatilin, Amy Winehouse’un ölümünün dedikodularını paylaşırken tek bir dünyanın “kapitalist dünyanın” parçası olarak kendimizi tanımlayabiliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Sex &amp;amp; Drugs &amp;amp; Rock &amp;amp; Roll&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizm ve postmodernizm geride bıraktığımız 30 yılda genç kuşaklar için böyle bir dünya inşa etti: Bedensel hazlara odaklı bireylerin, “ hemen şimdi” dünyasıydı bu. Bu dünyada, hazları hemen şimdi tatmin etmenin en kestirme yolu şöyleydi. Birincisi, “aşk” tan soyutlanarak duygusal gidip gelmelere, biyolojik uyarılara indirgenmiş seks. İkincisi, tüketildiği an tatmin eden ama tüketim gereksinimini de anında yeniden üreten toksik madde kullanımı, ya da gereksinimlerden, hatta ürünün işlevinden koparılmış bir alış veriş. Üçüncüsü, bu dünyanın kültürel bir taşıyıcısına dönüştürülmüş pop müzik (istisnaları olabileceğini unutmadan).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dünya, “yalnızca kapitalizm, her zaman kapitalizm ve sonsuza kadar kapitalizm”den başka bir şey vaat etmeyen bir&lt;b&gt;nihilizmin&lt;/b&gt;&amp;nbsp;(kapitalizm dışındaki her olasılığı ret eden) dünyasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kendi gençlerine, yaşamlarına yön verebilmelerine olanak sağlayacak her hangi bir ilke sunamayan kapitalizmin, geleceği olmayan dünyasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dünya, modasıyla, müzik endüstrisiyle, televizyon dizileriyle, kadını sürekli “kırık bebek”, yarı hülyalı ama hizmete hazır beden olarak sergileyen reklamlarıyla gençlerine iki seçenek sunar,&lt;b&gt;&amp;nbsp;ya kâr yapma sürecine katıl, ya da intihar et.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, metalar dünyasının getirdiği umutsuzluğu vurguladıkça daha çok metalaşan (albümleri çok satan) bunu gördükçe bunalan ama içinden çıkmaya cesareti, yada gücü yetmeyen Kurt Cobain’inki gibi&amp;nbsp;&lt;b&gt;aktif&lt;/b&gt;&amp;nbsp;bir intihar olabilir. Bu, bu dünyanın baskısı altında, giderek daha çok bedensel hazlarına, odaklanırken madde tüketimi sürecinde kontrolü elinden kaçıran Amy Winehouse’unki gibi&amp;nbsp;&lt;b&gt;pasif&lt;/b&gt;&amp;nbsp;ve yavaş bir intihar olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çıkmazdan kurtulmanın yolu, öncelikle&amp;nbsp;&lt;b&gt;Bütün kültürler ve kanaatler eş değerlidir&lt;/b&gt;, insanın fikrini değiştirme özgürlüğü vardı:&amp;nbsp;&lt;b&gt;Demokrasi. Yalnızca bedenler ve hazları vardır: Materyalizm.&lt;/b&gt;&amp;nbsp;Daha kısa söylersek&amp;nbsp;&lt;b&gt;“yalnızca bedenler ve kültürler vardır”&lt;/b&gt;&amp;nbsp;denkleminden, “demokratik materyalizm” tuzağından kurtulmaktan geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alain Badiou’nun anımsattığı gibi “yalnızca bedenler ve kültürler vardır” ama bunlardan farklı olarak bir de&amp;nbsp;&lt;b&gt;hakikatler, evrensel olarak geçerli ilkeler&lt;/b&gt;&amp;nbsp;vardır. Hazların ve kültürlerin ötesine geçilerek bu ilkeler için mücadele edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlik bu hakikatlere, ilkelere bağlanarak yaşamını,&amp;nbsp;&lt;b&gt;“ya kâr, ya intihar”&lt;/b&gt;&amp;nbsp;ikileminin dışında kalarak yönlendirebilme olanağı elde eder. Bugün, sıkı sıkıya sarılmak gereken en önemli hakikat , 1792’de, 1871’de, 1917’de bize&amp;nbsp;&lt;b&gt;“baskı ve sömürünün olmadığı bir toplum kurulabilir ilkesini”&lt;/b&gt;&amp;nbsp;veren hakikattir. Bunun bir diğer adı da&amp;nbsp;&lt;b&gt;“komünist hipotezdir”&lt;/b&gt;. Bu günün en önemli erdemi de, her hangi bir başarı garantisi beklemeden, bu ilkeye sadık kalma cesaretini göstermektir.&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-8734624161640159275?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/8734624161640159275/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=8734624161640159275' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/8734624161640159275'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/8734624161640159275'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2011/07/bir-semptom-olarak-amy-winehouse-temmuz.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-Hch_qz12Zf8/TjK6UWyK7RI/AAAAAAAAAJs/KVFGHS8A-Mw/s72-c/amy-winehouse-beehive.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-5908324257284178924</id><published>2011-07-21T05:43:00.000-07:00</published><updated>2011-07-21T05:43:42.343-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: x-large;"&gt;&lt;b&gt;Komünistler, &amp;nbsp;Ulusal Sorun ve Birlikte Mücadele Paradigması&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçimlerden sonra kimi komünistlerin Kürt Siyasi hareketinin temsilcisi BDP’nin meclis grubunda yer alması, ilginç ve yararlı olma potansiyeli taşıyan tartışmalara yol açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir “Çatı Partisi” projesini de içeren bu tartışmalar henüz yeni başlamış olmakla birlikte, BDP Eşbaşkanı Filiz Koçali’nin Akşam Gazetesi’nden Özlem Çelik’in bir sorusuna verdiği cevap, Ertuğrul Kürkçü’nün Bianet’de yayımlanan “Sosyalistler BDP Meclis Grubu'nda Ne Arıyor” başlıklı açıklaması, Ertuğrul Kürkçü ve ÖDP Genel Başkanı Alper Taş’ın, Temmuz Festivali kapsamında Samandağ'da gerçekleştirilen 'Solda Örgütlenme ve Yeniden Kuruluş' panelinde yaptıkları konuşmalardan Birgün Gazetesi’nin aktardıkları, konunun ana hatları hakkında bir fikir edinmeye olanak sağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt sorununun geleceği kadar, Türkiye komünist hareketinin “birlikte mücadele etmesinin olanakları” sorunuyla da yakından ilgili olan bu tartışmayla ilişkin kimi notlar düşmeden önce bu tartışmanın evrensel düzeyde ve tarihsel olarak ait olduğu “Komünistler ve Ulusal Sorun” paradigmasıyla ilgili en temel metinlerden birini, V.I. Lenin’in Komünist Enternasyonal’in İkinci Kongresi’ne sunduğu “Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu Üzerine Taslak Tezler” ( 5 Haziran 1920) ve &amp;nbsp;bu konu ile ilgili olarak Kongreye &amp;nbsp;verdiği Raporu (19 Temmuz – 7 Ağustos)[ ], “bizden öncekilerin” konuya nasıl yaklaştığına bakmak açısından kısaca anmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Ulusal ve Sömürgeler Sorunu Üzerine 12 Tez ve Rapor&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Lenin’in 12 tezinin tamamını burada ele almak olanaklı değil. Konumuz açısından özellikle önemli olan, 1.Tez, 2. Tez ve 11.Tez &amp;nbsp;üzerinde yoğunlaşmak sanırım şimdilik yeterli olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci tezde Lenin genel olarak eşitlik &amp;nbsp;ve uluslar arasındaki eşitlik sorunun soyut ve biçimsel olarak &amp;nbsp;konmasının burjuva demokrasisinin doğasıya ilişkisine &amp;nbsp;dikkat çekiyor. Burjuvazinin bu soyut ve biçimsel eşitlik ilkesini sınıfların kaldırılmasına karşı silah olarak kullandığını anımsatıyor. Eşitlik talebinin gerçek anlamının, sınıfların ortadan kaldırılması talebinden oluştuğunu saptıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir deyişle sınıfların ortadan kalkması talebiyle başlamayan bir eşitlik talebi, burjuvazinin “komünist hipoteze” karşı hareket geçirdiği ideolojik cephaneliğe ait bir kavram olarak kalmaya mahkum oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lenin ikinci tezinde bu temelden hareket ederek, ulusal sorunun da soyut ve biçimsel olarak konamayacağını, bu bağlamda üç koşulun göz önüne alınarak somutlaştırılması gerektiğini savunuyor.&lt;br /&gt;Lenin’e göre, bu koşullardan birincisi özgün tarihsel ve özellikle ekonomik koşulların göz önüne alınmasıdır. İkinci koşul olarak, &amp;nbsp; ezilen sınıfların, çalışan, sömürülen halkların çıkarlarıyla genel olarak ulusal çıkarlar kavramı arasında kesin bir ayrım yapmak gerekir. Çünkü, ulusal çıkarlar, egemen sınıfların çıkarlarıdır. Üçüncü koşul olarak Lenin finans kapital ve emperyalizm döneminin özelliklerine dikkat çekiyor: Dünyanın büyük çoğunluğunun &amp;nbsp;finansal &amp;nbsp;yollarla, ya da sömürgeleştirerek boyunduruk altına alınmasına ilişkin gerçeklerin üzerini örten burjuva demokratik yalanlara karşı mücadele edebilmek için, ezilen sömürülen, bağımlı uluslar ile, dünya halklarını ezen sömüren çok az sayıda gelişmiş kapitalist ülke arasında kesin bir ayrım çizgisi çekmek gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lenin 3. Tezde, I. Paylaşım Savaşı’na değindikten sonra, 4. Tezde, &amp;nbsp;Ulusal Sorun ve Sömürgeler sorunu konusunda Komünist Enternasyonal’in tüm politikasının, bütün ulusların proleterlerinin ve çalışan sınıflarının, toprak sahiplerini ve burjuvaziyi devirmeyi hedefleyen birliğine dayandığını savunuyor..&lt;br /&gt;Lenin 10. Tezde enternasyonalizm konusuna değinirken, “Küçük Burjuva Enternasyonalizmi” ile proletarya enternasyonalizmi arasında ilginç bir ayrım yapıyor. Lenin’e göre birincisi kendini ulusların eşitliğini tanımakla sınırlandırır... Böylece küçük burjuva enternasyonalizmi ulusal çıkar kavramına hiç dokunmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lenin’e göre, proletarya enternasyonalizmi, &amp;nbsp;proletaryanın bir ülkedeki mücadelesinin çıkarlarının, proletaryanın dünya çapındaki mücadelesine tabi kılınması ve &amp;nbsp;burjuvazi üzerinde zafer kazanan bir ulusun proletaryasının, uluslararası sermayeyi devirmek için en büyük ulusal fedakarlığı yapmaya istekli olması gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lenin 11. Tezde, feodal, ataerkil ve ataerkil-köylü ilişkilerinin ağırlıklı olduğu devletlerde ve ülkelerdeki mücadele koşulları üzerine bazı uyarılar yapıyor; Komünist partilerin burjuva-demokratik kurtuluş hareketlerine yardım etmesinin yollarını ve koşullarını sıralıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi, en etkin yardımı yapma görevi, &amp;nbsp;öncelikle geri kalmış ülkenin sömürge olarak yada finansal yollarla bağımlı olduğu ülkenin &amp;nbsp;işçilerine düşer. İkincisi, geri kalmış ülkenin ruhban sınıflarına, diğer gerici, pre-kapitalist (Lenin ortaçağ diyor) unsurlara karşı mücadele etmek gerekir. Üçüncüsü, Avrupa ve Amerikan emperyalizmine karşı mücadeleyi, hanların, toprak sahiplerinin ve mollaların konumunu güçlendirme amacıyla birleştirmeyi hedefleyen Pan-İslamist ve benzeri akımlara karşı mücadele etmek gerekir. Dördüncü olarak, Lenin, geri kalmış ülkelerdeki feodal unsurlara ve toprak sahiplerine karşı köylü mücadelelerinin desteklenmesi gerektiğini savunuyor. Lenin altıncı koşul olarak çok önemli bir uyarıyla, geri kalmış ülkelerdeki burjuva demokratik ulusal hareketlere bir komünist renk verme (gibi sunma) çabalarına kararlı bir biçimde direnmek gerekir diyor. Dahası Lenin Komünist Enternasyonal’in bu burjuva demokratik ulusal hareketleri desteklemesi gerektiğini savunurken bu desteği bir koşula, “Bu ülkelerde gelecekte, yalnızca ismen değil gerçekten komünist bir karaktere sahip olacak partileri oluşturacak unsurların bir araya getirilmesi, kendi uluslarının burjuvazisine karşı mücadelenin özgün görevlerini anlayabilmelerine olanak sağlayacak biçimde eğitilmesinin sağlanması” koşuluna bağlıyor. Kısacası Lenin, geri kalmış ülkelerde burjuva demokratik ulusal hareketlere verilecek desteği, komünistlerin serbest çalışma, eğitim ve örgütlenme koşullarına bağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lenin’e göre Komünist Enternasyonal, sömürgelerde ve geri kalmış ülkelerde burjuva demokrasisiyle geçici ittifaklar yapmalı ama, onlarla birleşmemelidir. Lenin, komünist hareketin, proleter hareketin bağımsızlığını, bu hareket en embriyonik (en küçük, doğum aşamasında) biçime bile olsa, her koşulda mutlaka muhafaza etmesi gerektiğini savunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lenin’in, bu tezleri, tartışıldıktan sonra, 19 Temmuz- 7 Ağustos toplantısında kongreye verdiği raporda, daha kesin ve açık ifadeler kullandığı görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rapor’da, sömürge sorununda ve ulusal sorunda, &amp;nbsp;somut ekonomik koşulları, somut gerçekliği ölçüt almak gerektiği saptanıyor. Devamla Emperyalist dönemin koşullarına değiniliyor. Lenin, geri kalmış ülkelerde, sömürgelerde, burjuva demokratik hareket yerine ulusal-devrimci hareket kavramını kullanmaya karar verdiklerini açıkladıktan sonra, her ulusal hareketin en fazla burjuva demokratik bir karaktere sahip olabileceğine işaret ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rapor, komünistlerin burjuva- kurtuluş hareketlerini, bunlar eğer gerçekten devrimciyse ve bu ulusal hareketlerin savunucuları komünistlerin köylüleri ve sömürülen kitleleri devrimci bir ruhla eğitme ve örgütleme faaliyetlerini engellemiyorsa desteklemelidirler ve destekleyeceklerdir diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;“Çatı Partisi”, “Birlikte Çalışma”, Meclis Grubuna Girme”...&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Lenin’in imzasını taşıyan ve Komünist Enternasyonal’in onayını alan tezleri çok kısaca şöyle özetleyebiliriz.&lt;br /&gt;1.&lt;span class="Apple-tab-span" style="white-space: pre;"&gt; &lt;/span&gt;Ulusal sorun, soyut bir eşitlik ve özgürlük (Lenin bu kavramı kullanmıyor, kendini eşitlikle sınırlıyor) ilkesine göre değil, somut ekonomik ve uluslararası koşullar, emperyalizm ve finans kapital, uluslararası sermaye vb... göz önüne alınarak değerlendirilir.&lt;br /&gt;2.&lt;span class="Apple-tab-span" style="white-space: pre;"&gt; &lt;/span&gt;Komünistlerin ulusal harekete verdikleri ve vermeleri gereken destek “koşulsuz” değildir. Bu destek, ulusal hareketin, komünistlerin köylülük ve proletarya arasında bağımsız çalışma yapabilme hakkının kabul edilmesine bağlıdır.&lt;br /&gt;3.&lt;span class="Apple-tab-span" style="white-space: pre;"&gt; &lt;/span&gt;Ulusal hareketlere destek vermek için, bunların içindeki dinci, ataerkil, feodal unsurlara karşı da mücadele ediyor olmak gerekir.&lt;br /&gt;4.&lt;span class="Apple-tab-span" style="white-space: pre;"&gt; &lt;/span&gt;Ulusal harekete verilecek destek, geçici (!) ittifaklar, birleşme içine girme anlamına gelmez, Komünistler mutlaka kendi bağımsızlıklarını, varlıkları ne kadar embriyo aşamasında olursa olsun, her koşulda korumalıdırlar.&lt;br /&gt;5.&lt;span class="Apple-tab-span" style="white-space: pre;"&gt; &lt;/span&gt;Ulusal hareketlere komünist özellikler atfedilmesine kararlı bir biçime karşı çıkmak gerekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık 90 yıl önce, uzun bir gericilik dönemini izleyen yeni bir devrimci dalga daha yeni başlarken, bir devrimin ardından ve bu güne göre çok ileri örgütlenme koşullarında oluşan bu tezlerden bugün ne kadar yararlanılabilir? Ben kısaca özetlediğim bu beş maddenin bugün de geçerli olabileceğini, hatta olması gerektiğini düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu saptamadan hareketle, Türkiye komünist hareketinin, en azından Hikmet Kıvılcımlı’nın Kürt Sorunu’nu analiz eden çalışmasından bu yana Kürt Sorunu’nu her zaman gündeminde tuttuğunu, ve esas olarak Kürt özgürlük hareketini koşulsuz desteklediğini kabul etmek gerektiğini düşünüyorum. Buna karşılık Kürt siyasal hareketinin, geçmişte, kendi örgütsel ve askeri yapısını oluşturma sürecinden başlayarak, egemen olduğu bölgelerde, Türkiyeli yada başka ülkelerden komünistlere serbest çalışma hakkı tanınmadığına ve hala tanınmıyor olmasına ilişkin yaygın iddiaların çok kaygı verici olduğunu düşünüyorum. Kürt siyasi hareketine, bu hareketin kendi içindeki sınıfsal ayrışmanın henüz yaşanmamış olduğu bir dönemde, sosyalist (komünist) özellikler atfetmenin de doğru olmayacağını düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çatı Partisi” ya da birlikte örgütlenme tartışmasına gelince, Filiz Koçali’nin&lt;br /&gt;“Sosyalistlerin, azınlıkların, çeşitli inanç gruplarının, muhafazakar Kürtlerin, birçok partiye dağılmış olan Alevilerin, gençlerin, emekçilerin, kadınların, aydınların temsil edildiği bir çatı partisi düşünüyoruz. Henüz tartışma aşamasında. Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu ile bunun ilk adımını attık. Türkiye'yi dönüştürecek güç böyle bir bileşimdir.” saptamasının Lenin’in uyarılarıyla dikkat çektiği tüm olumsuzlukları içerdiğini düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda, Alper Taş’ın, Temmuz Festivali kapsamında Samandağ'da gerçekleştirilen 'Solda Örgütlenme ve Yeniden Kuruluş' panelinde dile getirdiği kaygılara katılıyorum. Ancak Alper Taş’ın birlikte mücadele konusunda önerilerini daha bir ayrıntılandırması gerektiğini düşünüyorum.&lt;br /&gt;Tam bu noktada, &amp;nbsp;Alper Taş’ın “Bizce bu çatı partisi olmaz. Bunu söyleyelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Parti formuyla başlamak bizce mücadeleye en başından sekte vurmak olur, fakat belli eylemlerde yan yana gelişlerle bir platform etrafında toplanmakla da olmaz.&lt;br /&gt;- Belli bir hukuku, bağlayıcılığı olan, kendini tanımlayan bir oluşum olmalıdır. Bu belki bir Meclis olabilir. Her şeyi konuşabiliriz. Ancak bu parti olamaz” saptamalarından sonra, geçmişte TKP’nin yaptığı Cephe çağrısının (bu konuda kendi kaygılarım saklı kalmak koşuluyla) neden ilgi görmediğini de anlamış olmadığımı not etmek isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertuğrul Kürkçü’nün “Özgürlük mücadelesine eşlik etmeyen sosyalizmin esbabı mucibesi ne olabilir?” saptamasına katılıyorum. Ama sosyalistlerin bu ülkede başından beri özgürlük mücadelesine eşlik ettiğini düşünüyorum. Tabii, “eşlik etmekten” güdümünde olmayı, onun mücadelesine teknik ve söylem olarak katılmayı (Ertuğrul hemhal olmaktan umarım bunu kast etmiyordur) değil de kendi anlayışları ve koşulları bağlamında destek vermeyi anlıyorsak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda 1970’lere gidip, Dev Yol, Kurtuluş, Halkın Kurtuluşu, TKP gibi yapılanmaların yayın organlarına, bölgenin karakteri üzerine yazılan sayfalarca çözümlemeye, tartışmalara 1 Mayıs Meydanlarında atılan sloganlara, hemen her bildirinin altına yazılan “anti şovenist” , “anti feodal” ilkesine bakmak yardımcı olabilir sanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;Ertuğrul Kürkçü’nün, &amp;nbsp;BDP Meclis Grubu’na katılmasının ise “Ahde vefa”nın ötesinde, bir sosyalistin, “Ben, en büyük farkı burada yaratabilirim” kanaatinden kaynaklanıyorsa, yanlış olmadığını, ama riskli olduğunu düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yurtseverliği aşmak gerekir” saptamasının da &amp;nbsp;bir anlamı var ama, bu anlamı somut koşulları göz önüne alarak değerlendirmek gerekiyor. Birincisi, emperyalizm ve finans kapital egemenliği, sömürge savaşlarının yeniden başladığı bir dünyada yaşıyoruz. İkincisi, “yurtseverliği aşmak gerekir ilkesinin Kürt sosyalistleri için de geçerli olduğunu da kabul etmek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta sorun dönüp dolaşıp, kapitalizme ve emperyalizme karşı birlikte mücadele etmenin olanaklarını yaratmaya geliyor. Bu olanakları yaratırken, geçmiş deneylerden unutmadan, yapılan tartışmaları , örneğin, bu yazıda anımsattığım Lenin’in, Komünist Enternasyonal tezlerini ve Raporunda dile getirdiklerini, anımsamadan, gerekiyorsa bunları, bir takım kanaatlere dayanarak değil de teorik olarak aşmadan ilerlemeye kalkmanın büyük bir eksiklik olacağın da kabul etmek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-5908324257284178924?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/5908324257284178924/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=5908324257284178924' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/5908324257284178924'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/5908324257284178924'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2011/07/komunistler-sorun-ve-birlikte-mucadele.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-7853298018715358349</id><published>2011-07-07T02:39:00.000-07:00</published><updated>2011-07-07T02:39:54.957-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: x-large;"&gt;Gariban sensin!&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Gariban: Kimi kimsesi olmayan; zavall&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;ı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düzenin en sıradan kanaatlerinin artık “gereğinden fazla boş fıçı gibi ses çıkaran” yankıları olduğunu bildiğimden üzerinde hiç durmamaya karalıydım. Ama okuduğunda, bir şey beni çok rahatsız etmişti, hatta sinirlendirmişti ama, “zaman ayırıp da üzerinde düşünmeye değmez” dedim kendi kendime, “onun kanaatlerinin ne anlamı var ki”. Sonra kafama dank etti...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Gariban adam sensin! Metin Lokumcu değil!&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Metin Lokumcu’nun &amp;nbsp;yaşamı edinilmiş &lt;b&gt;kanaatlere&lt;/b&gt; göre akmıyordu. O bir &lt;b&gt;fikri&lt;/b&gt; kendine ışık edinmişti, ona göre yaşayan bir insandı, o “fikir”in &lt;b&gt;hakikatine&lt;/b&gt; sadık kalarak, kendini “yapının” karşısına koymuş, tarihi ve insanı yeniden yapmaya çalışanlara katılmıştı. O tarih sahnesine çıkmış, bu çıkışın sorumluluğunu ve sonuçlarını kabul etmiş bir &lt;b&gt;özneyd&lt;/b&gt;i.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metin “zavallı” biri değildi, iradesi olan bir savaşçıydı. Edilgen değildi, aktif ve mücadeleciydi. Son dakikaya kadar da öyle kaldığını, medyanın gösteri toplumunun ekranları bile gizleyemedi. Yüzbinlerce insan bu aktif ve onurlu yaşamın son dakikalarını izleyerek kendi yaşamlarına kattılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi kimsesi olmayan biri hiç değildi Metin. Ailesi bir yana Metin, yerelden başlayarak küresele doğru giderek genişleyen bir ilişkiler çemberine aitti. Ama senin sandığın gibi değil. Metin önce kendi yerelindeki, yaşam alanındaki savaşa aitti, yakından tanıdığı ve öldürüldükten sonra ona sahip çıkan, çıkmak için savaşmaya devam eden yoldaşları var. Sonra ülkenin, komünistlerinin ona sahip çıktığını gördün. Nihayet Metin tarihteki ve bugün dünyadaki komünist harekete aitti. Sen nereye aitsin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bu soruyu biraz daha düşük bir soyutlama düzeyinden sormak gerekiyor. Metin’in kim olduğunu ve ne olmadığını biliyoruz. Peki sen kimsin? Bu gün bu soruya, komünist hareket içinde yüzü, utançtan ya da öfkeden kızarmadan cevap verebilecek birini acaba bulabilir miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Araya sıkıştırılan “ben bir komünist olarak” ifadesi de &amp;nbsp;anlama geliyor? Bunu neden yaptın? “Ben bir komünist olarak” derken aslında ne demek istiyordun? Kaybettiğin tarihini böyle araya sıkıştırılmış dört sözcükle geri alabileceğini mi sanıyorsun? Yoksa bu, ayırdında olmadığın bir &lt;b&gt;melankolinin&lt;/b&gt; dışavurumu mu? Freud’un dil sürçmesi gibi bir şey...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bırak komünist olmayı, insan eğer tutarlı bir entelektüel (sağcı ya da solcu) olma iddiasındaysa, “Onun bir çevresi var, çevresinin çevresi var. Toplumda her şey böyle olur. O kişiyle sınırlı değil. Bir bakana yumurta atan öğrencileri düşün…” bayağılığını ağzından çıkarır mı? En azından bunun, anlamlar zinciri kırılmış bir toplumun paranoyak-şizofrenik hallerini yansıtan “adamın, arasındaki adam,” “ipleri çeken kuklacı iblisler” kanaatinin, entelektüelse sorgulamakla sorumlu olduğu Zeitgeist ’in parçası olduğunu bilir, yutkunur ve susar. Ama bir kez, bir tarafı terk eden, ama öbür tarafa (bir tarafa) da bir türlü hakkıyla geçemeyen, “sadakat” beyan etmenin sorumluluklarını üstlenmeye, en azından üşenen, bu yüzden “pusulasını” kaybeden bireylerde rastlanan “aklın istikrarsızlığı” durumu insanın üzerine çökmeye görsün... İnsanın ağzından neyin çıkacağı belli olmaz ondan sonra...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında &amp;nbsp;böyle “yapının” parçası, yaşamını “yapıya” bırakmış, kanaatlerle yaşayan edilgen bireylerden, özgünlüğünü asla kazanamamış, ya da daha sonra kaybetmiş (burada kederli bir öykü var ama...) &lt;b&gt;garibanlardan&lt;/b&gt; o kadar çok var ki... Üzerinde konuşmaya değmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Metin bunlardan biri değildi... Metin konuşulması, sahip çıkılması, örnek alınması gereken bir yaşama sahipti; o aktif bir devrimci özneydi. Bu yüzden onu konuşmaya, anmaya davam edeceğiz. Bu yazı da aslında onun yaşamı içindi... &amp;nbsp;Durup dururken seni konuşmak için değil!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-7853298018715358349?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/7853298018715358349/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=7853298018715358349' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/7853298018715358349'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/7853298018715358349'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2011/07/gariban-sensin-gariban-kimi-kimsesi.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-9179776353760378235</id><published>2011-07-02T02:39:00.000-07:00</published><updated>2011-07-02T02:39:20.875-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&amp;nbsp; &lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Seçimlerden sonra yapılan değerlendirmelere katkı olmak üzere bazı düşünceler*&lt;/span&gt;&lt;/b&gt; - Ergin Yıldızoğlu (soL)&lt;span class="Apple-tab-span" style="white-space: pre;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp; 30 Haziran 2011 - &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence, Lenin’in siyasi eylemine yön veren mantığı en güzel sergileyen metinlerden biri “Devrimimiz – N. Sukhanov’un notları üzerine” (Pravda, No.117, 30 Mayıs 1923 / Bütün Eserler Cilt 33 s.476 – 80; Progress Publishers, Moskova 1965) başlıklı makaledir. Ben bu makalesinde, Rusya’da sosyalist devrimin koşullarının olmadığını, devrimin prematüre olduğunu ileri süren yaklaşımlarla tartışırken, Lenin’in, bizlere, devrimci eylemin mantığına ve “realite”ye bağlı kalmanın sorunları üzerine çok önemli ipuçları sunduğunu düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin, ben Lenin’in bu makalesinde, her gerçek devrimci siyasi etkinliğin (mücadelenin), “realiteye” (“yapının” kurulu düzenine, bu düzeni bir arada tutarak ona anlam veren ideolojik/simgesel unsurlara) karşı sürdürülen bir etkinlik olduğu saptamasına önemli bir destek buluyorum. Bu anlamda devrimci mücadele “realist” değil “anti-realist” bir mücadeledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu saptamayı şöyle geliştirebiliriz. “Realite”, toplumdaki, egemenlik ve iktidar ilişkilerinin, ideolojik aygıtları, kültür endüstrisi, hatta akademik kurumları aracılığıyla üreterek karşımıza, “yaşam dünyasını” (tabii onun sınırlarını) temsil etmek üzere koyduğu şeydir. Devrimci mücadele, bu realiteyi kabul etmez, ona, bu “yaşam dünyasına”, müdahale ederek onu değiştirmeye olanak veren bir “anti-realist” tanımlamayla karşı çıkar. Sunulan “realitenin” bu yeniden anti-realist tanımı, yapılacak eylemin olasılıklarını ve sınırlarını, hatta başarı olasılıklarının derecesini de belirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lenin’in makalesinde, benim “okuduğum” ikinci saptama da bana şunu söylüyor: Bir konjonktürün, içerdiği olası sonuçlar yelpazesinin sınırları asla önceden bilinemez. Çünkü, devrimci özne bu konjonktürü bir kez tanımlayınca (bu anti realist bir tanım olacaktır), buna, bir tanımlayıcı özne olarak kendi bilincini de ekleyerek onu ve olasılıklar yelpazesini bir kez değiştirir. Devrimci özne bu konjonktüre ilişkin yaptığı “anti-realist” tanıma uygun olarak müdahale ettiğinde, içine kendisini fiziki olarak de katacağından konjonktürü bir kez daha değiştirir: Bu nedenle, konjonktürün içine girmeden ve müdahale ederek yeni bir olasılıklar yelpazesinin oluşmasına olanak sağlamadan, onun nereye gideceğini bilmek olanaksızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan, devrimci öznenin “yaşam dünyasının” maddi özelliklerinden / sınırlamalarından bağımsız, “kendi realitesini istediği gibi yapabilecek” kapasitelere sahip olduğu, deyim yerindeyse “ben yaparsam olur” tutumunu benimsemesi gerektiği sonucu çıkmaz. Ama devrimci özne müdahale ettiği konjonktürde mutlaka bir fark yaratacağına ilişkin bir özgüvene sahip olmalıdır. Dahası eğer gerçekten devrimci bir siyaset izleyebiliyorsa, bu özgüveni mutlaka gösterebileceğine de güvenmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu şöyle de koyabiliriz: Bir komünist parti liderliği gerçekten konjonktüre ilişkin “anti-realist” bir tanımlama ve devrimci duruş üretebildiğinde, partinin geri kalanının da bunu yaşama geçirmeye uygun özgüveni gösterebileceğine de güvenmelidir.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Seçim konjonktürü üzerine&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bir komünist parti, burjuva düzenin meşruiyet oluşturma işlemlerinden en önemlisi olan seçimlere, bu işlemlere katkı yapma olasılığına karşın neden katılır? Geride bıraktığımız seçim döneminde partinin aldığı sonuçları değerlendirirken kullanılacak ölçütlerin oluşması açısından bu soruya kabul edilebilir cevaplar üretmek yararlı olacaktır diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin, bu soruya cevap olarak, ben şöyle olasılıklar düşünebiliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi, komünist parti, seçim döneminde halkın siyasi duyarlılıkları olağan dönemlere göre keskinleşmiş olacağından, bu ortamı bir propaganda olanağı olarak değerlendirmek ister. Bu propaganda, açıkça oy istemek yoluyla yapılabileceği gibi, bir siyasi teşhir aracı olarak kullanılır ve son anda, sansasyonel bir biçimde seçimlerden çekilerek rejimi protesto eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi, parti belli bir çalışma ve kampanya sürecinin sonunda, seçimlerde kendi gücünü denemek, çalışma kapasitesini, toplumsal desteğini oy alarak ölçmek ister. Bazı çok özel konjonktürlerde bu oy sınıf mücadelesinin ve işçi sınıfının kızgınlık düzeyini ölçen bir “barometre” olarak da algılanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncüsü, gündemde seçim sonuçlarına bağlı olarak faşist yada totaliter yönde bir rejim değişikliği olasılığı varsa, parti tüm seçim faaliyetini bu sonucu engelleyecek olasılıkların (cephelerin, işbirliklerinin) yaratılmasına harcar, gerektiğinde salt zaman kazanabilmek açısından, bu totaliter-faşizan olasılığı geciktirebilecek bir burjuva partisini sandıkta (yalnızca burada ve bu nedenle - işbirliği veya ittifak yapmaya kalkmadan) desteklemeyi seçebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dördüncüsü, yükselmekte olan bir devrimci dalganın üzerinde, parti bu dalgayı yukardan aşağı güçlendirebilecek olasılıkları parlamento platformunda, yasama organında da kullanabilmek için ve bu dalga henüz burjuva rejimin temsil ilişkilerini boykot etmeye hazır değilse seçimlere katılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;“Tarih meleği” üzerine bir not&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;Seçim sonuçları, ortaya çıkan manzara üzerine yapılan saptamalar aklıma Walter Benjamin’in “Tarih kavramı üzerine tezler”inde Paul Klee’nin “Angelus Novus” adlı tablosuna gönderme yaparak başlayan bölümü getirdi. Benjamin Klee’nin tablosundaki “Meleği”, sırtı geleceğe dönük gözleri geçmişteki olaylar zincirine dikilmiş “Tarih Meleği”ne benzetiyor. “Tarih Meleği” geçmişe bakınca yalnızca üst üste molozları yığmaya devam eden ve bu molozları ayaklarımızın önüne fırlatan tek bir büyük, bütünsel felaket görüyor. Melek bir an durup kırılanları tamir etmek, ölenleri diriltmek istiyor ama yapamıyor. Çünkü, Cennetten doğru gelen büyük bir fırtına söz konusudur. Bu fırtınanın rüzgarları o kadar kuvvetlidir ki, durmak bir yana melek kanatlarını bile kapatamaz, arkasının dönük olduğu geleceğe doğru ayaklarının önünde birikmeye devam eden molozlara bakmaya devam ederek savrulur gider.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de ilk bakışta tarih, yenilmiş devrimlerin enkaz yığınıdır. 1848, 1871 Paris Komünü, 1917 Rus devrimi (Kimilerine göre 1930’larda, kimilerine göre de 1989’da), 1918 Alman Devrimi, Çin Devrimi, 1968 devrimi... Şimdilerde kaygıyla izlediğimiz Küba Devrimi... Kendi tarihimize bakarsak, iki askeri darbenin büyük enkazı, kaybettiklerimiz, kaybetmeye devam ettiklerimiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tarih Meleği”nin sunduğu manzarayı veri alırsak, yenilgilerin üzerinde durursak melankoli, yeis, depresyon ve sonunda fiziki yada siyasi intihar bizi bekler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bence bir başka yol daha var. Tüm bu “yenilgileri”, enkazın manzarasını, yüzümüzü geleceğe döndürecek eylemimize entelektüel ve fiziki yakıt sağlayabilecek biçimde de okuyabiliriz. Ancak burada da, yine Banjamin’in notlarında değindiği “Küçük Çirkin Cüce”nin (teoloji) etkisinden kendimizi korumamız, geleceğin bizi bekleyen “bir gün mutlaka” cenneti olduğu inancına kendimizi kaptırmamamız gerekiyor. Aksi takdirde eğer kaptırırsak, geçmişte yaşanan acıları ve kaybedilenlere ilişkin nefretimizi ve kızgınlığımızı unutabilir, kendimizi bir gün mutlaka gelecek olanların mutlu hayallerinin (reformizmin) rehavetine kaptırabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tarihin Meleği”nin ayaklarının altında biriktirmeye devam ettiği “moloz yığınına” bir başka açıdan da bakabiliriz. Bu bağlamda en azından iki olasılık söz konusu diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi, Lacan-Zizek üzerinden gelerek “her devrim bir öncekinin tekrarı ama onun yenilgisi üzerinden ilerleyen tekrarıdır” diyebiliriz. Alexis de Tocqueville de (anlığımdan aktarıyorum) Amerika üzerine yazılarında, “demokrasi tarihsel yürüyüşüne devam edecektir, gerekirse kendi yarattığı yıkımın molozlarına basarak,” derken tam da bunu vurgulamıyor muydu? Ya da Zamyatin “nihai sayı yoktur öyleyse nihai devrim de yoktur” derken...&lt;br /&gt;1848 devrimleri yenildi ama, işçi sınıfı ve komünistler bu devrimden çok önemli bir ders aldılar: Proletarya burjuva sınıfından bağımsız bir siyasi çizgi geliştirmeli, kendisi için savaşmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1871 Paris Komünü proletaryanın bu dersi yaşama geçirme çabasıydı. Bu çaba proletaryaya, kendi siyasi çizgisini geliştirmeye başlayınca, kendi iktidar organlarını üretme deneyimi şansını verdi. Bu deneyim devrimlerin tarihine “Komün Tipi Devlet” modelini ekledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1917 devrimi Paris Komünü’nden, öncelikle proletarya kapitalist devleti kullanamaz, onun yerine kendi devletini koymalıdır dersini çıkardı. Bu ders kendini Sovyet meclislerine verilen önemde, onlara yüklenen işlevde gösterir. İkincisi, 1917 Devrimi, Paris komününden, bağımsız siyasi çizginin gerekliliğine ek olarak, teorik, siyasi düşünceleri berrak ve kararlı bir liderliğin önemine ilişkin bir ders çıkardı. Nihayet 1917 devrimi mücadelenin ve oluşmaya başlayan proletarya iktidarı noktalarının birleştirilmesine, merkezileştirilmesine ilişkin bir ders daha çıkardı. 1917 devriminin başarısının arkasında özgün tarihsel koşullara ek işte bu dersler yatıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu gün, bir sonraki devrim açısından, 1917 -1936, ya da 1917-1989 döneminden, 1917 devriminin yenilgisinden, bu kez çok daha kalıcı bir başarıyı gerçekleştirebilmek açısından ne gibi dersler çıkartmak gerekir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sonuçlara ulaşabilmek için birbirine paralel iki düşünce ekseni izlenebilir diye düşünüyorum. Geriye kalan devrimci deneyimlere baktığımızda, iki büyük devrimci dalga, bunları izleyen iki uzun gericilik dönemi görmek olanaklı. Devrimci dalgalar: 1792- 1871 ve 1917 – 68/73 (bu 1976’ya, Mao’nun ölümüne kadar da uzatılabilir). Bu dalgaların kapitalizmin farklı dönemlerine (sermaye birikim rejimlerine, hegemonya sistemlerine) denk düştüğü ve bu dönemlere uygun mücadele ve örgütlenme biçimlerini (siyasi parti ve devlet biçimi) gündeme getirdiği söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu günlerde, 1970’lerin sonunda başlayan gericilik döneminin kapanmakta, yeni bir devrimci dalganın başlamakta olduğunu düşündüren belirtiler giderek artıyor. Bu sırada kapitalizme bakınca geride kalan 25 yılda, yapısal krize ek olarak ama onunla bağlantılı önemli yapısal dönüşümlerin yaşanmakta olduğu da söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse, sonuçlara bakarak, moral bozukluğuna, yeise ve melankoliye kapılmak yerine bir taraftan, her yenilgiden sonra proletaryaya ve dünya halklarına uygulanan zulmün, baskıların ve kapitalizmin her gün milyarlarca insana uygulamaya devam ettiği nesnel şiddetin acılarını yeniden anımsar ve öfkemizin ateşini canlandırırken aynı anda bir önceki devrimci dalganın derslerini bir an evvel üretmek gerekmez mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi: Benjamin’in “Çirkin Cücesini” (teolojik düşünce) bir kez tarihsel materyalizmden kovunca, geleceğin belirsiz olduğunu, zaferin garanti olmadığını görmenin yanı sıra, tarihin her an önümüze, beklenmedik yeni olaylar ve olanaklar sunabileceği gerçeğine ulaşabiliriz. Nitekim tarihe böyle bir bakış devrimlerin her zaman hiç beklenmedik anda patlak verdiğini (Bkz: “Olay” kavramı), ama ondan sonra geriye doğru bakınca kaçınılmazlıklarının kolaylıkla kavranabildiğini gösterecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kez “Çirkin Cüce” kovuldu mu, tarihten gelen umutsuzluktan ve geleceğe ilişkin pasif reformist bekleyişten kurtulmak ve gelecek olaylara hazırlanmaya devam etmek, dahası bunları yaratabilecek fırsatları kollamaya başlamak söz konuş olabilecektir. “Gelecek” eğer biz yaparsak gelecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu da geçmişi tekrarlayarak, enkazın parçalarını birleştirmeye, ölüleri canlandırmaya çalışarak yapamayız. Geçmiş devrimlerin yarım bıraktığı görevler, sorduğu ama cevabını bulamadığı sorular ve hatta soramadığı sorular bizi bekliyor... Ama geçmişte açık kalan hesaplara, çekilen acılara olan öfkeyi asla unutmadan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* &lt;i&gt;Bu yazı, Türkiye Komünist Partisi'nin seçimlerden sonra başlattığı değerlendirme sürecine katkı olarak hazırlanan bir denemenin, kısaltılmış ve "edit edilmiş" versiyonudur. Yazının bu haliyle, içinde geçen "komünist", "komünist parti" kavramları, belli bir partiye değil türe ilişkin -jenerik- olarak kullanılmaktadır.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-9179776353760378235?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/9179776353760378235/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=9179776353760378235' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/9179776353760378235'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/9179776353760378235'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2011/07/secimlerden-sonra-yaplan.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-8618211383396098771</id><published>2011-06-03T07:48:00.000-07:00</published><updated>2011-06-03T07:48:00.351-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: x-large;"&gt;Hâlâ adı yok&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: x-small;"&gt;“Sarıkamış’a gelirken fark etmedik. Her yer kar altındaydı&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: x-small;"&gt;Ama biz dönerken evladım, karlar erimişti... Yolun iki yanında...&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: x-small;"&gt;(...?)&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: x-small;"&gt;Hayır artık konuşmak istemiyorum. Bazı şeyler...”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;-I-&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;“Her lekenin bir rengi olmak zorunda”. Buradakiler ne renktiler?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Durgun sular kırmızıyla kirlendi. Akarsular lanetli yükleriyle gittiler.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;-II-&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Tüfek, dipçik, halat, zincir, namlu, mermi, kasatura&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Bir sabah, hiçbir şey almadan... Belki bir iki bohça&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Kırık kapı, kırık cam, yakılan ev... Kuyu, yosun, taş, su&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Tozlu yol, taşlı yol, susuz yol -başlarken şaşkınlık, keder...-&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Kayış, üniforma, şalvar poşu, çelik ökçeleriyle çizmeler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;-“&lt;i&gt;Deli ... Paşa, seymenleriyle geldi. Elli. Altmış süvari.&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;i&gt;Üniformalarını çıkarıp, sonra güneye indile&lt;/i&gt;r”-&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Yırtık iskarpin, parçalanmış çarık, dağılmış bohça, panik,&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Kamçı, mahmuz. &lt;b&gt;Nagant, Nagant...&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;b&gt;Nagant!&lt;/b&gt;&amp;nbsp;Sonra kısa bir sessizlik. Arkasından yine curcuna&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Çıplak ayaklar, küçük ayaklar, minik ayaklar, binlerce&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Tozlu yol taşlı yol, at nalı, at salyası, insan teri, kan,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Kadın, erkek, çocuk, bebek, &amp;nbsp;pusuda yaban köpekleri,&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Küllerin renginde, ölüm renginde, bulutsuz... Kuzgunlar...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Yerde çatlayan kafatası, kırılan kol, kaburga, bacak&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Bayrak, paçavra, moloz, su yok, taş, toz, Tanrı çok uzak&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Yol, sonsuz Stiks Nehri- katran rengidir bilirsiniz- gibi akan yol...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;-III-&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Kasım güneşi Üsküdar’dan kalktı yorgun ayaklarını sürükleyerek&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Sularda, karşıya geçti, &amp;nbsp;bir an durdu dinlendi, çekip gitmeden önce&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Karanlık öyküler yazarak uzayan ölümsüz minarelerin arkasından&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Sis kentin üzerine çökerken kimliğini silerek, zorlukla nefes alan ışıklar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Uzanarak parmaklarıyla, unutulmuş bir şeylere dokunmayı başardılar&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Zamanın büyük çabalarla kapatmaya çalıştığı yaranın derinliklerine&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Aralıkta dolunayın aynası yalan söylüyordu -yıldız ve bulut yoktu&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;-Çığlıklarla devirip, besmeleyle kestiler beyaz boynunu heykelin-&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Dağı yansıtıyordu –Bir piramit tersine durmaya çalışıyordu-&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Bir geyiğin kristal soluğu gecenin siyah tuvalinde bin parça&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Donmuş çalıların kuytuluklarında çıtırdayarak çürüyen zaman&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Toprak yolda bunları dinleyerek yürüyen adam -yaşı belli değildi-&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Başını önüne eğmişti, sadece ayaklarına bakmaya özen gösteriyordu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Yolun &amp;nbsp;yanındaki hendekleri dolduran kemikleri görmeden geçebilmek için.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Işıklarını kaybetmiş kentlerde “olayın” anlamını arayan kederli mırıltılar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Sarı köpeklerin ağlamalarına eşlik ediyordu eflatun gecesinde bozkırın&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Yeşil karınlı sineklerin larvaları çoğalıyordu çürüyen apselerin kıyılarında&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Bir çocuk yaşlanmadan öldüğünü görüyordu uzadıkça uzayan rüyalarında&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;ve bir adamın hendekte beyazlaşan kemiklerine bakmadan geçtiğini…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Bir Kaçkar istavrozuna emanetti pirinç başlıklı karyola. Ayakucunda&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Bir çift asker çizmesine sarılmış oturan siyah saçlı kör kadın&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;-&lt;i&gt; “Ah! Baba, Baba, Beni buralarda neden böyle bıraktın?” &lt;/i&gt;-&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Yalnızca birini parlatıyordu dantel işlemeli mendiliyle&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Ölüler beyaz parmaklarıyla eski bir sessizliği kazıyordu duvarlardan... &amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Ocakta bir yıl yeniden başlayacaktı. “Bu kez mutlaka farklı olacaktı”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Diyerek ısrar ediyorduk yine; &lt;i&gt;kronik histeri&lt;/i&gt; halimizdi çünkü&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Şubatta bir adam yatıyordu yerde yüz üstü. - Gözleri açık değildi-&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Ayakkabısındaki deliği konuştular günlerce. O yatmaya devam etti.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;Kırmızı bir yılan hâlâ çatlağını arıyordu asfaltın üzerinde kayarken...&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-8618211383396098771?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/8618211383396098771/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=8618211383396098771' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/8618211383396098771'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/8618211383396098771'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2011/06/hala-ad-yok-sarkamsa-gelirken-fark.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-6397734293502736923</id><published>2011-05-03T12:24:00.000-07:00</published><updated>2011-05-03T12:24:57.516-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;“D&lt;b&gt;&lt;i&gt;evrim mi, değil mi?” tartışması üzerine düşünceler&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;(Sendika org, 1 Mart 2011)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuzey Afrika’da bir şeyler oluyor. Kitleler sokaklarda, meydanlarda, eşitlik, özgürlük, demokrasi taleleriyle, rejime, devlete karşı isyan halindeler. Tunus’ta ve Mısır’da devlet başkanları bu dalga karşısında tutunamadı. Bu dalga başka ülkelerde de yankılanır ve tekrarlanırken, işçi sınıfının da, bu hareket halindeki  “çokluk” içinde “özgün” bir varlık olarak kendini göstermeye başladığı görülüyor. Bir başka deyişle, toplum içinde var olmakla birlikte, bu varlığı asgari, hatta göze görülemeyen bir düzeyde devinirken, işçi sınıfının bu varlığının düzeyi hızla yükselerek hareketin içinde öne çıkmaya başladığı, Mısır’da fark yaratıcı bir düzeye ulaştığı görülüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dalganın nereye, ne kadar gideceği henüz belli değil, ama daha şimdiden çok önemli etkiler yarattığı kesin. Kitlelerin gücünü, işçi sınıfının belirleyici olduğunu anımsadık, on yıllar sonra “devrim” kavramı yeniden, gerçek ve güncel bir olasılığa ilişkin olarak günlük yaşama girdi. Girdi ama aynı anda da sosyalistler arasında “garip” bir tartışma patlak verdi. Elimize bir “nalıncı keseri” alıp, bu kitlesel hareketlerin, işçi sınıfının eylemlerinin, devrim kavramının yeniden güncelleşmesinin yarattığı iklimi kendimize “yontmak” ve yıllardır yerlerde sürünen moralleri ayağa kaldırmak için yararlanmak yerine, adeta eziyet çekerek günahlarından arınacağını düşünen keşişler gibi, yükselen heveslerimizi kırmaya başladık: Devrim mevrim yok... Bunlar devrim değil... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Aslında ne tartışıyoruz?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Ben bu tartışmanın “nesnel” bir durumun tanımlanmasıyla sınırlı olmadığını düşünüyorum (ne diyeyim “günahım boynuma...”). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence tartışma bir düzeyde şu sorulara verilen cevaplarla ilgili: &lt;br /&gt;(i) Devrim olabilir mi? Şöyle de sorabiliriz: Tarihin, düzenli, birbirini izleyen zaman birimlerinin, yönü belli gibi görünen akışı, kırılabilir mi? Bu akış kırıldığında, zaman başka bir duruma geçer, zamanda bir çatlak açılır, “sonsuzluk” içeri girer; daha önce görülmeyen olasılıklar ortaya çıkar. Bu çatlak açık kaldığı süre içinde insan eylemi zamanın akışının tahakkümünden kurtularak, zamanın akışının hızını ve yönünü belirleyen bir güce ulaşır. Bu anda, daha önce kendilerini sunmayan olasılıklar ortaya çıkmaya başlayınca da bunların üzerinde, bu olasılıkların kimilerini güçlendirmek, kimilerini de yeniden görünmez kılmak için şiddetli bir siyasi ideolojik çaba (mücadele) patlak verir. Bir keskin ve etkin  “nalıncı keserine” sahip olmak, işte bu nedenle büyük öneme sahiptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(ii) Devrimi (yeni zamanı) kim yapar? Kitleler mi yoksa kahramanlar (örgütler ve bireyler anlamında) mı? Aslında devrimi ikisi birlikte yaptığından, soruyu yeniden şöyle sorabiliriz sanırım: Devrim olurken kitleler mi kahramanların elinde bir araçtır? Yoksa kahramanlar kitlelerin devrimi yaparken kullanacağı bir araç mı?  Birinci durumda, kitleler ne yaparsa yapsın onları kullanacak bir örgüt (lider) yoksa karşımızdaki durumun bir devrim olmadığı sonucuna ulaşmak gerekecektir. İkinci durumda kitlelerin devrimi yapmaya başladığını, ama henüz sürecin sunduğu olasılıklardan tümüyle ve en etkin bir biçimde yaralanmalarına olanak verecek araçtan yoksun olduklarını düşünmek söz konusu olabilecektir. Diğer taraftan, hareket halindeki kitleler hiç bir zaman tümüyle örgütlerden, “kahramanların” etkilerinden yoksun değillerdir. Ancak bunlar, sürekli doğan sınanan, oluş süreçlerini tamamlamadan, yerine yenilerini bırakarak yok olan akışkan şekillenmeler olarak kalırlar, hareket devrimi tamamlamasına olanak verecek aracını yaratana kadar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben devrimlerin olabileceğini, devrimi kitlelerin yapmaya başlayacağını ancak kimi koşullarda onlara gerekli aracın ya bu süreçte yaratılabileceğini yada var olan bir yapının gelişerek, belki mutasyona uğrayarak bu aracın işlevini üstlenebileceği bir düzeye yükselebileceğini düşünüyorum. Rosa Luxemburg gibi ben de “önce hareket vardı” diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu soruların yanı sıra, bir başka düzeyde bu tartışmanın arkasında, bir ölçüde Türkiye sosyalist hareketine özgün bir durum da var diye düşünüyorum.  Bugün Türkiye sosyalist hareketinin hafızasını taşıyan, bir çok noktada liderlik konumunda olan bireylerin, bir yaşam (kuşak) içinde iki büyük travma yaşadıkları kolaylıkla söylenebilir: “12 Eylül”, “1989-91”. Ben bu travmaların yarattığı sarsıntıyı henüz aşamadığımızı düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Mart Askeri darbesinde en parlak lider kadrosunu kaybetmekle birlikte, 70’ler boyunca yenilenerek, TKP, Devrimci Yol, Kurtuluş, Halkın Kurtuluşu gibi karmaşık (gelişkin anlamda) ve kitlesel yapılar oluşturabilen (koruyabilen) Türkiye sosyalist hareketi 12 Eylül darbesiyle kesintiye uğradı. Bu kesintinin arkasında, fiziki baskı ve imhanın yanı sıra, postmodernizm kanalıyla, liberalizme kadro kaybetmesi, ideolojik “yenilgi” propagandasıyla hafızasını silmeyi, geleneğini yeni bir kuşağa aktarmasını önlemeyi hedefleyen bir saldırıyla çok olumsuz koşullarda, en yetkin kadroları tutsak olarak, yüzleşmek zorunda kalmış olması yatıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalist hareket ikinci travmayı, tam 12 Eylül travmasından kurtulmasına olanak verecek Bahar Eylemleri’nin yarattığı ortamdan, Kuruçeşme Toplantıları yoluyla da, yararlanmaya hazırlanırken, 1989 sonbahar, kış aylarında Doğu Bloku’nun, Berlin Duvarı’nın yıkılmasına ve Çavuşesku’nun devrilerek öldürülmesine yol açan kitle eylemlerine şahit oldu. &lt;br /&gt;Bugün, Mısır ve Tunus’ta yaşananları devrim olarak nitelemekten çekinen yaklaşımın bu travma ile yakından ilgili olduğunu düşünüyorum. Ama, derdimi anlatabilmek için önce “travma” kavramından ne anladığımı kısaca, ilgi çekeceğini de umarak, açıklamaya çalışmam gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Travma üzerine bir ara not&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;“Travma, bir durum içinde tehdit edici etkenlerle, bireyin bunların üstesinden gelme beceriler arasında oluşan yaşamsal bir uyumsuzluktan (farktan) kaynaklanıyor.”... “Bu nedenle travmanın etkisini, travmayı yaratan olayla ve onun zamanıyla sınırlamamak; Travmanın etkilerini zaman içinde tamamlanması gereken sosyo-psikolojik bir süreç olarak görmek gerekiyor. Birden fazla travma sürecinin üst üste gelmesiyse, bu sürecin tamamlanmasını daha da zorlaştırıyor.” Travma süreci bireyin, salt travma karşısında oluşan duruma  uyum sağlayamamasıyla değil, aslında yanlış bir uyum (maladaptive) geliştirmesiyle ilgilidir”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Travma durumunun aşılması, bireyin travma yaratan durumda, travmaya yol açan yaşam deneyimine yeterli bir biçimde tepki gösterebilmesiyle yakından ilgilidir. Bu bağlamda travma yaratan duruma yönelik üç yaklaşım söz konusudur. Birincisi: Birey travma yaratan durumdan kaçarak etkilenmekten kurtulur.  İkincisi: Birey bu durumu bir çözüme ulaştırana kadar işler ve süreci tamamlar. Üçüncüsü: Birey travma yaratan olayın bazı yanlarının varlığını inkar eder... Bu, inkar travma deneyimi ile ortaya çıkan sorunu çözüme ulaştırma sürecinin yetersiz bir biçimde ilerlemesine, tamamlanmadan kalmasına yol açar.  Birey, travma deneyiminin üzerinden bir süre geçtikten sonraki yaşamında travmayı işleyerek çözebilme sürecine aşırı bir enerji harcar. Bu süreç boyunca travma yaratan olay bireyin aktif anlığında, bugünkü zaman bağlamında, kendini tekrarlayan bir biçimde her seferinde yeniden ele alınır. Bu tekrar kaçınılmazdır ve her seferinde, farklı psikolojik realitelerin oluşmasına neden olur. Bu farklı psikolojik realiteler, bu travmanın yarattığı çıkmazı aşmaya yönelik tasarlanmış algılar içerir. Ancak bu algılar genel olarak ‘öz-yıkıcı’ özelliklere sahiptirler, travmanın yarattığı çıkmazı aşacak bir çözüme ulaşamazlar.”&lt;br /&gt;Normal zamanlarda, bireyin anlamlandırma sistemlerinin/modellerinin, iç dünyasında,  kendilerini yeniden üretmeye, dış dünyanın direnciyle karşılaşmadan devam ettiklerini görüyoruz.  Travma yaratan olaya baktığımızda, bu yeniden üretim süreçlerinin, dış dünyadan gelen sert bir dirençle kesintiye uğradığını görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Travma yaratan olay, bireyin anlamlandırma sistemine uymayınca, ortaya birey açısından iki seçenek çıkar. Birincisi: Birey dış dünyayı, kimi özelliklerini inkar ederek, bastırarak, kendi anlamlandırma sistemine /modeline uyduracak biçimde yeniden tanımlar. İkincisi: Birey kendi anlamlandırma sistemini, travma yaratan olaydan gelen direnci işleyerek anlamlandıracak, böylece iç dünya ile dış dünya, realite (toplumsal realite) ile bireysel anlamlandırma modelleri arasındaki uyumsuzluğu ortadan kaldırmaya yardımcı olacak biçimde yeniden yapılandıracaktır. Bu sayede birey, travma yaratan süreci çözümleyerek sonuçlandırma şansına kavuşacaktır”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Travma yaratan olay bireyin anlamlandırma süreçlerine olumsuz yönde müdahale eder, realiteyle ilişki kurma kapasitesini azaltır, bireyde geçici bir kontrol kaybına yol açar. Bu kontrolü kaybetme, bireyde bir nesneleşme durumuna yol açar.  Bu nesneleşme, tehdit edici durumun, travma yaratan bir olaya dönüşmesinin ana nedeni olarak görülebilir.” ...  “Metabolize edilemeyen (içerideki modele uydurulamayan) travma  olayı zaman içinde sürekli tekrarlandıkça giderek travmadan kaynaklanan kimi saplantıların ortaya çıkmasına da neden olur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Kitle eylemi mi? Acaba arkasında kim var?&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Türkiye sosyalist hareketi 12 Eylül darbesi karşısında kontrolü kaybetti ve bir travma olayıyla karşı karşıya kaldı. Ancak, Türkiye sosyalist hareketi aslında, bu darbeyi bekliyor olmanın da getirdiği psikolojik avantajlarını da kullanarak, bir taraftan kontrolü kaybetmeyi güçler arasındaki dengesizlikle  doğru bir biçimde açıklarken, diğer taraftan güçlerin 1970’ler boyunca bu kadar dengesiz kalmasının nedenleri üzerinde düşünerek, geçmiş değerlendirmeleri yaparak, yapılarını, kadrolarını ve anlamlandırma sistemlerini yeniden kurarak kısa sürede travmayı aşmaya başladı. 1989 yılının baharında başlayan işçi olayları, yazın başlayan birlik  toplantıları (Kuruçeşme) sosyalist  hareketi bu aşma sürecinin tamamlanmasına doğru, Polonya’daki “Solidarnoş”  olgusunun gündeme getirdiği ve anlamlandırma sistemlerini/ modellerini zorlamaya başlayan, az sonra travma yaratacak bir olayın gelmekte olduğunu haber veren, belirtileri görmezden gelerek de olsa, ilerleyişini hızlandırdı. Tam bu noktada sosyalist hareket yeni bir travma yaratan olaylar dizisiyle karşılaştı. Doğu Avrupa’da kitleler, özgürlük, demokrasi gibi taleplerle “Sosyalist” rejimlere, “işçi devletlerine”, “halkın devletine” karşı ayaklanmaya başladılar.  Bu rejimler kısa sürede yıkıldı, 1991 yılında da SSCB dağıldı. Dahası bu rejimler şaşılası bir kolaylıkla parlamenter burjuva devletlerine dönüştüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gelişmeler, sosyalist hareketin karşısına anlamlandırma sistemlerinin kendini yeniden üretmesine direnen “karanlık, anlaşılmaz bir felaket” koydu ve travmaya yol açan bir durum yarattı. Sosyalist hareket bu travmadan kendini kaçarak kurtaramadı. Kendi anlamlandırma sistemlerini, bu “felaketi” açıklayacak biçimde yeniden yapılandırmaya yönelemedi. Buna karşılık bu “felaketin” kimi yanlarını yadsıyarak,  eski anlamlandırma modellerinin yeniden üretimine olanak verecek biçimde bastırmaya, böylece oluşan eksiğin yerine  koyacak, örneğin emperyalist komplolara,  kimi siyasilerin ihanetine dayanan alternatif senaryolar (destekleyici fanteziler) üretmeye yöneldi. Daha da ilginci, Kuruçeşme Toplantıları’nda bir araya gelenler, bu “felaketi” gündemlerine almamayı, dolayısıyla çözümlemeden bırakmayı da tercih etiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak en azından (salt travma anına ilişkin) şu sorular cevapsız kalmaya ve bir hayalet gibi başlarımızın üzerinde dolaşmaya, kabuslarımızı doldurmaya devam ettiler: &lt;br /&gt;Neden bu, işçi ve/veya halk devleti olarak tanımlanan,  dolayısıyla bu sınıflar ve kitleler gözünde meşruiyete sahip oldukları iddia edilen rejimler, sahip oldukları muazzam şiddet araçlarına karşılık bu ayaklanmaları bastıramadılar, dahası bastırmaya dahi kalkışamadılar? Neden iradesini temsil ettiklerini iddia ettikleri halk, işçi sınıfı, harekete geçerek “kendi rejimi” olduğu ileri sürülen yapıları korumaya kalkışmadı? Bu rejimler neden bu kitleleri hareket geçirerek “emperyalizm tarafından maniple edilen” azınlığı etkisizleştirerek kendilerini koruyamadılar? Bu rejimler neden bu kadar zayıftı? Bu rejimlerin halkla, çalışanlarla ilişkisinin niteliği neydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sorulara tatmin edici, anlamlar sisteminin (sosyalizm) kendini yeniden üretmesine olanak verecek cevaplar verilemediğinden, sosyalist hareket  bu travmayı işleyerek çözümleyip aşamadı, dahası, anlamlar sistemi verimliliğini her kaybettiğinde ortaya çıkan çaresizlikle yakından bağlantılı paranoya (ipleri kim çekiyor; adamın arkasındaki adam kim; tüm bunları nasıl da planlamışlar...) halinin zaman zaman sol hareket içinde de başını kaldırmasına zemin hazırladı. Böylece sosyalist hareket içinde kitlelerin kendiliğinden eylemlerine (tarihin maddesinin hareketine) şüpheyle ve korkuyla yaklaşan, bilinçli müdahaleyi, yapısal sınırlılıklarından sıyırılarak, etkisini adeta “kadiri mutlak” düzeyine yükselten, belki de kadroları ne pahasına olursa olsun korumak kaygısından da beslenen, düpedüz idealist duyarlılıklar oluşmaya başladı. Rosa Luxemburg’un “önce hareket vardı” uyarısı adeta unutulmuştu.&lt;br /&gt;Bugün Tunus ve Mısır’daki kitle eylemleri, bu eylemlerin bir önceki dalgalardan, ekmek ayaklanmalarından farklı olarak, özgün taleplerden evrensel taleplere geçmiş, devleti ve rejimi hedef almış, devlet dışında kendi yaşamının düzenlenmesini kendi eline almaya çabalamış, bu anlamda tarihin düzenli, sıradan akışını kırarak, daha önce olmayan olasılıkları gündeme getirmiş olmalarına, getirmekte de ısrar ediyor olmalarına karşın, hala devrimci niteliğini görmezden  gelme çabalarının arkasına, bu “unutma” var. Bu “unutma” da kendiliğinden hareketleri, daha önce sesini duyuramayan, “iktidarsız” çokluğun olasılıklar yaratma alanı olarak görmek yerine, güçlülerin provokasyon alanı olarak görme eğiliminin ortaya çıkmasını kolaylaştırıyor. Bu olasılıkları (devrimci süreci) yadsımakta ısrarlı tutumun arkasında da hala işlenmesi tamamlanmadan kalan, her yeni durumda, bu durumun özelliklerine bürünerek yeniden gündeme gelmeye devam eden bir travma sonrası sürecin olduğuna inanıyorum. Travma yaratan olayın inkar edilen, bastırılan kimi özelliklerinin gündeme alınarak işlenmesi tamamlanmadan da bu travmanın etkilerinden kurtulmamız mümkün olmayacak diye düşünüyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-6397734293502736923?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/6397734293502736923/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=6397734293502736923' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/6397734293502736923'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/6397734293502736923'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2011/05/d-evrim-mi-degil-mi-tartsmas-uzerine.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-6160272846232744617</id><published>2011-02-15T16:51:00.000-08:00</published><updated>2011-02-15T16:51:03.903-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;style&gt;@font-face {  font-family: "ＭＳ 明朝";}@font-face {  font-family: "Cambria Math";}@font-face {  font-family: "Cambria";}p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal { margin: 6pt 0cm 0.0001pt; font-size: 12pt; font-family: Cambria; }.MsoChpDefault { font-family: Cambria; }div.WordSection1 { page: WordSection1; }&lt;/style&gt;     &lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;Bülent Arınç, sofistler ve sosyalistler&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; -Ergin Yıldızoğlu&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;  &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&amp;nbsp; 03 Şubat 2011&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Bülent Arınç, "Hayat alkol ve seksten ibaret değildir" dedi medyada büyük tepki çekti. Kimisi "Sanki 'Hayat alkol ve seksten ibarettir diyenler varmış gibi... " diyerek itiraz etti. Bir başkası, "Gücü eline geçirince bu sefer sen başkalarının hayatını yargılarsın, sınırlamaya çalışırsın" sözleriyle aklınca bir ikiyüzlülüğe işaret etti. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Ben sosyalistlerin Bülent Arınç'ın saptamasına katılmaları gerektiğini düşünüyorum. Ama bir adım sonra hemen yollarını ayırmak koşuluyla, hem de 180 derece... &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;İkiyüzlülüğe gelince, ben başka bir şey, bir madalyonun iki yüzünü düşünüyorum. Madalyonun bir yüzünde şu olgu var: Arınç'ın, geldiği iktidar noktasına, bugün "hayat alkol ve seksten ibaret değildir" saptamasıyla "yaşam tarzı"nı eleştirdiği insanların "yol arkadaşlığıyla" geldi. Bu "yol arkadaşları olmasa" Arınç, bu noktaya gelemezdi. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Madalyonun ikinci yüzünde de, Siyasal İslam'a, bugüne kadar "yol arkadaşlığı" yapmış olanların yakınmaları var. Madalyonun birinci yüzündeki olgu Makyavelist anlamda başarılı bir siyasi taktiktir. İkinci yüzündeki yakınmalarsa tam anlamıyla bir entelektüel iflası temsil ediyor: Çünkü bu yakınmalar eğer, postmodern sofistlerin herkesi kendileri gibi sanma salaklığından kaynaklanmıyorsa, derin tarihsel kökleri, kültürel, siyasi geleneği, geniş toplumsal tabanı olan bir hareketi, dışarıdan yönlendirebileceklerine inanmak gibi bir kendini beğenmişlikten, hatta küstahlıktan kaynaklanıyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Bedenler ve "hakikat"ler &lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Şimdi gelin Arınç'ın sözlerine daha yakından bakalım. "Seks ve alkol" derken Arınç'ın ne kastettiğini tam olarak bildiğimi iddia etmeyeceğim. Ama bu iki şey esas olarak, bir taraftan bedensel hazlara, diğer taraftan, neo-liberal dönemin yücelttiği, "hemen şimdi ve burada" tatmin vaat eden, ama daha tüketilirken, ürettiği kültürel öğelerle, yeni bir tatminsizlik ve yeniden tüketim arzuları yaratan "mükemmel metalara" ilişkin değil mi? "Hemen şimdi ve burada" tatmin edilmesi beklenen hazların simgeleri, geçtiğimiz 30 yılın en önemli pazarlama ve kültürel üretim araçları değil mi? Bu olgu, sermayenin aşırı üretim krizini aşabilmek için insanın yaşam dünyasını, onu "hayvanlaştırma" pahasına tüketme eğiliminin sonucu değil mi? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;"Hayvanlaştırma" çok güçlü bir ifade olarak gelebilir. Ancak insanla hayvan arasındaki fark, birinin bedensel gereksinimlerinin harekete geçirdiği dürtülere, "haz ilkesine" göre, Borges'in deyimiyle öleceğini bilmeden yaşaması, öbürünün yaşayabilmek için haz ilkesini kısıtlayarak, tatmini öteleyerek, haz ilkesinin ötesine geçerek, kendisini hayvanlardan ayıran simgeleştirme kapasitesiyle, ürettiği ilkelere göre, ölümlü olduğunu bilerek yaşaması değil mi? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Hayvan yalnızca yaşar. İnsan, yalnızca yaşamaz, ölümlü olma bilgisiyle de ilintili olarak "İyi bir yaşam nasıl olur?" sorusuna verdiği cevaplara uymaya çalışarak yaşar. Diğer bir deyişle insan varoluşa, adalete ve ahlaka ilişkin ilkelere göre yaşamaya çalışır. Zayıf bir hayvan olarak, insan doğada ancak, bencilliğini aşarak, toplumsallaşarak, kendi yaşamını toplumun yaşamı (iş bölümü ve dayanışma) içinde sürdürmeye çalışarak ve burada anlamlandırarak var olabilmiştir. Böyle bir yaşam için gerekli ilkelerin ve ahlakın dayanabileceği evrensel, değişmez (bilgiyi aşan) varsayımlara sahip olması gerekeceği açıktır. Diğer bir deyişle, insan yaşamının temel ilkeleri bir evrensel hakikatler sistemine dayanmak zorundadır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Yaşamını bir hakikatler sistemine dayandırmadan, bilgisi ve becerisini, egemenlere, onların egemen kalmasına hizmet edecek biçimde sunup, karşılığında hazlarını tatmin edecek şeylere ulaşarak yaşayan entelektüellereyse, Platon'un da vurguladığı gibi Sofist denir. Sofistler, insanın en önemli erdemlerinden biri olan "bilgiyi sevme" ilkesine göre değil, bilgiyi, haz elde etmekte kullanarak yaşarlar. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Sofistlerin dönüşü... &lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Sofistlerin, kapitalizmin son yapısal krizi döneminde, bu kez kapitalizme ve onun egemen sınıflarına hizmet etmek üzere ortaya postmodernizm ile çıktığını gördük. Çağdaş sofistler "postmodern" dönemlerde yaşadığımızdan hareketle, evrensel hakikatleri yadsıyan, her "hakikati" hizmet ettiği iktidarın "yalanı" olarak değerlendiren bir yaklaşımı ileri sürdüler. "Yalnızca bedenler ve dil (kültürler) vardır" iddiasını dünya halkları postmodern sofistlerden öğrendi. Bedenlere ve kültürlere ilişkin bu sav da geçen 30 yılın hazcı tüketimi körükleme ve hakikatlere sadık özneleri ezerek, bireyleştirme dinamiklerinin taşıyıcısı oldu. Postmodern sofistlerin her fırsatta, ilkeleri için ölümü göze alan, doğru yaşanmış bir yaşam uğruna, yaşamını, en değerli şeyini vermekten kaçınmamış olan devrimci önderleri karalamaya çabalamaları da bundandır. Çünkü tarih boyunca, ilkeleri için ölenlerin yaşamı, bu günün sofistlerinin yaşamının insani özünü kaybetmişliğinin hiç ortadan kalkmayan kanıtıdır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Arınç'ın sözlerinin bir boyutunu "yalnızca bedenler vardır..." savına itiraz olarak okumak olanaklı. Arınç "bedenler var ama başka şeyler de var" diyor. İkinci boyutu ise bu bedenlere yeni bir disiplin (biyopolitik) uygulama projesiyle ilgili. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Arınç'ın sözlerinin birinci parçasına katılmamak için sofist olmak gerekiyor. Evet "bedenler ve kültürler var", ama tüm bedenleri ve kültürleri etkileyen, beden hangi kültürde yaşıyorsa yaşasın değişmeyen, tüm bedenler ve kültürler için geçerli evrensel "hakikatler" de var! Birey "iyi bir yaşam nasıl olur" sorusuna ancak bu hakikatlere dayanarak bir cevap verebilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Arınç'ın sözlerinin ikinci boyutuna gelince, sosyalistlerin yolu, Arınç'tan 180 derece ayrılıyor. Çünkü, beden disiplini (biopolitik), bir emek disiplin rejimidir ve özgürlüklerin karşıtıdır; bu disiplin, her zaman, olguların, içinde anlamlarını kazanacağı bir anlamlar sistemini sunan bir "hakikat rejimine" dayanır. Bu hakikat rejimi toplumun inançlarını, değerlerini ve geleneklerini yaratır, yeniden üretir, bu üretimi ve üretilenlerin dağılım ve imleme yordamlarını (prosedürlerini) düzenler, konuşulabileceklerin sınırını çizer, konuşulamayacakları da bu sınırın dışında bırakır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Sosyalistlerin yolu, Arınç'la işte bu bağlamda ayrılır, hem de 180 derece. Arınç'ın "seks ve alkolden başka şeyler de var" itirazı ve önerdiği biyopolitik, belli bir "hakikat rejimine" dayanıyor. Sosyalistler bu hakikat rejimini benimseyemezler. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Her "hakikat" verili bilgi sisteminde delik açan bir "olay"dan kaynaklanır. Arınç'ın "hakikat rejimi", "vahiy" "olay"ından kaynaklanıyor. Arınç bu hakikatin bireyi, çünkü sadakati bu olayın hakikatine ait. Bu sadakatin mantıksal sonucu olarak da Arınç, toplumun bu hakikati, bir evrensel hakikat olarak benimsemesini istiyor. Arınç'ın bu hakikatin gerektirdiklerini nereye kadar yerine getirip getirmediği bizi ilgilendirmiyor, ama kendi hakikatini evrenselleştirme çabasının erdemli bir tutum olduğunu da kabul etmek durumundayız! &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Sosyalistlerin sadakatiyse, özgürlük kavramının, sosyalizm düşüncesinin doğuşuna olanak veren "Aydınlanma olayı"nadır. Onlar da bu hakikatin, bir evrensel hakikat olarak toplumun geri kalanı tarafından benimsenmesi için çalışırlar. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;İki "hakikat rejimi" &lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Bu iki hakikati kabaca ve kısaca belki söyle karşılaştırabiliriz: Arınç'ın "hakikati", insan aklının eksikliğine inanıyor, bu yüzden, "iyi bir yaşam" için, insan yaşam dünyasının dışındaki ilahi bir aklın "gönderdiği" düzenleyici ilkelere uymak gerektiğini söylüyor. Aydınlanma'nın "hakikati", insan aklının ve bu aklın aydınlattığı kolektif eylemin insan yaşamını düzenlemeye yeterli olduğunu söylüyor. Arınç'ın "hakikati" inan, sorgulama itaat et, diyor. Aydınlanma'nın "hakikati" her şeyin önce sorgulanacağını, ancak aklın eleştirisinden geçtikten sonra benimsenebileceğine "inanmayı" gerektiriyor. Arınç'ın hakikati insanın kurtulabilmesi için ölmesi gerektiğini, Aydınlanma'nın hakikati, insanın yaşamı içinde kurtulabileceğini söylüyor. Arınç'ın "hakikati", "hakkın" iradesini temsil edenlerin egemenliğine inanmayı, sosyalistlerin hakikati "halkın" iradesinin egemenliğine inanmayı gerektiriyor. Arınç'ın hakikati, "hakkın" iradesinin sorgulanamayacağını, sosyalistlerin "hakikati" halkın iradesinin de eleştirel aklın pratiğiyle sorgulanabileceğini söylüyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Sosyalistler "halkın iradesi"ni eleştirel aklın ameliyat masasına yatırınca, sınıfları, sınıflar arasındaki ekonomik siyasi ilişkileri ve çelişkileri görüyor, konuşmaya başlıyor, elde ettikleri sonuçları, "iyi bir yaşam nasıl olur" sorusuna göre değerlendiriyorlar. Bu değerlendirme onları özel mülkiyetin özelliklerini, devletin niteliğini, adaletin ilkelerini sorgulamaya götürüyor. Sosyalistler, buradan bir başka dünyanın yaratılabileceği ve yaratılması gerektiği soncuna ulaşıyorlar. Bir adım sonra da karşılarına emekçilerin tarihsel eylemi ve yaratıcılığı, "dünya" yıkma ve kurma geleneği deneyimlerinin birikimi, bu birikimlerin bilimsel (maddenin hareket yasalarına uygun bir nedensellik ilişkileri içinde) yöntemlerle çözümlenmesi geliyor. Bu da onları belli siyasi tercihlere, esas olarak "Komünist hipoteze" götürüyor: Sömürüye, baskıya, topluma yabancılaşmış bir şiddet aracı ve kurumu olarak devletin varlığına dayanmayan, insanların, hiçbir cins, cinsel tercih, ırk, etnik ayrımcılığına izin vermeden eşit ve özgürce, birlikte yaşayabileceği bir dünya kurulabilir! Onların bu inancı Aydınlanma Olayı'nın yarattığı "hakikat" rejimine dayanır. Bu inanç bir kanıtlanabilirlik (bunun olanaklı olduğunu kabul etmekle birlikte) ön koşuluna bağlı değildir. Bu inanç bir gerçekleşebilirlik güvencesi de gerektirmez, ama gerçekleştirmek için mücadele etmeyi gerektirir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Arınç'ın inancı da kanıtlanabilirlik ön koşulunu gerektirmez. Ama onun inancının hakikat rejimi, sosyalistlerin "halkın iradesini" eleştirel aklın ameliyat masasına yatırarak başladığı sürecin içinde, onlara yardımcı olan, bu eleştiriyi konuşabilmelerine olanak veren soruları ve kavramları dışlar, başka bir dünya olasılığını yadsır, böylece, bugünün baskı sömürü, eşitsizlik koşullarını, ekonomik sistemini değiştirilemez kılarak ebedileştirir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Evet Arınç'ın "Hayat alkol ve seksten ibaret değildir" saptamasına sosyalistler de katılabilirler, ama bu sosyalistlerine onunkiyle taban tabana zıt ve uzlaşmaz, bir siyasi duruşu benimsemelerini engellemez. Zizek'in Arap dünyasındaki son ayaklanmaları değerlendirirken yaptığı "Gerçek uzun dönemli çelişki tam da İslamcılar ile sol arasında değil mi? Rejime karşı bir an için birleşmiş olsalar bile zafere yaklaştıklarında bu birliktelik parçalanır, ve genellikle ortak düşmanlarına karşı verdikleri mücadeleden çok daha ölümcül bir kavgaya dönüşür." (BirGün, 02/02/2011) saptaması tam da bu gerçeğe işaret etmiyor mu? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Diğer taraftan, Arınç'ın alkol ve seks ile ilgili saptamasına özgürlük adına şiddetle karşı çıkanlar, dönüp dolaşıp, bu düzenin kalıcılığı konusunda Arınç'la aynı siyasi çizgide ve Aydınlanma düşmanlığı kültüründe buluşmuyorlar mı?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&amp;nbsp;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-6160272846232744617?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/6160272846232744617/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=6160272846232744617' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/6160272846232744617'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/6160272846232744617'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2011/02/font-face-font-family-font-face-font.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-6458305467577805262</id><published>2010-12-24T00:35:00.001-08:00</published><updated>2010-12-24T00:36:50.692-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;h2&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Konuşma özgürlüğü ve yumurta&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h2&gt;&lt;div&gt;&lt;span lang="TR"&gt;(16/12/2010. sol.org)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Öğrencilerin bazı şahısları yumurta atarak konuşturmamaya, bazı mekanları bunlara kapamaya yönelik eylemleri devam ediyor. &amp;nbsp;Bu sırada birileri, “ifade özgürlüğünün” kısıtlandığından yakınarak bu eylemleri, mahkum etmeye çalışıyorlar. Bu eylemlere ilişkin faşizan kavramını kullananlar dahi oldu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Ben yumurta eyleminin meşruiyetini veya erdemini sorgulamayacağım. Her eylem meşruiyetini, kendisini olanaklı kılan söylemin içine saptadığı amaçlarından alır. Dolayısıyla bu eylemi yapanlar yalnızca söylemlerine ve kendi amaçlarına karşı sorumludurlar. Bunun hesabını, kendilerine ve tabi ilgilendikleri kitlenin önünde verebilirlerse, ben bu eylemlerin meşruluğunu kabul ederim. &amp;nbsp;Bu eylemlerin amaçlarına ve bu amaçların önlerine getirdiği hedeflere uygun olduğu müddetçe erdemli olduklarından söz edebiliriz. Ama önce onların bu hesabı verebilecek, bizim de söz edebilecek durumda olmamız gerekiyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bu son cümle nereden çıktı? Derseniz, şöyle:sizi rahatsız etmiş olabilir. Şu soruya cevap aramamız gerektiğini söyleyerek cevap vermek isterim: &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;“Bu toplumda kim hesap verme (eylemini açıklama), kim bu eylemin erdeminden söz etme olanaklarına ve hakkına sahiptir?”&lt;/i&gt; Ben yumurta eylemlerinin değerlendirmesini yapmak yerine, esas olarak bu olanaklar ve haklar üzerinde düşünmek istiyorum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;h3&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bir fantezi olarak bireysel özgürlükler&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Şöyle bir ilkeye uymamız isteniyor bizden. Her birey kendini ifade etme özgürlüğüne sahip olmalıdır. Bu onun en temel insan hakkıdır ve demokrasinin gereği bu hak engellenemez. Eğer bu ilkeyi benimsersek, demokrasiye değer veren insanlar olarak, kendi değerlerimize sadık kalabilmek için (erdemli olmaya devam edebilmek için) bu yumurta atma eylemini, ifade özgürlüğünü sınırlayan bir eylem olarak, en azından sakıncalı bulmamız hatta mahkum etmemiz gerekiyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Halbuki, toplumsal olaylara, geçtiğimiz 30 yıl boyunca kafamıza kakılan “bireylerin hakları”na öncelik vererek yaklaşırsak, bireylerin özgürlüklerini genişletecek bir çözüme ulaşamıyoruz. Bu yaklaşım, toplumsal ilişkilerin “sırrını” açıklığa kavuşturarak, toplumsal özgürlükleri genişletmeye hizmet etmenin aksine, konuşulabilecek şeylerin alanının, toplumsal ilişkileri baskıcı ve sömürücü özelliklerini koruyacak bir biçim sınırlandığını görmemizi engelleyen bir fantezi ile gözlerimizi boyuyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Sorunu, &amp;nbsp;“Demokrasi, evet ama kimin için?”, Özgürlük ama ne yapmak için?” sorularıyla yaklaşarak, en kestirme yoldan hemen sorun olmaktan çıkarabiliriz. Ancak bazen üşenmeyip biraz daha uzun bir yoldan gitmek daha yararlı olabiliyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Gelin yolu iyice uzatalım, siyasetin (adalet, demokrasi, devlet) ilk konuşulduğu yere, antik çağ Yunan Site’sine gidelim. Burada karşımıza Platon ve Aristotales çıkacak. Siyaseti konuşurken hala bu iki düşünürün kurduğu iki farklı paradigmanın izlerini taşıyan bir dil kullandığımız için, bu ikisinden çok yararlanabileceğimizi düşünüyorum. Çok kabaca bu iki düşünürün projelerini şöyle karşılaştırabiliriz sanırım. Platon, en ideal (erdemli ve adaletli) Site nasıl kurulur sorusuna, böyle bir Site’yi tasarlayarak cevap vermeye çalışıyor. Platon karşımıza, var olanı, bütünsel olarak düşünerek, akla uygun bir biçimde yeniden yapmaya ilişkin bir proje ile geliyor. Aristotales ise, var olanın işleyişinin yasalarını saptamaya çalışıyor. Platon, Devlet (cumhuriyet) başlıklı, bütünü göz önüne alan bir şey yazarken, Aristotales, Etik, Peotika, Retorik, Politik,&amp;nbsp; biyoloji, fizik vb konuları ele alarak değerlendiriyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Sanırım bu iki düşünürden bugüne hangi iki geleneğin miras kaldığını hemen fark et ettiniz. Platon hem devrimci, hem totaliter eğilimleri aynı anda içeriyor. Aristotales, de tutucu ve bireysel özgürlüklere eğilen iki çelişkili eğilimi. Bu kısa sunuştan sonra, bu iki düşünürden birbirini tamamlayan iki saptamayı alarak devam edeceğim. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Platon ideal Site’sinde iç uyumun, dolayısıyla Site’nin adaletinin sağlanabilmesi, herkesin kendi işini yapmasına, bundan başkasını yapmamasına bağlı. Üreticileri üretimden aşka işlerle uğraşmayacaklar, çünkü, bunu en iyi bir biçimde yaparlarsa, başka bir şey yapmaya &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;zamanları kalmayacaktır&lt;/b&gt;! Sit’enin yönetimiyse koruyuculara (asker ve filozof) ait bir iştir, Bunların da üretimle, ticaretle uğraşmaya zamanı olamaz. Burada sitenin yönetiminin, üretenlerle bunların ürünlerinden geçinenlerin arasındaki ilişkinin, belli bir zaman paylaşımına karşılık geldiğini görüyoruz: Sitenin yönetimi, istikrarı, zamanın belli bir dağılıma bağımlı oluyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Üretimde çalıştıkları için, başka bir şey yapmaya zamanı olmayanların, başka bir şey yapmak için bu zamanı talep etmeleri, sitenin istikrarı bozuyor. Diğer bir değişle siyasi etkinliğin de konusunu oluşturuyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Aristotales için, insanları hayvanlardan ayıran en önemli özellik, konuşabildikleri için adalet konusundaki sıkıntılarından söz açabilmeleri oluşturuyor Diğer bir değişle hayvanlar, sitenin yaşamı açısından anlam ifade etmeyen sesler çıkarıyorlar. İnsanlar anlamlı sesler çıkarabildikleri için sitenin yaşamı ve iç uyumunun sağlanabilmesi açısından yaşamsal öneme sahip adalet konusunu (sorunlarını) konuşabiliyorlar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Aristotales’in bu saptamasını, Platon’un zaman paylaşımıyla birleştirmeden önce, sitenin bir özelliğini göz önüne almamız gerekiyor: Bu sitede, insan olmakla birlikte adalet konuşmaya hakkı olmayan en azından bir tabaka var: “&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;ses çıkarabilen aletler olarak”&lt;/i&gt; &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;köleler&lt;/b&gt;. En azından diyorum çünkü kadınlar ve çocuklarda çoğu zaman sözleri adalet bağlamında bir anlama sahip olmayan insanlar olarak görülüyorlar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Aristotales’in bu saptaması da bize siyasetin, kimin çıkardığı seslerin bir anlama sahip olup olmamasıyla yakından ilgili olduğunu gösteriyor. Diğer bir değişle, siyaset, konuşabildiği halde çıkardığı seslerin anlam kazanmasına izin verilmeyenlerle, sesleri her zaman anlam kazananlar, dolayısıyla adalet konularını konuşabilenler arasında yaşanıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Şimdi Platon ile Aristotales’i bir araya koyarsak, &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;siyaseti&lt;/b&gt;, yaptıkları işten başka işler yapmak isteyenlerin, kendilerine dayatılan iş bölümüne itiraz edenlerin, bu konuyu adalet sorunu içinde konuşabilmek için seslerine verili anlamlar alanının sınırlarını aşarak, yeni anlamlar kazandırma çabası olarak tanımlayabiliriz. Bu çaba ister istemez yapılan işin yapıldığı yerden başka bir mekana geçiş talebini de beraberinde getireceğinden, toplumdaki geçerli mekan paylaşımının sınırlarını da sorgulayacaktır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bu bağlamda Jacques Ranciere, (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;La partage du sensible: Esthetique et politique&lt;/i&gt; -Duyumsal olanın bölüşülmesi/paylaşılması: Estetik ve siyaset, 2000) siyasi mücadelenin konusunu, hedefini “toplumun içinde &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;zamanın, mekanların, konuşulabilecek şeylerin/anlamların&lt;/b&gt; ve &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;konuşabilecek olanların,&lt;/b&gt; paylaşımının ve yeniden paylaşılmasının oluşturduğuna işaret ediyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Toplumsal yapının ekonomik ve siyasi güç (iktidar) ilişkileri, kimlerin, neleri konuşabileceğine, nelerin konuşulabileceğine, nelerin duyumsanabileceğine ve sanat, siyaset kategorilerine alınarak anlamlandırılabileceğine karar vermeye olanak sağlayan estetik (ve hakikat) rejimlerine dayanarak ayakta kalabiliyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;h3&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Konuşabilme kavgası&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bu saptamaların ışığında yaklaştığımızda, bireylerin ifade özgürlüğü kavramının tümüyle bir fantezi olduğunu görebiliriz. Siyaseti etkinlik/yaşam/mücadele her zaman bu özgürlüğün sınırlarının genişlemesi ve daralmasıyla ilgili bir etkinliktir. Seslerinin anlam kazanması engellenenler, yaptıkları işlerden başka işleri yapabilmek için yeni mekanlar ve zamanlar talep edenler, bu taleplerini dile getiri getirmez, hemen, yalnızca kendi seslerinin anlam ifade etmesine, kendi anlam sistemlerinin (söylemlerinin) iktidarına alışmış olanların &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;ayrıcalıkları&lt;/b&gt;, toplumsal zaman içindeki &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;payları&lt;/b&gt;, denetledikleri &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;mekanlar&lt;/b&gt; için büyük bir tehlike oluştururlar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bu yüzden, Yunan sitelerinden bu yana, sınıflı toplumlarda, bireysel özgürlükler, ifade ve hareket özgürlüğü talepleri, hiçbir zaman tüm bireyler için geçerli olabilecek özgürlükler olarak karşımıza gelemezler. Bu yüzden bireysel özgürlükleri genel bir ilke olarak savunmak, toplum içindeki zaman, mekan, anlam dağılımının, çelişkili, kimi zaman uzlaşmaz çelişkili özelliklerini gizlemeye, dolayısıyla yapının “sırrını” gizleyerek korumaya hizmet eder.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bu bağlamda, yaptığı işten başka iş yapmalarına, iş zamanının ve alanlarının dışındaki, ek/yeni zamanları ve mekanlara erişmelerine izin verilmeyenler, işçiler öğrenciler, çalışanlar, kadınlar, kendilerine yeni zaman, mekan ve konuşma ve anlam alanları, yaratırken, buna izin vermeyen sınırları koyanların, zaman, mekan, konuşma ve anlam alanlarına müdahale edecekler, bu mekanları onların kullanımına kapatarak, onların seslerini keserek, kendi seslerine (adaleti konuşmalarına olanak verecek söylemlere), zaman ve mekan açmaya çalışacaklardır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bu gün bunu barışçı, şiddete başvurmadan yapmaya kalktıkları zaman bile nasıl büyük bir tepkiyle karşılaştıklarını görüyoruz. Bunda şaşılacak bir şey yok ve bu sürecin bireysel özgürlükler ve ifade özgürlüğüyle de bir ilişkisi yok.&amp;nbsp;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-6458305467577805262?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/6458305467577805262/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=6458305467577805262' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/6458305467577805262'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/6458305467577805262'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2010/12/konusma-ozgurlugu-ve-yumurta.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-2325148705523432818</id><published>2010-12-13T08:59:00.000-08:00</published><updated>2010-12-13T09:00:26.505-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;h2&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size:11.0pt;mso-ansi-language:TR"&gt;Dalga yükseliyor…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h2&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;(sendika.org 09/12/2010)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family:&amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-hansi-theme-font:minor-latin;mso-ansi-language:TR"&gt;Bir toplumsal muhalefet dalgası, Avrupa çapında yayılarak yükseliyor, çok büyük bir olasılıkla yükselmeye de devam edecek. Çünkü bu dalgayı tetikleyen sosyoekonomik koşullar daha uzun bir süre etkilerini göstermeye devam edecekler. Buna karşılık devletlerin bu dalgayı, durdurmak, bastırmak için ellerinden geleni yapacağından hiç şüphemiz olmasın. Eğer bu saptananlar doğruysa, çatışmalar sürecek, devletin baskı, yıldırma taktikleri, halka yönelik devlet terörizminin dozu giderek artacak. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;h3&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size:11.0pt;font-family:&amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; mso-ascii-theme-font:minor-latin;mso-hansi-theme-font:minor-latin;mso-ansi-language: TR"&gt;Saldırı şiddetini arttıracak&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family:&amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-hansi-theme-font:minor-latin;mso-ansi-language:TR"&gt;“Devlet sermaye sınıfının yönetim komitesinden başka bir şey değildir&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family:&amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-hansi-theme-font:minor-latin;mso-ansi-language:TR"&gt;” saptaması genelde mekanik, indirgemeci bir saptama olarak görülebilir. Ama ekonomik kriz denetimden çıkmaya başladığında, bu saptama, bir indirgeme olmaktan çıkar &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;gerçekliği tüm karmaşıklığıyla kavrayacak biçimde &lt;/b&gt;ifade etmeye başlar. Devlet adeta önce bir ekonomik olağan üstü hal ilan eder. Kimi zaman bunu bir siyasi olağan üstü hal ilanı da izleyebilir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family:&amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-hansi-theme-font:minor-latin;mso-ansi-language:TR"&gt;Şimdi, özellikle Avrupa’da tam da böyle bir durumla karşı karşıyayız. Ekonomik krizin denetimden çıktığını gösteren finansal krizle birlikte, Avrupa devletleri ( ve tabi ABD) hep birlikte ekonomik olağan üstü hal ilan ettiler. İlk aşamada mali sermayenin devletin, hazine merkez bankası ticaret bakanlığı gibi ekonomik aygıtlarının yönetimini doğrudan eline almasına şahit olduk. Ulusal ekonomilerin tüm kaynakları, mali sektörü desteklemeye ve bankaları kurtarmaya, banka CEO’larının müstehcen maaş, prim ve ikramiyelerini ödemeye gitti. Ekonominin diğer sektörlerinin, toplumun sermaye sınıfı dışındaki kesimlerinin yakınmaları, itirazları, ekonomistlerin eleştirileri, egemen ekonomik paradigmanın (neo-liberalizmin) iflas ettiğine ilişkin ekonomi yönetiminin en üst düzeylerinden gelen itiraflar, deyim yerindeyse peş para etmedi. Mali sermayenin temsilcileri, kendi çıkarlarını toplumsal çıkar ilan ederek mevcut kaynakların hemen hepsine el koydular. Sonuç, ekonomik durgunluğun derinleşmesi pahasına mali sermayenin krizinin&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;“devletin mali krizi” olarak tanımlanabilecek yeni bir aşamaya geçmesi oldu. Böylece mali sermayenin zararları toplumsallaştırılıyor ve halkın üzerine yıkılmaya hazır hale geliyordu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family:&amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-hansi-theme-font:minor-latin;mso-ansi-language:TR"&gt;Şimdi bu ikici aşamayı yaşıyoruz. Mali sermayeyi kurtarırken oluşan büyük devlet borçları, kamu açıklarını kapatmak için halkın refah kaynakları seferber ediliyor. Böylece mali sermayenin kurtarılması aşamasından, halk sınıflarını bu kurtarmaya kurban etmeye niyetli bir geniş çaplı saldırı dönemine girmiş bulunuyoruz. Adet olduğu üzere bu saldırı en zayıf halkalardan başladı: İrlanda I. Round, Yunanistan, İngiltere,&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;İrlanda II. Roudn, Portekiz, İspanya, İtalya… &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family:&amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-hansi-theme-font:minor-latin;mso-ansi-language:TR"&gt;Bu saldırı, sağlık, konut, taşımacılık, eğitim gibi toplumsal harcamaların kesilmesi, emeklilik garantilerinin, refah yardımlarının (dolaylı-toplumsal ücretin), ve dolaysız, doğrudan ödenen ücretlerin düşürülmesi, dolaylı vergilerin arttırılması, vergi tabanının genişletilmesi anlamına geliyor. Bu arada özellikle sermayenin, kurumlar vergisinin, mali işlemleri vergilerinin düşük oranları ve vergiden muafiyetleri aynen korunuyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family:&amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-hansi-theme-font:minor-latin;mso-ansi-language:TR"&gt;Toplumun ezici çoğunluğunun refahı, nüfusun çok ufak bir azınlığının çıkarlarına, kör bencilliğine kurban ediliyor. Kör bencilliğine, çünkü bu uygulamalar, sanayi ve hizmetler sektörünün çektiği talep yetersizliği sorununu daha da artacak. Böylece, durgunluğun sürmesi, birçok işletmenin borçlarını servis edecek satışları ve gelirleri gerçekleşemedikleri için iflasa gitmesi ve neticede krizin dönüp banka sektörüne geri gelmesi kaçınılmaz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family:&amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-hansi-theme-font:minor-latin;mso-ansi-language:TR"&gt;Ama saldırı şiddetlenerek devam ediyor, ederken de, yalnızca geleneksel işçi sınıfını değil, işçi sınıfının,&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;“yeni orta sınıf” etiketi altında, egemen ideolojinin labirentlerinde görünme kılınmaya çalışılan kesimini de vurmaya başlıyor. İşte tam burada, Marx’ın ünlü “kendi mezar kazıcıları” değimini anımsayabiliriz. Çünkü, işçi sınıfının bu yeni kesimi, olanları geleneksel kesime göre çok daha hızla saptayacak, çözümleyebilecek ve tepki geliştirebilecek bilgiye ve teknolojik donanıma sahip. Dahası geçen 20 yıl içinde bu kesim tam anlamıyla bir tüketim hummasına itilmiş, sürdürülemez bir refah köpüğünün üzerinde yaşamaya, önünün, özellikle çocuklarının geleceğinin açık olduğuna inanmaya koşullandırılmıştı. Şimdi bu köpük sönerken bu kesimin yere doğru inişi, işçi sınıfının geleneksel kesimine göre çok daha yüksek bir hızda yaşanıyor. Bu kesimin kızgınlığı gün geçtikçe artıyor. Toplumun en üst yüzde bir ya da yarımının ucu bucağı belirsiz servetleri olduğu gibi dururken, devletin elini ceplerine sokmasını anlayamıyor, açıklayamıyorlar. Bu onlara şimdilik bir “sınıfa karşı sınıf” durumu olarak değil akla karşı aç gözlülük, topluma karşı, ahlaksız bir bencillik olarak görünüyor. Egemen ideolojinin toplumsal mutabakatı destekleyen fantezileri hızla çöküyor. Dolayısıyla bu durum daha fazla devam edemez. Ya bu kesim hızla “sınıfa karşı sınıf” durumuyla karşı karşıya olduğunun bilincine varacak ve işçi sınıfının diğer kesimleriyle buluşacak, yada devletin ekonomik olağan üstü rejimini, bir siyasi olağan üstü rejim izleyecek. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family:&amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-hansi-theme-font:minor-latin;mso-ansi-language:TR"&gt;Kısacacı, bizim açımızdan da tarih geri geldi. Yine bir savaş ve isyan günleri, devrimci dönemler sürecine giriyoruz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;h3&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size:11.0pt;font-family:&amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; mso-ascii-theme-font:minor-latin;mso-hansi-theme-font:minor-latin;mso-ansi-language: TR"&gt;Tepkinin ilk işaretleri&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family:&amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-hansi-theme-font:minor-latin;mso-ansi-language:TR"&gt;“Sendika.org” sitesi ve diğer sol web siteleri, Yunanistan’dan, İrlanda’ya, grev ve direnişleri, İngiltere’den İtalya’ya öğrenci olaylarını başladığından bu yana ayrıntıyla aktarıyor. Bunları yeniden örneklemeye çalışmayacağım. Bunların daha az dikkat çeken, “yeni orta sınıfla” ilgili bir iki özelliğini vurgulayacağım.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family:&amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-hansi-theme-font:minor-latin;mso-ansi-language:TR"&gt;İngiltere’de öğrenci olayları ve gösteriler işgaller, son yılların en kötü hava koşullarına karşın ülke çapında devam ediyor. Öğrencilerin basıncı, hükümeti harçlar ve “yüksek öğretim reformu” (palavrası) alanlarında taviz vermeye zorladı. Bu gün yapılacak meclis oylamasında, koalisyon ortağı Liberal partinin üçe bölünmesi, kimi temcilerin istifa etmesi bekleniyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family:&amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-hansi-theme-font:minor-latin;mso-ansi-language:TR"&gt;Öğrenci protestolarının bu kadar etkili olmasının arkasında esas olarak üç etken var. Bunlara üç taktik de diye biliriz. Birincisi, öğrenciler hedef daraltarak doğrudan Liberal partinin verdiği sözü tutmamış olmasının ahlaki anlamı üzerinde yoğunlaştılar. Buna karşılık, salt kendi çıkarlari içi değil esas olarak gelecek kuşakların eğitim haklarını, ülkenin bilim ve kültür kapasitelerini korumak için mücadele etmekte olduklarını vurguladılar. Üçüncüsü, mücadelelerinin geleneksel işçı sınıfının, emeklilerin ve genelde tüm halkın çıkarlarıyla ilişkisini lafta değil, bizzat giderek konuşarak, işçilerin grevlerine yardım ederek, destek vererek gösteriler&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family:&amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-hansi-theme-font:minor-latin;mso-ansi-language:TR"&gt;Bu yüzden, (yeni eğitim yasasının bu “yeni orta sınıfın” çocuklarının geleceğini garanti edecek yol olarak gördüğü, miras, mülkiyet değil, iyi bir ücretle iyi bir iş olanağı vadeden yüksek öğretimi giderek ulaşılamaz, gerçek orta sınıfa has bir ayrıcalık haline getirmeye başlamasının da katkısıyla) öğrencilerin mücadeleleri, toplumda büyük destek gördü. Televizyon kanalları en muhafazakar kendi çocuklarını düşünen sunucuların da etikisiyle bu mücadelelere düşmanca yanaşmadılar,çoğu kez desteklediler. &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;1968-73 dönemini yaşayanların aktardığı gibi, bu kez öğrenciler toplumda marjinalleşmediler, büyük bir meşruiyet inşa edebildiler.&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family:&amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; mso-ascii-theme-font:minor-latin;mso-hansi-theme-font:minor-latin;mso-ansi-language: TR"&gt;Örneğin, İngiltere’de yakın zaman kadar post-modern, nihilist sanatçıların tekelinde olan Turner Sanat Ödülü bu kez sosyalist hareketin, madenciler grevinin içinde gelmiş, geçmişte Enternasyonal marşı üzerine kurulu bir enstalasyon yapmış olan Susan Philipsz’e verildi. Tate Galerisinde, dışarıda Slate Güzel Sanatlar akademisinden öğrenciler gösteri yaparken gerçekleşen ödül töreninde, Pihilipz ödülünü alırken direnişi desteklediğini belirtmeyi unutmadı ve eğitimin, bir imtiyaz değil hak olduğunu vurguladı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family:&amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-hansi-theme-font:minor-latin;mso-ansi-language:TR"&gt;Bu sırada İtalya’da tarihi La Scala Opera&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;binasının dışında öğrenciler polisle çatışıyordu. İçerde, dört yıl önce&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal"&gt; maestro scaliegro&lt;/i&gt; ünvanı verilerek ile ödüllendirilen Daniel Barenboim &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;Wagner’in Valkyrie’sini yönetecekti. Barenboim, sahneye çıktı ve yönetmeye başlamadan önce, salonda bulunan İtalya Devlet Başkanı’na hitaben, bu ünvanla ve yalnızca buradaki değil tüm diğer tiyatrolardaki tüm meslektaşlarım adına, size bu ülkede ve tüm Avrupa’da kültürün geleceğinden büyük kaygı duyduğumuzu söylemek istiyorum” dedi. Branboim, bu açıklamanın ardından İtalya Anayasası’nın kültürel, bilimsel ve teknik gelişmeyi teşvik etmeyi garanti eden 5. Maddesini sonuna kadar okudu; sözlerini bitirdiğinde salon alkıştan kırılıyordu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family:&amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-hansi-theme-font:minor-latin;mso-ansi-language:TR"&gt;Bu iki anekdotu, yükselen dalganın ulaşmaya başladığı kıyıları örneklemek için verdim. Ama bu dalgaya karşı yükselme başlayan karşı tepkiyi de görmek ve hazırlıklı olmak gerekiyor. Sanırım gelecekte olacakların ilk işareti, İspanya’da ortaya cıktı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family:&amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; mso-ascii-theme-font:minor-latin;mso-hansi-theme-font:minor-latin;mso-ansi-language: TR"&gt;Geçen hafta İspanya’da sosyalist parti hükümeti,&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;ulusal hava alanlarının ve hava alanlarının yönetimini yürüyen Aena’nın kısmı olarak özelleştirilmesini ön gören yeni bir önlemler paketi açıkladı. Ardından uzun süreli işsizlerin almakta olduğunu 426 Avro ödeneği kaldırdı. Aynı anda hava trafiği denetçilerinin,&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;o güne kadar hak ettikleri tatil, hastalık izni, doğum ödeneklerini ve bir çok başka ödenekle birlikte kaldırdığını açıkladı.&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family:&amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; mso-ascii-theme-font:minor-latin;mso-hansi-theme-font:minor-latin;mso-bidi-font-family: Helvetica;mso-ansi-language:TR"&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family:&amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; mso-ascii-theme-font:minor-latin;mso-hansi-theme-font:minor-latin;mso-bidi-font-family: Helvetica;mso-ansi-language:TR"&gt;Hızla yükselmeye başlayan toplumsal tepkiye karsı, sosyalist hükümet, Anayasa’nın orduya ülkenin bütünlüğünü ve anayasal düzeni koruma görevi veren 8. Maddesini harekete geçirerek, hava alanlarını ve sahalarını ordunun denetimine verdi. Böylece fiilen bu sektörde bir sıkıyönetim ilan edilmiş oluyordu. İspanya’nın bu konuda bir istisna olacağını sakın düşünmeyin 11 Eylül 2001’in ardından hemen tüm Avrupa hükümetleri,&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;terörizme karşı yeni yasalar geçirirken, grev ve direnişleri ilgilendiren bir çok konuyu da bu yasaların kapsamına sokmayı unutmadılar. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family:&amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-hansi-theme-font:minor-latin;mso-ansi-language:TR"&gt;Yukarıdaki saptamalarda bir gerçeklik payı varsa, haklar mücadelesi, anti-kapitalist mücadele,&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;yeni bir döneme giriyor demektir. Bu yeni dönem ister istemez, yeni çalışma tarzlarını, mücadele, savunma, korunma araçlarını gerektiriyor. Geçtiğimiz yıllarda geliştirilen ve yakın zaman kadar geçerliliğini koruyan tarzlarla ve araçlarla bu dönemin içinde geçmek, sunacağı olanaklardan yaralanarak çıtayı yükseltmek olanaklı değil. Uzun bir süredir zayıflamış olan tarihsel hafızamızı canlandırmanın ve geçmişten, geleceğe ışık tutabilecek yeni dersler çıkartmayı bir kez daha denemenin tam zamanı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-2325148705523432818?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/2325148705523432818/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=2325148705523432818' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/2325148705523432818'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/2325148705523432818'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2010/12/dalga-yukseliyor-sendika.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-7884571310397122094</id><published>2010-12-13T08:58:00.000-08:00</published><updated>2010-12-13T08:59:27.716-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;h2&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;“Sol ve Din” tartışmasına bir katkı&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h2&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;(sol.org 02/12/2010)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Geçen ay &lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;Bir Gün&lt;/i&gt; gazetesi Internet sitesinde “sol ve din”, “Afyon mu protesto mu? “Marks dine karşı mı?” başlıkları altında ilginç bir tartışma yaşandı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Tartışmanın bir tarafında, Burhan Sönmez&lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt; &lt;/i&gt;sosyalistlerin, egemenlerden yana olan sağ dinciliği teşhir etmeleri, ama dinin kendisini hedef tahtasına koymamaları gerektiğini savunuyor.&lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt; “Dinin kendisine değil onun belli bir (sağ) yorumuna karşı mücadelenin”[&lt;a style="mso-footnote-id:ftn1" href="file:///C:/Documents%20and%20Settings/Ergin%20Yildizoglu/My%20Documents/Ergin/yazilar%20serbest/20101202%20B%C3%BCt%C3%BCn%20ele%C5%9Ftirilerin%20%C3%B6n%20ko%C5%9Fulu%20ve%20Praxis%20sol_org.docx#_ftn1" name="_ftnref1" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="mso-special-character:footnote"&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size:11.0pt;font-family:&amp;quot;Bookman Old Style&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; mso-fareast-font-family:&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;mso-fareast-theme-font:minor-fareast; mso-bidi-font-family:&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;mso-bidi-theme-font:minor-bidi; mso-ansi-language:TR;mso-fareast-language:EN-US;mso-bidi-language:EN-US"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;] &lt;/i&gt;önemini vurguluyordu. Diğer tarafta, Gazi Çağlar, ağırlıklı olarak, “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı”(1943) baslıklı ünlü metne yaslanıyor ve Marks’ın dine karşı olduğunu gösteriyordu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Tartışmanın, aydınlatıcı, kışkırtıcı özelliğinden, yazarların önemli noktalara ışık tutmuş olmaları bende de bir şeyler söyleme gereksinimi uyandırdı. Hemen, baştan not etmeliyim ki, benim aklım, ağırlıklı olarak, Marks’ın din karşısındaki konumunu başarıyla sergileyen Çağlar’dan yana. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Ben bu yazımda, özetle, “sol ile din” (“sol” kavramına ilişkin kaygılarımı daha önce vurgulamıştım) arasındaki ilişkiyi düşünürken, iki düzeyi birbirinden ayırmak gerektiğini savunacağım.&lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt; Bu düzeylerin birinde dinin hedef tahtasına koyulması kaçınılmazdır. &lt;/b&gt;Öteki düzeyle, dini, bir söylem (ve “hakikat rejimi” olarak) ihmal ederek, görmezden gelerek davranmak, bir yere kadar olanaklıdır. Birinci düzey, felsefe pratiğine ikinci düzey ise özgürleştirici siyaset pratiğine, &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;Praksis&lt;/b&gt; alanına ilişkindir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;h3&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bütün eleştirilerin ön koşulu ve bir semptom olarak din&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Marx&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;“Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı” başlıklı denemesinde, biri hemen giriş paragrafında olmak üzere çok önemli üç önerme koyuyor karşımıza. Birinci önerme, “&lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;dinin eleştirisinin tüm eleştirinin ön koşulu olduğunu”&lt;/i&gt; söylüyor. İkinci önerme, dinin yanıltıcı bir mutluluk, maddi koşullardan kaynaklanan bir yanılsama olduğunun vurgulandığı paragrafta, dini, &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;bir maddi koşulun kendini düşünsel-simgesel alanda dışa vurması&lt;/b&gt;, bir &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;semptom&lt;/b&gt; olarak tanımlıyor. Marks burada, insandan bu yanılsamayı gerektiren koşulların bilgisine ulaşmadan, bu yanılsamayı (semptomu)&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;terk etmesini istemenin yanlış olacağını vurguluyor. Psikanalizin diliyle söyleyecek olursak,&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;insandan semptomunu terk etmesini istemek, yerine başka bir şey konulamıyorsa, bir kimlik krizini çağırmakla eş anlamlıdır. Bu ise, hem ahlaken yanlış, hem de son derecede büyük bir dirençle karsılaşacağı için (kimse kimliğini parçalamayı kabul edemez) siyasi açından boş bir çaba olacaktır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Üçüncü, önerme bize &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal"&gt;“felsefenin proletaryada maddi silahını bulduğunu, proletaryanın da felsefede tinsel silahını bulduğunu&lt;/i&gt;” söylüyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;Bu üç önermeden söyle bir sonuca ulaşabiliriz. Dinin eleştirisi, diğer eleştirilerin gerçekleşebilmesinin olmazsa olmaz ön koşuldur. Eğer proletarya felsefede tinsel silahını bulacaksa, felsefenin, dini eleştirisinin hedefine koyması kaçınılmazdır. Yoksa, proletaryanın tinsel silahı, yeterli “kinetik enerjiyi” yaratamayacak, hatta belki de elinde patlayacaktır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Proletaryanın tinsel silahı kavramıyla, aslında, kendi durumunu anlamasına yardımcı olacak düşünce sistemlerini, bunları ifade edebilecek bir dili ve kavramlar hazinesini, &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal"&gt;kendisi için sınıf &lt;/i&gt;olmasına olanak verecek etik sitemi ve sadakatleri konuşuyoruz. Bu düzeyde, eleştiri tavizsiz ve nihai olmak zorundadır. Ancak, özellikle Müslüman toplulukların, dine ve kitaba yönelik herhangi bir din dışı okumayı şiddetle ret etme eğiliminde oldukları da bir gerçektir. Bu bağlamda, bir muhalefet potansiyeli olarak kendini siyasi alanda göstermeye başlayan dini hareketlerle birlikte davranma çabaları potansiyel olarak, tüm eleştirilerin ön koşulundan vazgeçmeyi, proletaryanın tinsel silahında taviz vermeyi de beraberinde getirme riskini de taşıyacaktır. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Diğer taraftan, kapitalizmin eleştirisi, kapitalizm öncesi dönemlerin dil kodlarından, kurtarılarak, bizzat kapitalizmin çelişkilerinin ve dinamiklerinin yarattığı kodlar,( kavramlar, simgeler) içinde, bunların, bir “içkin eleştirisi” (bu simgeleri kodları üreten çelişkiler, koşular bağlamında) üzerinden gerçekleştirilebildiği ölçüde &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;proletarya kurtuluşu için gerekli tinsel silaha&lt;/b&gt; kavuşacaktır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;h3&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Semptom ve praxis&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bir semptom olarak din ise, “şimdi ve burada” karşımıza çıktığında, öncelikle pratik sonuçları itibariyle çıkar. Bu da bize Praksis (özgürlük mücadelesi pratiği) alanında birçok olanak sunar. Burada, dinle karşılaşmak ve eleştirmek, onunla felsefi bir düzlemde ilişkiye girmeden, kimseyi kimlik krizine itmeye kalkmadan, dillendirilen önermelerin günlük yaşamdaki sonuçları, sermayenin kodları karşısındaki durumları, yaşama geçirildikleri (maddileştikleri) taktirde yapacakları etkiler bağlamında, dini kökleri görmezden gelinerek gerçekleştirilebilir. Ancak bunun başarısı bizim, felsefi düzeydeki eleştirimizi tamamlamış olmamıza bağlıdır. O zaman dinin sunduğu kavramları, dili ve önermeleri, kullanamamaya dikkat ederek (bu bence özellikle çok önemlidir), dindar insanlarla sosyal pratiğin eleştirisi bağlamında konuşabilir ve birlikte davranabiliriz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Ama, kendimizi hiç aldatmayalım. Dindar insanlar çok büyük bir hızla ve hiç beklemediğimiz bir anda bizi birinci düzeye çekecek soru, eleştiri ve önermelere karşımıza geleceklerdir. O zaman, andaki, konjonktürel birliktelikleri korumak uğruna uzlaşmaya, durumu idare etmeye çalışanlar, aynı hızla dini söylemler ve hareketlerce özümsenecekler, Mısır ve İran deneylerinin gösterdiği gibi, bağımsız siyasi özne olmaktan çıkacaklardır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Diğer taraftan Praksis alanı bize, dini hedef tahtasına koymadan, salt sonuçları üzerinden tartışmaya olanak verecek sonsuz sayıda örnek sunacaktır. Bu son bölümde, yazımı, Praksis alanına ait çarpıcı bir örnek üzerinden bitireceğim.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Ali Bulaç’ın 29 Kasım tarihli yazısı dini kavramlara ve söylemlere bağlı kalarak günün sorunlarını tartışmaya başlayan bir Müslüman entelektüelin çırpınışlarını, sergilemesi açısından ilginç bir örnek oluşturuyor.&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;Yazı, modernite, teknoloji, uygarlık, üzerine adeta birer “hazine” niteliğinde, ilginç saptamalarla dolu. Ben burada yazının Praksis alanına ilişki en önemli yanıyla, daha birici paragrafta kendini açığa vuran derin &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal"&gt;kadın düşmanlığı &lt;/b&gt;ve yazı ilerledikçe belirginleşen &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;bir kadın korkusu &lt;/b&gt;üzerinde durmakla yetineceğim.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Birici paragraf şöyle&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal"&gt;: “Kadın-erkek ilişkisinin doğası, erkeğin kavvam vasfının korunmasına ve aile düzeninde ma'ruf ve meşru çerçevede kadının erkeğe itaat etmesine dayanır. Çünkü erkek ve kadın arasındaki ontolojik bağ eşitliği değil, yaratılıştaki çeşitliliği ve&lt;/i&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;bunun zorunlu sonucu olan farklılığı öngörür&lt;/i&gt;”. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu paragraf, kadını önce &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal"&gt;bakılması, korunması&lt;/b&gt; (“Kavvam” sözcüğünün daha ağır anlamları da var ama ben bunlarla yetiniyorum) gereken, bu korunma karşılığında koruyana &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;itaat etmesi&lt;/b&gt; gereken bir varlık olarak tanımlayarak, &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;karşımıza tam anlamıyla bir köle efendi ilişkisi &lt;/b&gt;koyuyor. Bu durumun, ilkel bir natüralizmle doğal koşullara bağlanmasıysa, aklımıza ister istemez dinin her türlü baskı ve eşitsizliği ebedileştirme eğilimine ilişkin uyarıları getiriyor. Tabi doğa düşüncesi burada, kendiliğinden var olan bir şeye değil, yaratılan bir şey göndermeyle bizi hemen tanrının düzeniyle karşı karşıya bırakıyor. Böylece, kadın erkek eşitliğini savunanlar, doğrudan tanrının düzenine karşı çıkmış oluyorlar. Bu önermenin Praksis alanındaki sonuçlarını düşünmeye başlamak bizi Taliban’a kadar götürebiliyor. Yazarın “farklı” olanlar arasında eşitlik olamayacağı sonucuna ulaşan saptamalarıysa, eğer bir kafa karışıklığının ürünü değilse, biyolojik farkları, “yasaya” temel alan, gerçekten çok korkutucu bir anlayış. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;Teknoloji, doğa, modernite filan derken adeta kötü bir Heidegger parodisine dönüşmeye başlayan yazı, bu derme çatma köprüden, dörtnala bir feminizm eleştirisine geçiyor:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;“&lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;Modern teknolojik ve ekonomik güç biçimleri, modernite ile ortaya çıkan "erkek merkezli" bir kültürden "kadın merkezli" bir kültüre doğru gidiş başlamış bulunmaktadır. Modernlik öncesinde hak ve hukuk ihlallerine rağmen dinler ve kadim gelenekler "insan merkezli"ydi, bugün kadın merkezli hakim bir söylem ve kültüre doğru giderken, bu insan merkezliliği kaybetmekteyiz.&lt;/i&gt;”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bir an boş bulunup, ataerkilliğin tarihini unutarak, erkek merkezli kültür modernitenin ürünüdür, “dolmasını” yutsak, “inan merkezli” kavramının burada &lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;fallusu&lt;/i&gt; örten bir incir yaprağı olduğunu görmezden gelsek bile, şimdi &lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;kadın merkezli bir kültüre gidiyor olmanın ne mahsuru var diye soramaz mıyız&lt;/i&gt;? Ne de olsa, insan türünün devamında en ağır ve biyolojik olarak en riskli işi üstlenen cins değil mi kadın? Türün, toplumsal, kültürel yaşamının, türün üretiminin yükünü taşıyan cinsin gereksinimleri etrafında kurulabileceğini düşünmek çok mu akıl dışı bir yaklaşımdır?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bulaç’ın, bu kaygıları, artık kendine bakabilen, toplumun ekonomik, siyasi sinir merkezlerine ulaşmaya başlayan, teknolojinin, dövüş sporları tekniklerinin de yardımıyla erkek kadar güçlü olabilen ve şiddet uygulama kapasitesi geliştirebilen bir kadının yükselmesi karşısında, şiddeti gittikçe artarak adeta, &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;histeri krizlerine&lt;/b&gt; yol açmaya başlayan bir “kavvam vasfını kaybetme” korkusunda kaynaklanmıyor mu? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bulaç’ın “kavvam vasfını” koruma iddiasını, moderniteye saldırarak, dine dayanarak meşrulaştırmaya çalışırken, sıra “pozitif ayrımcılığa” karşı çıkmaya, erkeğin ayrıcalıklarını iş yerinde de korumaya gelince tam bir modernist&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;“araççı”(enstrmantalist) mantıktan medet ummaya başladığını görüyoruz. Bulaç, pozitif ayrımcılık her alanda “kalite düşüşüne sebep olacak” derken de kadın haklarındaki bir iyileşme olasılığıyla, kalite düşüşünü birbirine bağlayıveriyor; &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;hızını alamıyor pozitif ayrımcılığın siyasi sistemi giderek “feminist otokrasiye” sürükleyeceğini iddia ediyor. Histeri krizi derken tam da bunu kast ediyordum işte.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu örnekte olduğu gibi daha birçok durumda, dini düşüncelerden kaynaklanan toplumsal önerilerle, eleştirinin hedef tahtasına dini koymaya gerek kalmadan, salt bu yaklaşımların iç çelişkilerinden, aslında savundukları siyasi çıkarlardan ve düpedüz yanlışlıklarından hareketle mücadele edebiliriz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;div style="mso-element:footnote-list"&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;br /&gt;  &lt;hr align="left" size="1" width="33%"&gt;  &lt;!--[endif]--&gt;  &lt;div style="mso-element:footnote" id="ftn1"&gt;  &lt;p class="MsoFootnoteText" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;a style="mso-footnote-id:ftn1" href="file:///C:/Documents%20and%20Settings/Ergin%20Yildizoglu/My%20Documents/Ergin/yazilar%20serbest/20101202%20B%C3%BCt%C3%BCn%20ele%C5%9Ftirilerin%20%C3%B6n%20ko%C5%9Fulu%20ve%20Praxis%20sol_org.docx#_ftnref1" name="_ftn1" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;&lt;span style="mso-special-character:footnote"&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size:10.0pt;font-family: &amp;quot;Bookman Old Style&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;mso-fareast-font-family:&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; mso-fareast-theme-font:minor-fareast;mso-bidi-font-family:&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; mso-bidi-theme-font:minor-bidi;mso-ansi-language:TR;mso-fareast-language:EN-US; mso-bidi-language:EN-US"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt; Yazar tabii ki bundan çok fazlasını söylüyor, belki de daha ayrıntılı bir diyalogu gerektiriyor. Ama ben, bu yazıya ilişkin projem açısından bunlar en önemli bulduğum savlarla, kendimi sınırlamayı tercih ediyorum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-7884571310397122094?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/7884571310397122094/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=7884571310397122094' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/7884571310397122094'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/7884571310397122094'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2010/12/sol-ve-din-tartsmasna-bir-katk-sol.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-1101323545264228485</id><published>2010-12-13T08:57:00.000-08:00</published><updated>2010-12-13T08:58:06.891-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;h2&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;“Uygarlıklar çatışması” mı dediniz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h2&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;(sendika.org. 25/11/2010)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu gün çok sert ve acımasız bir “&lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;uygarlıklar çatışmasının”&lt;/b&gt; tam ortasındayız. Ama bu Huntington’un ileri sürdüğü gibi, dini temelde tanımlanmış, Hıristiyan, İslam ve Çin uygarlıkları arasında yaşanmıyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu çatışma Aydınlanma geleneğiyle, sermayenin var olabilmeye devam edebilmek için canlandırmaya ve kendi yeniden üretim süreçlerine tabi kılmaya başladığı Aydınlanma öncesi geleneklerden toplanarak oluşturulmuş bir yeni- bağnazlığın (obskürantizm) arasında sürüyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu çatışmanın bir tarafında 1789 Fransız devrimiyle başlayan, 1848 devrimleriyle dönüşerek, 1871 Paris Komünü’nden, 1917 Sovyet Devrimi’nden 20. Yüzyıl'ın emperyalizme karşı bağımsızlık savaşlarından geçerek süregelen, en üst soyutlama düzeyinde, insanlığın kültürel mirasını temsil eden bir &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;uygarlık var.&lt;/b&gt; Modern anlamda bireysel özgürlükleri, hatta birey kavramını konuşmaya, sınıf mücadelelerini görmeye anlamaya, toplumu ve doğayı, mucizelere gerek kalmadan açıklamaya olanak verecek bilimsel düşünce ve bir kavramlar hazinesi bu uygarlığa ait.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bunun karşısında, yapısal krizini aşarak var olmaya devam edebilmek için, dinci gelenekleri, pasif nihilizmi canlandırarak, tüm karşıt sesleri susturmayı amaçlayan sermayenin, bu mirasın kavramlar hazinesini (dilini) yok etmeye başlayan &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;anti-uygarlığı &lt;/b&gt;(&lt;st1:personname st="on"&gt;barbar&lt;/st1:personname&gt;lığı)&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal"&gt; &lt;/b&gt;var. İnsanlık, bu gün işte bu, uygarlıkla, anti-uygarlık (&lt;st1:personname st="on"&gt;barbar&lt;/st1:personname&gt;lık) arasındaki gittikçe sertleşen çatışmanın ortasında duruyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="center" style="text-align:center"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;***&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;İnsanlık kültürünün, &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal"&gt;özgürlük&lt;/b&gt; (kendini geliştirme, kendi bedenine sahip olma, düşündüklerini, inandıklarını açıkça ifade etme) &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;eşitlik&lt;/b&gt; (bireyler, farklı etnik gruplar, ırklar, cinsiyetler ve cinsel tercihler, arasında) &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;ilerleme&lt;/b&gt; (toplumsal koşulları ve doğal çevreyi daha fazla özgürlük ve eşitlik doğrultusunda dönüştürebilme) ilkeleri bugün, çok yönlü ve şiddeti gittikçe artan bir saldırının altındadır!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Sermayenin anti-uygarlığı, tüm “yaşam dünyalarını”, sermaye ilişkisine tabi kılarak imha ediyor, tekdüzeleştiriyor, toplulukları, kendi haz süreçlerine, sermayenin ürettiği malların ve simgelerin tüketim süreçlerine odaklanmış bireylerin matematik toplamına dönüştürüyor, bireyi, sürekli manipüle edilen bir tüketiciye indirgiyor. &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Sermaye “yaşam dünyalarını” yok ederek ayakta kalmaya çalışırken durmadan körüklenen tüketim, eskime, yok olma, yeniden tüketim döngüsü, gelinen noktada insanlık uygarlığının var oluşunun biyolojik zemini de yok etmeye başladı. Bir taraftan aşırı tüketimin doğrudan bir soncu olarak iklim değişikliği canlı türlerini yok ediyor, diğer taraftan insanın ve genelde canlıların genetik yapısı çözümlenerek, metalaştırılıyor, nöroloji bilimi (neuroscience) bulgularını, siyasal iktidarların, büyük şirketlerin; disiplin, denetleme süreçlerinin, kültür endüstrisinin hizmetine sunuyor. Felsefe (bilgi sevgisi), bilim, siyaset, aşk, sanat alanlarında ortaya çıkan, “olayları”, “yeniyi” anlama ve anlamlandırma çabalarını terk ederek, sermayenin yarattığı baskının altında, giderek, “deneysel felsefe”, “alan felsefesi” başlıkları altında,&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;sermaye ve siyasal iktidar için toplumsal sorunları çözmeye yöneliyor. &lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;New York Times&lt;/i&gt;’da bu konuda yazan bir “felsefe Profesörü’nün dediği gibi “ne de olsa faturaları ödeyecek parayı bunlar getiriyor”.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Günümüzde, sermayeden başka bir yaşam, biyolojik-bedensel hazlardan başka bir var oluş hayal edemeyen bir &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal"&gt;pasif&lt;/b&gt; &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;nihilizm&lt;/b&gt; (liberalizm ve postmodernizm), tüm hazların yok olduğu ölüm noktasından ötede bir dünya hayaliyle yaşayan kökten dincilik (Hıristiyan, Müslüman, Yahudi, Hindu) buluşarak, onunla insanlığın simgesel evrenine egemen olmak için rekabet ediyor. Bu görünüşte, birbirine zıt iki akım, çağdaş bağnazlığı (obskürantizmi) birlikte inşa ediyorlar. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Her ikisi de insanlık tarihinin, hem kendi öznelliğini, hem toplumsal ilişkilerini, hem de doğal çevresini değiştirerek baskının sömürünün, savaşların olmadığı, yaşanabilir bir dünya (yeni insan, yeni toplumsal ilişkiler ve yeni bir doğal çevre) kurmaya yönelik &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;ilerleme düşüncesini &lt;/b&gt;ve onun berberinde getirdiği kavramları insanlığın uygarlık geleneğinden, kültürel kazanımlarından silmeye çalışıyorlar. &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;Çağdaş bağnazlığın karşısında, tutunulabilecek tek bir seçenek var: &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal"&gt;Bu yeni dünyanın, yeni insanın ve yeni doğa’nın kurulabileceğine ilişkin inanç&lt;/b&gt;!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="center" style="text-align:center"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;***&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;İnsanlık ilk kez bu kadar keskin bir &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;uygarlıklar çatışması&lt;/b&gt; durumuyla karşı karşıya. İnsanlık, en son, böyle bir uygarlıklar çatışması noktasına çok yakınlaştığında, Faşizme karşı savaşıyordu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu, savaş, sermayenin &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal"&gt;totaliter doğasının&lt;/b&gt; (her şey bana tabi olmalıdır), emperyalizm, ırkçılık, jenosit ve aydınlanma karşıtı tüm anti-kültürel özelliklerini kendine toplamış (Goebbels: “Kültür sözcüğünü duyunca hemen silahıma uzanırım) &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;totaliter siyaseti&lt;/b&gt; (herkes benim istediğim gibi yaşayacak) olan Faşizm-Nazizm ile Komünizmin (Marksistler ve Anarşistler) bir savaşıydı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu savaşta, sermaye kesimleri arasındaki çelişkilerin, emperyalizmin dinamiklerinin yarattığı koşullar, Komünistlerle (Marksistler ve Anarşistler), Cumhuriyetçilerin, Faşizme karşı ortak mücadele etmesine olanak sağladı, bu uygarlıklar çatışmasının yaratığı konjonktür çözülebildi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Eğer, o dönemde komünistler, kapitalist sınıf içinde oluşan çatlakları, sınıfın farklı kesimlerinin, bloklarının çıkarları, &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;siyasi projeleri arasındaki farkları yok sayarak, kısa bir süre için kafa karıştıran,&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;faşizmle sosyal demokrasiyi aynı kaba koyma hatasında ısrar etselerdi, bu gün başka bir dünyada yaşıyor olacaktık. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bir bilimkurgu denemesiyle şöyle düşünebiliriz: Belki o zaman Nazi Almanyası, nükleer silahlar geliştirmesine olanak verecek zamanı kazanabilecek, tüm insanlığı bir nükleer savaşın içine itebilecekti. Ya da, nükleer denge, Naziler'in işgal etmiş oldukları bölgelerde egemenliğini kalıcılaştıracak, sermaye grupları yeni bir statükoda anlaşacak; bu konsensüs kısa sürede yeniden SSCB ve Komünistler üzerine dönebilecekti. Kim bilir?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;O dönemde, komünistler sosyal demokratlarla hatta muhafazakar cumhuriyetçilerle birlikte, sürekli maruz kaldıkları ihanetlere, aldatmalara karşı, kendi siyasi örgütsel, ideolojik bağımsızlıklarını koruyabildikleri, ilişkilere devrimin ve komünizmin ahlakının merceğinden bakarak yaklaşabildikleri ölçüde çalışabildiler. Bu durumu çok iyi anlatan, hepimizin çok iyi bildiği bir anekdotu anımsarsak: İki düşman vardı karşılarında, biri &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;kafalarına silah dayamıştı.&lt;/b&gt; Öbürünün elinde -anekdotun bir versiyonuna göre- &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;zehir dolu bir kupa&lt;/b&gt; vardı, içmesini istiyordu, -bir diğer versiyonuna göre- &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;ip vardı&lt;/b&gt; kendisini asmasını istiyordu. Önce hangisiyle mücadele etmek gerekiyordu? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Nasıl silahla zehir/ip arasında bir aciliyet farkı var idiyse, faşizm ile burjuva demokrasisi (aslında artık oligarşik cumhuriyet) arasında da işçi sınıfının, komünistlerin siyasi kültürel ve örgütsel var olma koşulları açısından çok önemli farklar vardı. Seçenek konusu olacak kadar yaşamsal farklar! &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu denkleme o zaman için Yahudiler'i, Romanlar'ı, eşcinselleri,&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;özürlüleri eklersek durum belki biraz daha açıklık kazanabilir. Birinde yok olmak söz konusuyken, öbüründe, komünistler ve işçi sınıfı örgütleri açısından yaşayabilmek,&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;iktidara ilerlemeye çalışmak, en azından yeniden başlayabilmek olanağı…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="center" style="text-align:center"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;***&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu günlerde, hem “Batı”da hem “Ortadoğu”da egemen kanaat, AKP’nin gelecek seçimleri kazanarak, “reformlarına”, diğer bir deyişle toplumsal mühendislik projesine devam edeceği doğrultusunda. Peki AKP’nin projesini nasıl anlıyor bu yorumcular? Bu yorumcular AKP’nin projesini, kapitalist parlamentarizmle Müslümanlığın yaşam dünyasını birleştirmeyi başarmak olarak anlıyorlar. &lt;br /&gt; &lt;!--[if !supportLineBreakNewLine]--&gt;&lt;br /&gt; &lt;!--[endif]--&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu “projeyi”, bu yazıda tanımlanan uygarlıklar çatışması ikilemi üzerinden okuyabilir miyiz? Bence okuyabiliriz. Bu proje kapitalizmin totaliter eğilimleriyle, dini yaşam tarzının, bireyin zamanını, mekanını, bedensel estetiğini, beslenme ve cinsel yaşamının (haz alanlarının) pratiklerini yakından denetlemeyi, disiplin altına almayı ve gerektiğinde cezalandırmayı amaçlayan totaliter eğilimlerini birleştirmeyi amaçlıyor. Bu bağlamda bu proje yeni bir siyasi rejime, giderek devlet biçimine (dolayısıyla egemen sınıf iktidarının yeni bir biçimine) açılıyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Karşımızdaki, Aydınlanma Geleneği'nin ve insanlık kültürünün, eşitlik, özgürlük, ilerleme ilkelerine karşı bir projedir.&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;Bu karşıtlık, bu projenin, işçi sınıfının çıkarlarını dile getirmeye, siyasetini oluşturmaya, bu sınıfı tanımlamaya (öz bilincine ulaşmasına olanak veren söylemlere), bu arada etnik kimliklerin kendi varlıklarını açıklamaya, ayrımcılığa direnmeye, çıkarlarını savunmaya, feminist mücadeleye, genelde haklar mücadelesine olanak verecek söylemlerine de karşı olunduğu anlamına gelir. Dahası, bu proje tüm bu söylemleri giderek simgesel evrenden çıkartmayı amaçlayan bir projedir. Bu bağlamda liberallerin pasif nihilizmiyle oluşan ittifak geçicidir. Bu projenin, doğası gereği, bir aşamada, tüm diğer muhalefet unsurlarını temizledikten sonra dönüp liberalleri de hedef alması kaçınılmazdır. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Buraya kadar anlattıklarımda bir doğruluk payı varsa, eğer olduğunu düşünüyorsanız, şimdi şu soruyu sormak istiyorum: Bugün insanlığı etkileyen uygarlıklar çatışması açısından, önümüzdeki seçimleri AKP’nin kazanmasıyla kaybetmesi arasında bir fark olacak mı? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;“Hayır yok!” diyorsanız, seçimlere yalnızca komünistlerin (Marksistler ve anarşistler) alacağı oy oranları, yapacağı propaganda ve örgüt inşa dinamikleri (bu nokta anarşistleri ilgilendirmeyebilir) açısından bakabilirsiniz! &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;Çünkü seçimlerin öncesi ve sonrasında komünistler açısından bir şey değişmeyecektir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Yok eğer bir fark var diyor ve benim saptamalarımı kısmen de olsa paylaşıyorsanız, &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;seçimleri, içinde farklı siyasi akımların, güçlerin, kısmen örtüşüyor olsa da birbirinden farklı projelerin karşı karşıya geleceği özgün bir konjonktür olarak değerlendirirsiniz. Bu değerlendirme üzerinden de, seçimlerden komünist hipotez açısından, hangi olumlu, ya da en azından zararsız olabilecek sonucun çıkmasını arzu ediyorsanız, bu konjonktüre, o yönde müdahale etmenin söylemlerini, diyalog alanlarını, pratik yollarını bulmaya çalışırsınız.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-1101323545264228485?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/1101323545264228485/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=1101323545264228485' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/1101323545264228485'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/1101323545264228485'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2010/12/uygarlklar-catsmas-m-dediniz-sendika.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-4623005081151605205</id><published>2010-12-13T08:56:00.000-08:00</published><updated>2010-12-13T08:57:04.708-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;h2&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bir fırsat kaçırma uzmanı olarak CHP.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h2&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;(sol.org: 18/11/2010)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;BDP Genel Başkanı Demirtaş’ın "Seçimlerde sol blok oluşturalım" çağrısına CHP’nin (CHP’nin yeni Kürt politikasını hazırlayan Genel Başkan Yardımcısı Mesut Değer ve CHP Grup Başkanvekili, Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin ağzından) verdiği &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal"&gt;“BDP önce solcu olsun, sonra konuşalım”&lt;/i&gt; tepkisini okuyunca aklıma Ehud Barak’ın bir sözü geldi. Barak Oslo barış sürecinin bir aşamasında, Arafat için &lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;“hiçbir fırsatı kaçırma fırsatını asla kaçırmaz&lt;/i&gt;” demişti. Ben de o zaman Barak bu suçlamayı yapacak en son kişi olsa gerek diye düşünmüştüm. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Türkiye’de Kürtleri parlamenter platformda temsil eden tek parti olduğunu hemen herkesin kabul ettiği BDP’nin genel başkanı, Ana Muhalefet Partisi'ne diyalog ve iş birliği teklif ediyor, son yılların moda deyimiyle, bir ‘açılım’ yapıyor. Böylece, iki laik eğilimli, modernist damarı güçlü, siyasette, farklı amaçlarla da olsa neredeyse aynı kavramlarla konuşan muhalefet partisi arasında, çok uzun bir süredir ilk kez bir diyalog fırsatı oluşuyor. Hem de Kürt hareketinin AKP’lileştirilmeye, diğer bir deyişle Siyasal İslam’ın ideolojik etkisi altına sokulmaya çalışıldığına ilişkin gözlemlerin arttığı bir dönemde. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Ama gelin görün ki, ana muhalefet partisinin, Kürt sorununa ilişkin çalışmalar yapmakla görevli bir yetkilisi ve Grup Başkanvekli, bu açılımı sinirli bir ifadeyle anında adeta ellerinin tersiyle bir kenara iterek, bu fırsatı kaçırıyorlar. Bu, &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;fırsatı kaçırma fırsatını asla kaçırmama&lt;/b&gt; durumuna mükemmel bir örnek değil mi?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;CHP’li görevlilerin gerekçeleri de çok ilginç. &lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;“BDP sol bir parti değil önce sol olsun omndan sonra konuşalım…”, &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;“Türkiye’de sol bloğun nerede olacağı ise bellidir ve burada en büyük güç CHP’dir”… “Herkesin gelip CHP çatısı altında kendiliğinden birleşme ve bütünleşmeyi sağlaması lazım … Herkesin bir talep veya koşul ileri sürmeden ‘Katılıyorum’ demesi gerektiğini düşünüyorum. ‘Burada siyaset yapacağım’ desin. Herkes CHP şemsiyesi altında katkı sunmaya gelsin. Biz de onlara bu olanakları sağlayalım”.&lt;/i&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;“Bir Anglo sakson deyimi “Bu önerme o kadar çok fazla düzeyde yanlış ki eleştirmeye nereden başlayacağımı bilemiyorum” der. CHP sözcülerinin, sol blok ve işbirliği üzerine söyledikleri de öyle. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Şuradan başlayabiliriz sanırım. CHP’nin yeni, 'halk tipi', çok çalışkan bir başkanı&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;var. Bu başkan, Türkiye’de orta sınıflar arasında, medyanın da yardımıyla ilgi odağı olmaya başladı, uluslararası çevrelerde de kendisiyle diyalog arayışlarında bir artış görülüyor. Ama tüm bunlar, bu yeni başkanın gelecek seçimlerde CHP’yi hükümete taşıyacağı anlamına gelmiyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;CHP’nin gelecek seçimlerde bir şansının olabilmesi için, AKP karşısındaki tüm güçlerin oylarını kendinde toplaması gerekiyor. Referandum sonuçları böyle bir olasılığın gerçekleşmesine ilişkin kimi olumlu işaretler verdi. Ama o kadar! CHP bu olasılığı görmek ve gerçekleştirmek için gereken adımları atmayı başaramaması halinde, referandumda ortaya çıkan potansiyelden yararlanamayacaktır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Eğer CHP kurmayları, bu yüzde 42 nasıl olsa bize mahkum diye düşünüyorlarsa, “neden, referandumda, AKP hükümeti sosyalistlerin onayını almaya bu kadar önem verdi?”, sorusuyla birlikte bir kez daha ve derin derin düşünmeleri gerekiyor. Bu yüzde 42’in ne kadarı CHP’nin başarısıdır ne kadarı solun enerjisinin sonucudur henüz belli değil. Ama medyada, ilgi çekecek, konu olacak kadar bir gücün ortada olduğu kesin. Bu potansiyele BDP’nin oylarının bir kesiminin de eklenmesi halinde, ortaya, gelecek seçimlerin sonuçlarını belirleyecek farkı yaratabilecek bir büyüklüğün çıkabileceğini kolaylıkla söyleyebiliriz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Ama CHP açısından sorun şurada başlıyor: Sosyalistler, CHP’nin bu güne kadar sergilediği profile bakıp, desteklemek için güçlü bir neden bulamıyorlar. Birincisi bu haliyle seçimleri kazanacağına inanmıyorlar. Bu yüzden, CHP’ye verilecek desteğin de son tahlilde ziyan olacağını düşünüyorlar. İkincisi, durum böyle olunca, sosyalistlerin bir kısmı, kendi siyasi hattımızı, birlik sürecimizi inşa etmeye, CHP’nin sağa kaymasıyla birlikte boşalan yeri doldurabileceğimiz bir düzeye ulaşmaya çalışsak daha yararlı olur diye düşünüyorlar. Bir diğer kesimi de zaten CHP’ye Kürt sorunundaki tavrından, emekçi sınıfların sorunlarına ilgisizliğinden, geleneksel devlet partisi olmasından ve otoriter eğilimlerinden dolayı oy vermemekte ısrarlı görünüyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Eğer sosyalistler, seçimlerde, beli bir birlik, kısmen de eşgüdüm içinde, CHP’yi, AKP’nin yanına koyarak, ikisine birden karşı bir tutum alırlarsa bu tutumun yaratacağı sinerji CHP’nin seçimleri kazanma sansını sıfıra indirir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;CHP’nin, bu ülkede solu biz temsil ediyoruz, herkes bize gelsin, BDP zaten sol değil gibisinden dayatmacı ve kusura bakmasınlar ama amatörce söylemler benimseyeceğine AKP’nin seçim başarılarından gereken dersi çıkartmayı başarması gerekiyor. Bu ders şöyle özetlenebilir. AKP ( ve siyasal İslam) çok farklı siyasi ve kültürel akımları, ekonomik kesimleri birden kendine çekerek tek bir kanalda&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;birleştirebilecek söylemleri geliştirmeyi başardı. Böylece ortaya, köktendinci kesimlerden sol liberalizme kadar, yaşam tarzları birbirlerine taban tabana zıt kesimleri kapsayan, Kürt hareketinin ilgisini çeken “çözüm umudunu” güçlendiren bir siyasi cephe oluştu. Bu cephenin, değişim ve özgürlük üzerine kurulan “muhalif ama hegemonik” söylemi, zenginle yoksulu, kent soylu kesimlerle, proletaryanın çeşitli kesimlerini (lümpen proletarya da dahil) birbirine yapıştırdı, karşısındaki güçleriyse, otoriter, darbeci, İslamafob vb suçlamalarla “ötekileştirdi”. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu gün bir taraftan, AKP’nin kurduğu bu blok ve saflaştırma dinamikleri hala büyük ölçüde geçerliliğini koruyorlar.&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;Diğer taraftan, bu bloğun maddi zeminini oluşturan iç ve dış dinamikler hala güçlü olmakla birlikte önümüzdeki dönemde ciddi sarsıntılar geçirmeye aday görünüyorlar. Diğer bir deyişle önümüzdeki seçimlerde, CHP açısından bir fırsat penceresinin açılacağını söyleyebiliriz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu iç ve dış dinamikler ikilemini kısaca açmaya çalışırsak; AKP dış politikası Türkiye’nin bölgedeki durumunu temsil eden jeopolitik mozaiğin tüm taşlarını yerinden oynattı ama, bunları yeni bir resim oluşturacak biçimde bir araya koyamadı. AKP hükümeti Türkiye’yi, komşularıyla ‘sıfır sorun’ olan ülke yabacağım derken, herkesle sorunları olan ülke olma noktasına doğru götürüyor.&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;AKP açılımları özellikle Kürt açılımı iflas etti. Kürt hareketinin temsilcileri büyük bir düş kırıklığı yaşıyor, 30 yılın birikimini Siyasal İslam’a kaybetme tehlikesi karşısında geriliyor, CHP’nin elini sıkmakta isteksiz oldukları bir noktadan, ‘sol blok’ önerdikleri bir noktaya geliyorlar. Sosyalist hareket, AKP’nin tüm baştan çıkartma manevralarına, &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;buna aracılık yapan ‘Dr Faustus’ özentilerine sırtını dönerek kendi bağımsız yoluna, kendi içindeki diyalog alanlarını inşa etmeye çalışarak, gitmeye devam ediyor. Bu gidiş referandumda ideolojik, kültürel ve siyasi olarak ihmal edilemez bir profil sergiliyor. Uluslararası ekonomik kriz etkisini sürdürmeye devam ediyor, bu krizin bu güne kadar Türkiye’ye yarar gibi görünen sermaye hareketlerinin yarattığı balon, dış ticaret açığındaki artışın hızlanmasıyla birlikte tehlike işaretleri vermeye başlıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Böylece oluşmaya başlayan konjonktürde, ya CHP bugünden başlayarak, geniş bir muhalefet bloğu oluşturma fırsatını değerlendirmesine olanak verecek söylemi, diyalog alanlarını,&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;halk kesimlerinin ilgisini çekecek kültürel ekonomik politikaları üretmek için çalışacak, ya da bu fırsatı da kaçırarak, nasıl iflah olmaz bir fırsat kaçırma uzmanı olduğunu bir kez daha kanıtlayacak. &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-4623005081151605205?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/4623005081151605205/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=4623005081151605205' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/4623005081151605205'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/4623005081151605205'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2010/12/bir-frsat-kacrma-uzman-olarak-chp.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-7165171006341311293</id><published>2010-12-13T08:52:00.000-08:00</published><updated>2010-12-13T08:53:53.355-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;h2&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu “durum” böyle devam etmez&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h2&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;(Sendika.org 11 Kasım 2010)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Türkiye’de sosyalist harekete bakınca şöyle bir anlayışın, çok yaygın belki de egemen olduğunu düşünüyorum: &lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;Bu “durum” daha uzun bir süre böyle gider; rutin etkinlikler var olan yapılar temelinde güç toplamaya örgüt inşa etmeye devam… &lt;/i&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Ben bu “durum”un uzun süre devam etmeyeceğini, &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;büyük sarsıntıların ve dönüşümlerin eşiğinde olduğumuzu düşünüyorum. Aşağıda açmaya çalışacağım gözlemlerimde doğruluk payı varsa, rutin etkinliklerle beslenen çizgisel, evrimci gelişme sürecinin ötesine geçebilecek, hareketin bir bütün olarak gücünün hızlanarak artacağı dinamik bir gelişme hattı gerekiyor. Bu hattı inşa edebilecek kurum ve önerileri tartışmaya, yenilerini gündeme getirmeye başlamak giderek acil bir önem kazanıyor. Yoksa, birkaç yıldır, özellikle mali krizle birlikte hızlanmaya başlayan tarihin dişlileri arasında bir kez daha parçalanıp un ufak olabiliriz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;h3&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;“Durum” üzerine bir not&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu “durum” kavramı, “yapı"nın içindeki güçler dengesini, başat ve ikincil çelişkileri, parçalarla bütün arasındaki ilişkilerin özelliklerini ve tüm bunlar üzerinde karşımıza (siyasal erk ve egemen ideoloji tarafından sınırlanarak) konan olasılıkların bütünlüğünü ve karmaşıklığını temsil ediyor. “Yapı” söz konusu olduğunda, konumuzla ilgili soyutlama düzeyleri bağlamında, üç “küme” düşünebiliriz. Birincisi ana, evrensel küme olarak, küresel kapitalist ekonomi ve bir egemenlik bağımlılık matrisi olarak var olan devletler sistemi. Bu kümenin &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;içinde de ekonomik siyasi bölgelerden ( nüfuz alanlarından) oluşan, kimi noktalarda birbiriyle kesişen/örtüşen bir seri alt küme düşünülebilir. Bu alt kümeleri içinde de devletleri (ülkeleri, ülkelerin bölgelerini) düşünebiliriz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Tüm bu karmaşıklığı bir dönemde, şu veya bu biçimde tanımlamamıza olanak veren kapitalist sınıf çelişkileri, sermaye brikim rejimleri, devletlerarası ilişkiler, (hegemonya, emperyalizm vb) bunları temsil eden ideolojik sistemler, &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;belli bir süre için&lt;/b&gt;, belirli istikrarsızlıkların kendini tekrarlamaya devam ettiği bir istikrara ulaşırlar. Bu istikrar dönemi boyunca, yapının sınırları çok belirgin ve güçlü, hatta aşılamaz bir görüntü (yalnızca görüntü) sergilerler. Ancak bir noktada sermaye birikim sürecinin içsel çelişkilerinin ifadesi olan kriz eğilimleri, yeniden düzenlenemez yönetilemez bir noktaya ulaşır. Bu noktadan itibaren sabitlenmiş istikrarsızlıkların istikrarını temsil eden yapı hızla çözülmeye, dönüşmeye başlar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu kavramsal düzeyden tarihe inecek olursak, yakın tarihimizle ilgili sanırım şu “durum” dönemleri saptayabiliriz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;1945/50 – 1968/73&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;: Ekonomik büyüme dönemi (Fordist sermaye birikim rejimi), İki bloklu, iki hegemonik merkezli devletler sistemi, emek ve sermaye arasında belli bir uzlaşmaya dayalı, refah devleti, sosyal demokrasi, kitlesel sendikalar. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;1968/73 -1989&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;: Merkezde başlayan ekonomik krizin genelleşmesi, küresel çapta bir kriz yönetiminin (Naeo-liberal küreselleşme) bu dönemin ikinci yarısında başarıyla devreye girmesi. Kısacası SSCB’nın çözülmesiyle taçlandırılacak olan bir kapitalist restorasyon dönemi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;1989- 1997:&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt; Egemen kriz yönetim modelinin (Neoliberal küresellesme) tükenmeye başlamasıyla son bir finansallaşma atağının başlaması. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;1998-2007&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;: Modelin tükenişinin kesinleşmesiyle birlikte ertelenen tüm kriz eğilimlerinin kendilerini dayatmasına, kaynak savaşlarına, pazar kavgalarına, büyük güçler arası rekabetin sertleşmesine paralel klasik emperyalizmin, sömürgeciliğin geri gelmesi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;2007- ?&lt;/b&gt;: Finansal kriz ve çözülmenin hızlanması.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Kabaca anımsatmaya çalıştığım bu dönemlerin tanımlarını, egemen ideolojideki, estetik rejimlerdeki değişimleri, uygun öznelliklerin oluşumunu, krizini ve değişimlerini, hatta teknolojik değişkenleri de ekleyerek daha da zenginleştirebiliriz. Amerikan hegemonyasının gerilemesi ve Çin, Hindistan gibi güçlerin yükselmesini düşünebiliriz. Bu sürece paralel olarak Fordizmin, dayanışma ağları, kamusal eğilimleri, sınıfsal aidiyetleri güçlü, &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;işlevsel tüketim modeline eklemlenmiş öznelliklerini ekleyebiliriz. Sonra bu dayanışma ağlarını ve kurumlarını kaybetmeye başlayan, hedonistik tüketim modellerinin ağlarına takılan yeni öznelliklerin ortaya çıkış sürecini ve bu dönüşümün, “komünist hipotez" açısından siyasi sonuçlarını tartışabiliriz. Interneti,&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;teknolojik gelişmeleri hesaba katabiliriz. Ama sanırım yukarıda sunduğum, birbirini izleyen “durum”lara ilişkin kronoloji genel olarak kendini korumaya devam eder… &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu kronoloji bize bir “durum”dan öbürüne geçerken hep şiddetli sarsıntıların yaşandığını söylüyor. 1968/73 ayaklanmaları, 1989 çöküşü, 1997-2001 arasında, Asya krizi, Kosova savaşı ve 9/11 ve emperyal proje. 2007 Mali çöküş, emperyal projenin iflası, Çin’in yükselmesinin kabullenilmesi…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;h3&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Şimdiki “durum” en patlayıcı olanı&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Kriz başladığından bu yan en patlayıcı (en sert sarsıntılarla bir yenisine geçme özelliği anlamında) “durumu” yaşadığımıza inanıyorum. &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;Bunu en güzel 1968/73 dönemiyle karşılaştırarak görebiliriz diye düşünüyorum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;1968/73 dönemi büyük bir sarsıntıya, etkilerinden hala sıyrılamadığımız bir ideolojik kırılmaya (post-ile başlayan sözcükleri düşünelim) yol açtı. Çok sert ve genelleşmiş bir resesyon, sermaye birikim modeli ve rejiminin artık kar oranları düşme eğiliminin karşıt eğilimlerini egemen kılmaya devam edemediğini, yapısal bir krizin başladığını haber veriyordu. &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;Vietnam Savaşı'nın sonucu, Dolar-Altın bağının kopması, ABD hegemonyasının gerileme sürecine girdiğini söylüyordu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Ancak, önce krizin sermaye hareketleriyle çevreye taşınması, ardından borç krizi yoluyla neoliberalizmin, merkezden çevreye taşınarak piyasaların açılmaya, ulusal projelerin biriktirdiği kaynakların talan edilmeye başlanması ve restorasyon, kriz eğilimlerini ertelemeye devam edebiliyordu. Kriz yeni başlamıştı, sermaye sınıfının, bir kriz yönetim rejimi oluşturmasına olanak verecek koşulları (hatta genel bir düzen dayatmaya devam edebilecek bir liderliği) vardı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bugün “durum” farklı. Bu koşulların büyük bir kısmı ortadan kalktı. Liderlik çok zayıfladı. Egemen kriz yönetim rejimi, bunu destekleyen ve bunun desteklediği ABD hegemonyası tükenmiş durumda.&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;Çin dünyanın ikinci büyük ekonomisi oldu. Almanya Avrupa’nın merkezi haline geldi. Kriz sınıf çelişkilerini hızla derinleştiriyor, keskinleştiriyor, direnişi körüklüyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Dün olmayan şeyleri de görüyoruz bu gün. Avrupa’da büyük grevler, öğrenci hareketleri, silahlı mücadeleye yönelmeye başlayan anarşist gruplar, ne yönde evrimleşeceği belirsiz yeni bir “normal”in şekillenmeye başladığını söylüyor. Ekonomik kriz devam ediyor. Büyük güçler arası dengeler bozulmaya, karşılıklı suçlamalar yoğunlaşmaya başlıyor. Ekonomilerin ve devletlerin, siyasi, askeri ve teknolojik gücü açısından çok stratejik hale gelmiş mallar (değerli mineraller, enerji, gıda ve su), mal ve finansal sermaye ihraç piyasaları üzerinde yakın zamana kadar piyasa koşulları çerçevesinde süren rekabet yerini siyasi çekişmelere, neo-kolonyal yöntemlere bırakıyor. Ulusal piyasaları koruma eğilimleri, diğer bir deyişle krizin yükünü komşunun üzerine yıkma eğilimi güçleniyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu sürecin kendine özgü bir yaşamı var: Döviz savaşları, ticaret savaşları, pazarların kaynakların zorla bölüşülmesi, sonra yeniden bölüşülmesi için mücadele…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Küresel çapta, birçok aşılamaz çelişki, denetlenemez dinamik kesişmeye, deyim uygun olursa “durum” içinde “olay alanları” yaratmaya başlıyor. Bu “olay alanları”, içine bir kibrit düşmesini bekleyen benzin havuzlarına benziyorlar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Krizin yükünü, bu kez sıcak para hareketleriyle, çevreye taşıma eğilimi yine güçleniyor. Ama bu kez, çevrede genel eğilim sermaye hareketlerinin önünü açmak değil, gelenlere direnme, sermaye hesaplarını denetleme yönünde. Sıcak para hareketlerinin ülke ekonomisinin içini boşalttığını öğrenen ülkeler, Türkiye gibi birkaç istisna dışında, çoktan büyük ticaret fazlaları, döviz rezervleri oluşturmuşlardı; şimdi sermaye hareketlerini denetlemeye, &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;bu kaynağın kesilmesinin yaratabileceği açığı ellerindeki rezervlerle kapamaya hazırlanıyorlar. Böylece içe dönük tüketimi ve yatırımları destekleyerek ülke ekonomisini ayakta tutmanın, refahı ve siyasi istikrarı korumanın bir yere kadar söz konusu olabileceğini, böylece zaman kazanabileceklerini düşünüyorlar. Ama bu eğilimler uluslararası gerginlikleri arttırmaya devam ediyor. Batı merkezli modelin tepesindekiler, Kennet Rogoff’un çarşamba günü aktardığım sözlerindeki gibi “&lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;Yükselen piyasalar, kendi ticaret kurallarıyla oynamalarına izin verilemeyecek kadar büyük ve önemli hale geldiler. Bu ülkelerin liderleri yerel çıkarları dizginlemeli, yabacı rekabeti desteklemelidir&lt;/i&gt;” diye düşünüyorlar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Türkiye bu son dönemi, 2001 krizine karşın, Asya ve Latin Amerika ülkeleri gibi, dış ticaret fazlası, döviz rezervleri inşa ederek, ekonomiyi şoklara karşı koruyacak tedbirleri geliştirerek yaşamadı. Aksine merkez ülkelerin sermayesinin çevreye kaçarken yarattığı sıcak para hareketlerinden kısa dönemli siyasi çıkarlar sağlamak, özellikle Siyasal İslam projesini ilerletmek, hükümetin müşteri tabakalarını, kendisini destekleyen sermaye kesimlerini beslemek, bu arada toplumsal mühendislik projesi için gerekli toplumsal rızayı satın almak için kullanmayı tercih etti. Bu sırada oluşturmaya başladığı (ulaştığını sandığı) güce dayanarak ülkenin yerini yeniden tanımlamaya, yeni uluslararası inisiyatifler, ittifaklar, ortaklıklar oluşturmaya girişti. Ancak, hükümetin, güçlü üretim ve yatırım dinamiklerine dayanmayan bu tercihleri, hem ülke içinde hem de ülkenin çevresiyle ilişkilerinde çok kırılgan ekonomik, siyasi diplomatik fay hatları yarattı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Dünya ekonomisi kümesine dönersek, mali krizin denetim altına alınması için devreye sokulan, genişlemeci ekonomi politikaları, krizi aşmaktan ziyade ertelediler, dahası bu kez çevre ekonomilerinde mal, gayrimenkul ve menkul kıymetler piyasalarında yeni balonlar ürettiler. Bu balonlar enerji, gıda, değerli madenlerin (altın gibi) fiyatlarını yukarıya doğru iterek, egemen sermaye birikim rejimini daha da istikrarsızlaştırıyorlar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Dünya ekonomisinin geleceğinin tartışıldığı çevrelerde egemen kanaat şimdi, tüm bu eğilimlerin 2011 yılında birbirlerini güçlendirmeye başlayarak yeni bir sarsıntıya yol açacağı doğrultusunda şekilleniyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Şimdi yeniden Türkiye’ye dönersek önümüzdeki “dönemin” adeta bir “olay alanı” yaratacağını düşünebiliriz. AKP’nin iktidara gelmesiyle başlayan rejim değişikliği süreci, seçimlerden sonra yeni bir anayasa ile bir devlet biçimi değişikliği sürecine dönüşecek. Bu gün zaten faşist diktatörlük var diyerek, bu değişikliğin getireceği sorunları tartışmaktan kaçınamayız; seçimlerin şu veya bu biçimde sonuçlanmasının, ardından oluşabilecek siyasi gelişmelerin sosyalist hareket açısından kazanacağı anlamı da…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Buraya kadar özetlemeye çalıştığım saptamalar, birçok açıdan çok özel bir dönemin eşiğinde olduğumuzu, belki de bu döneme girdiğimizi gösteriyor. Bu nedenle sosyalist hareketin, sıradan bir dönemdeki rutin çalışmalarla yoluna devam edebileceğini düşünmek büyük bir yanılgı olacaktır. Sosyalist hareketin gruplarının bir an evvel güçlerini birleştirerek bu dönemde ülke siyasi coğrafyasında öne çıkmaya çalışmaları, “olay alanına” müdahale etmeye olanak sağlayacak bir sinerji yaratmanın yollarını bulmaları giderek daha büyük önem kazanıyor. Bu nedenle, halkın ve emekçilerin yaşamında fark ve iyileştirme yaratarak sosyalist mücadelenin önünü açabilecek bir noktaya sıçramaya, bu noktadan ilerlemeye olanak sağlayacak tüm olasılıkların mutlaka göze alınması gerekiyor… &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bitirirken, kendini iktidar olmaya aday ve niyetli görmeyen grup, parti, akım etkinliklerinin aslında gerçek birer siyasi çalışma anlamına gelmediğini bir kez daha anımsatmak istiyorum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-7165171006341311293?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/7165171006341311293/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=7165171006341311293' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/7165171006341311293'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/7165171006341311293'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2010/12/bu-durum-boyle-devam-etmez-sendika.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-8205126287011485423</id><published>2010-11-25T01:22:00.001-08:00</published><updated>2010-11-25T01:22:39.284-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;h2&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Edebiyattan solu çıkarırsak geride ne kalır?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h2&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;(Sol Kültür, için yazılmıştı -17/11/2010’de)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Sanattan (ben bu ilginç soruyu edebiyatla sınırlamak istemiyorum) solu çıkarırsak, verili iktidar, ekonomi ve estetik rejimlerinden huzursuz olan, bunların ötesine bakan, geleceğe dönük yapıtları çıkarıyoruz demektir. O zaman geriye, propaganda ve rejimin ideolojini yeniden üreten ve yayan eğlence, icraa vb kategorisine sokacağımız, toplumun en düşük ortak beğeni tabanından toplanmış parçalarla kurgulanan estetik ürünler kalır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Propaganda, diğer bir değişle verili yapının iç düzenini kollayan ve destekleyen, bireyi buna uyumlu bir ruh haline sokmayı amaçlayan yapıtlar, Platon’un Cumhuriyet kitabında adeta üzülerek işaret ettiği gibi, dingin, renksiz, öğretici olmaya çalıştıkları için “ne yazık ki” (yapı ve eğitimciler açısından) halkın ilgisini çekmezler, heyecan uyandırmazlar. Bu yüzden propaganda halkın ilgisini çekmekte sanat yapıtlarıyla (tehlikeli, yapının iç ahengini tehdit eden, estetik ürünlerle) rekabet edemez.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;O zaman propagandanın yapamadığını yapabilmek için toplumda egemen siyasi, ekonomi, &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;estetik rejim içinde kabul gören ortak beğenileri bir araya koyarak (estetik yöneticilik) üretilen, halkı sürekli meşgul edecek, eğlendirecek, ona verili realiteyi, değişmez ve kaçınılmaz olarak sunacak, “güzeli”, “doğruyu” durmadan anlatacak, estetik ürünler gerekecektir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Kapitalizmden önceki dönemde, bu estetik ürünler, tanrının, tanrı düşüncesi içine gizlenen kralların, yönetici sınıfın yüceltilmesi, olumlanması ve imajlarının yeniden üretilmesi olarak kendini gösterir. Bu ürünler insana, dini kozmoloji içindeki yerini öğretir, görevlerini ve sadakatlerini, bunlara uymazsa karşı kalacağı cezaları anımsatır. Bu yapıtlar insana ne kadar önemsiz olduğunu, düzenin ne kadar ulvi ve anlaşılamaz, büyük ve güçlü olduğunu gösterir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu durum, bu ürünlerin kaba saba, ustalıktan yoksun olacağı anlamına gelmez. Aksine bu yapıtların, teknik açıdan bakanları “vay canına nasıl da yapmış” dedirtecek, izleyiciyi bu anlamda “yüce”nin karşısında “yerli yerine koyacak” bir mükemmellikte, güzellikte, ulaşılamazlıkta olmaları, etki yaratabilmelerinin ön şartıdır. Bunlar çok başarılı estetik yapıtlardır. Ancak, estetik ürünler olmanın ötesine geçerek, modern zamanların ölçütlerine göre sanat yapıtı özelliğine ulaşamazlar. Müzeler, artık büyük şirketlerin genel müdürlüklerinin koridorları ve CEO odaları bu tür olağan üstü estetik başarılarla doludur.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Kapitalizmle birlikte, bireyin, kapitalist bireyin, tarih sahnesine çıkması; özgürlük düşüncesinin doğmasıyla, modern anlamda sanat kavramı da oluşmaya başlar. Bu estetik etkinlik, “sanat için sanat” iddiasıyla, kilisenin, kralın, sultanın hocanın ve halkın egemen değerlerine (egemen değerler egemen sınıfın değerleridir) uymak zorunda olmayan, bunların boyunduruğunu tanımayan ürünler üretmeye niyetli olduğunu açıklar. Artık verili yapıyı öven, yeniden üreten değil, verili yapıyı sorgulayan, bir başkasını arzulayan ve bu arzunun ürünü olan yapıtlar vardır. Sanat kavramı artık bu tür yapıtlara aittir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Önceki dönemde estetik yapıtlar verili olanı &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;temsil&lt;/b&gt; (represent) ederken, modern sanatın yapıtları, verili siyasi, ekonomik estetik rejimlere karşı olanın bizzat kendisidir, bu &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;yeni&lt;/b&gt;, &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;karşıt&lt;/b&gt; estetiği ve düşünceyi &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;sunar&lt;/b&gt; (present).&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Modern zamanlarda da propaganda ve düzeni yücelten estetik ürünler ortadan kalkmaz artık, onlar bakanlık danışmanlarının bürolarında, &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;kültür endüstrisinin fabrikalarında (medya, sinema, TV) üretilirler. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Artık karşımıza, macerayı cinayetlere indirgeyen, hırsız polis, iyi polis, kötü polis, iyi kapitalist kötü kapitalist oyunlarıyla çıkan; aşkı biyolojik cinselliğe ya da “sentimentalizme” indirgeyen, siyaseti komplo teorileriyle işleyen, sürekli olayı durumu, &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal"&gt;sınıfı, kitleyi&lt;/b&gt; değil olağan üstü becerilere sahip bireylerin (artık bunları hepsi gençlik kültüne uygun bir estetiğe uygun olarak belli bir yaş aralığında olmalıdırlar, özellikle kadınlar) öykülerini, parayı, lüksü, seksi ve uyuşturucuyu, tüketim nesnelerin imajlarını tekrarlayan estetik ürünler var.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Kısacası, sanattan solu çıkarırsak geride, verili düzeni (iktidarı) savunan, kurallarını öğreten, sorunlarını gizleyen, halkın zamanlarını işgal ederek düşünmelerini engelleyen propaganda ve eğlence ürünleri kalır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-8205126287011485423?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/8205126287011485423/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=8205126287011485423' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/8205126287011485423'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/8205126287011485423'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2010/11/edebiyattan-solu-ckarrsak-geride-ne.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-8427117138014476085</id><published>2010-11-11T03:06:00.002-08:00</published><updated>2010-12-13T08:56:01.428-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;h2&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Sistemin solu boşaldı…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h2&gt;&lt;div&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;(04/11/2010)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Wall Street Journal,&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt; &lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;New York Times&lt;/i&gt; gibi yayınlarda, &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;ABD, Avrupa ve İngiltere’de mali krizin, “Büyük Durgunluğun”, seçmende sol partilere doğru kitlesel bir kayışa yol açmamış olmasının nedenleri, “&lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;sol neden krizden yararlanamıyor?&lt;/b&gt;” sorusuyla birlikte tartışılıyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu ilgi sanırım şöyle bir kaygıdan kaynaklanıyor: Kapitalizmin, 1970’lerde başlayan yapısal krizi derinleşmeye devam ederken, yeni bir boyut daha şekilleniyor. Kapitalist sistem, kendi muhalefetini, düzen içinden üretme (dolayısıyla denetim altında tutma) kapasitesini yitirmiş görünüyor. Öyleyse muhalefet hareketlerinin düzen dışına taşma potansiyeli giderek artacak demektir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Komünistler açısından, böyle bir durumun oluşmaya başladığını görmek ve uygun politikaları üretmek önümüzdeki dönemde can alıcı bir öneme sahip olacak. Çünkü sistemin solu boşaldı ama, sağ popülist, milliyetçi, ırkçı, kökten dinci bir kanadı var. Bu kanadın toplumsal muhalefeti, düzenin dışına çıkmak ( Nazileri ve Siyasal İslam’ın partilerini düşününüz) vaadiyle kendine çekerek, “olağan üstü” otoriter rejimler yoluyla sermayenin çıkarlarına tabi kılmak açısından işlevi giderek artıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;h3&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;“sol” un siyaset alanı kayboldu&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Daha fazla ilerlemeden, daha önceki bir yazımda vurguladığım, kimi arkadaşların da yadırgadığı “sol” ve “komünist” ayrımını, o yazının sonuç paragraflarını aktararak kısaca anımsatmak istiyorum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;“… sol, ezenlere ezilenler arasındaki dengeyi ezilenlerden yana kurmaktan, iyileştirmekten yana olmakla ilgilidir. Komünizm bu dengeyi oluşturan ilişkiyi ortadan kaldırmayı amaçlar. Sol devleti iyileştirmeyi arzular, komünizm devletin olmadığı bir yere ulaşmayı…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Son tahlilde, diğer bir değişle yapının devamının sorgulanmaya başlandığı noktada, sol, toplumsal muhalefeti, protestoyu ve isyanı, örgütler, pasifize eder, yapının içinde kalmasını sağlar. Komünizm, her aşamada, ilk ve son tahlilde bu muhalefetin güçlenmesi, önünü açılması, hızlanması, yapının sınırlarından taşması için çalışacaktır&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu anlamda “sol”un, siyasi (devleti yönetmeye aday) bir hareket olarak var olabilmesi için, emekle sermaye arasında bir uzlaşma alanının var olması, emeğin refah düzeyinin yükselmesi ve sosyal haklarının genişlemesi, sermayenin gereksinimleriyle uyumlu sınırlar içinde tutulmak koşuluyla, finansal (sosyal ücret) kurumsal&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;(iyi devlet) açıdan kabul edilebilir (maliyetine katlanılabilir) olması gerekiyor. 1970’lerda başlayan yapısal kriz, bu uzlaşma alanını giderek daralttı. Yalnızca bu uzlaşma alanı üzerene yaşayabileceğini bilen sol partiler bir süre bu alanın daralmasına direndiler, sonra hızla yeni sınırları benimseyerek politikalarını ona göre değiştirdiler; “değişime uyum” adına, yumuşatılmış muhafazakar partilere dönüştüler Bu sırada sermayenin, aşırı üretim krizini düzenleyebilmek için devreye sokmaya başladığı mali genişleme ve küreselleşme sürecinin (yeni düzenleme sisteminin), tüketimi körükleyici ve ideolojik ekranları teknolojik gelişmelerin de yardımıyla yeniden düzenleyici etkileri solda bir canlanma yaşanmasına (sosyal demokrasi, sosyalist partiler,&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;III. Yol) bir süre için olanak sağladı. Doğu Bloğu’nun çökmesinin ve bu çöküşe ilişkin ileri sürülen açıklamaların yetersizliğinin getirdiği, seçeneksizlik duygusunun yarattığı moral bozukluğu, kapitalizmin solunun &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal"&gt;söyleminin verimliliğini&lt;/b&gt; daha da arttırdı. Neo-liberalizmin aşırılıkları törpülenir, krizin etkileri yumuşar gibi olmaya başladı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Ancak üç yıl önce kriz yönetme modelinin çöktüğünü muştulayan mali kriz ve onu izleyen “Büyük Durgunluk”, “sol”un sermaye ile uzlaşarak siyaset yapabileceği alanı tümüyle ortadan kaldırdı. Bu nedenle kriz başladıktan sonra sosyal demokrat partilerin, politika üretme kapasitelerini tümden kaybettiklerini, sol parti iddialarını koruyarak, sağa kaymaya devam edebilecekleri bir yerin kalmamış olmasının sıkıntısını yaşamaya başladıklarını görüyoruz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Geçtiğimiz aylarda canlanan “solun durumu ne olacak?” tartışmaları bu daha da sağa kayarak sol olduğunu iddia etmeye olanak verecek politikaları (sloganları) arayış çabalarının bir ürünü olarak gündeme geliyor?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;h3&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Sol neden gerilemiş?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Wall Street Journal&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;’ın aktardığına göre, İtalyan dilbilimcisi ve felsefeci Raffaele Simone’nin “Tatlı canavar: Neden batı sola kaymıyor” başlıklı çalışması, önce İtalya’ da, sonrada Fransa’da büyük ilgi çekmiş. &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;Wall Street Journal&lt;/b&gt;’ın bu kitabı, okuyucularına uzun bir tanıtma yazısıyla sunduğuna bakılırsa, ABD’de de ilgi çekmesi için gerekenler yapılıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Simone’ye göre solun gerilemesinin arksındaki nedenler şöyle: Sol komünizmle ilişkisinin yeterince kesin bir biçime kesememiş, günümüzün dünyasının, tüketime yönelik, bireyci, küreselleşmeci özelliklerine medyanın düzenine uyum sağlayamamış. Hala kapitalizmi, Amerika’yı eleştirmeye devam ediyor, devlet müdahalesinden planlamadan yana görünüyor, Castro ve Chavez gibi diktatörlerle tehlikeli ilişkileri sürdürüyormuş. Buna karşılık, göçmenler/yabancılar sorunuyla yeterince ilgilenmiyor, ifade özgürlüğüne, cinsel eşitliğe ve sekülarizme karşı çıkan rejimlere, hareketlere (Siyasal İslam) sempatiyle bakabiliyormuş.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Prof Simone göre günümüzün Batı toplumları yeni sağın, tüketimi, kar dürtüsünü ve hazları destekleyen özelliklerine daha uyuyormuş. Büyük medyanın, ekranların (bilgisayardan IPod’a kadar) yaşamın her alanına girmiş olması da bu durumu güçlendiriyormuş.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Şimdi bunları okurken aklıma Bernard Shaw’ın, Pygmalion piyesinin, sinemaya uyarlayan &lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;My Fair Lady&lt;/i&gt; filmindeki bir sahne geldi. Filmde, doğru dürüst İngilizce konuşmayı ve egemen sınıfların kültürüne uyum sağlamayı öğrettiği çiçekçi kız (işçi sınıfından bir kadın), Eliza Doolittle ile romantik ilişkiler başlattıktan sonra, aralarında çıkan bir tartışmanın arkasından, Prof Higgins, arkadaşı albay Pickering’e yakınmaya başlar: &lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;“Kadınlar neden böyle… Kadınlar neden erkek gibi değil. Kadın neden senin gibi değil…”&lt;/i&gt; (yani erkek erkeğe konuşulabilecek, mantıklı-erkeğin mantığı tabii ki- bir biçimde pazarlık yapılabilecek biri değil). Prof Simone da, bu saptamalarıyla adeta “&lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;neden sol, sağ gibi değil? Neden tümüyle sermayenin mantığını kabul etmiyor?”&lt;/b&gt; diyor. Sol’un sermayenin mantığını tümüyle kabul edip, sermayeyi ilgilendirmeyen alanlardaki özgürlük sorunlarıyla uğraşmasını istiyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Simone’nin farkında olmadığı ve aslında “sol”un trajedisini oluşturan şey ise şu: Sol sermaye ile arasına asgari bir mesafe koyamaz, emekçi halktan yana olduğuna ilişkin bir imajı, onların yaşamında bir iyileştirme yaratacak önlemleri geliştiremezse, siyasi bir varlık olarak kalmaya devam edemez. Bu yüzden solun sorunu, sermayenin programını yeterince benimsememiş olmak değil, onun karşısında &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;göreli bağımsızlığını&lt;/b&gt;, onunla arasındaki &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;eleştirel mesafeyi&lt;/b&gt;, toplumsal muhalefet için çekim merkezi olmasına olanak sağlayacak, biçimde, her konjonktürde yeniden üretebilecek bir söylemi koruyamamış olmasından kaynaklanıyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;h3&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Boşluk ve Birlik sorunu&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Ancak ekonomik krizin giderek derinleştiği, uluslararası emperyalist rekabetin yeniden yoğunlaşmaya başladığı bir ortamda sol bunları yapabilir mi? Yazının başında da işaret ettiğim gibi yapamaz. Bunları yapmaya ilişkin politikaları geliştirmeye başladığı anda, sermayenin tepkisini çekmeye ve yönetemez hale getirilmeye başlar. Bu saptamayı şöyle de koyabiliriz: Sosyal Demokrasi’nin, CHP gibi partilerin, hem sermayenin taleplerine cevap verip hem de toplumsal muhalefeti kendi yörüngelerine çekme olanakları kalmadı. Eğer gösteri toplumunun “kırık aynasında” geniş kitleleri yanıltan bir görüntüyle bu işi başarabilirlerse sonucun çok daha vahim olacağını, yeni bir düş kırıklığının, sağa doğru daha büyük bir savrulmayı gündeme getireceğini, kolaylıkla söyleyebiliriz. Bu hafta yapılan ABD ara seçimlerinin sonuçları da bu saptamamızı destekliyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Ancak bu tip partiler, zayıflamış olsalar bile işçi sınıfının, bu sınıfın en eğitimli, yeni teknoloji ve iletişim modellerine uyumlu kesimlerinin, eğitimli orta sınıfların desteğini almaya devam ediyorlar. Bu partiler zayıflarken bu kesimler yeni siyasi arayışlara yöneliyorlar. Bu nedenlerle, sol partilerin zayıflarken boşalttıkları yerde, toplumsal muhalefet bir arayış içine girerken, &lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;“şimdi kim bu kesimlerin karşısına çıkarak onlarla konuşmaya başlayacak?”&lt;/i&gt; sorusu büyük bir önem kazanıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu bağlamda, Referandum sürecinde, sosyalist partiler arasında fiilen gerçekleşen iş birliğini genişleterek bu yeni arayışlara yönelen kesimlerle, birleşik ve güçlü bir sesle konuşabilecek bir kurumlaşma düzeyin ulaştırmak yukarıda değindiğim boşluğun doldurulması açısından çok önemli diye düşünüyorum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu birlikte davranma olasılığı kapsamına giren parti ve akımlara bakınca, Türkiye sosyalist hareketinin ana akımlarını, birinden farklı ama birbirine paralel ve aynı tarihi yaşayarak gelişmiş gelenekleri görüyoruz. Bu birbirinden farklı geleneklerin, kültür, söylem, çalışma tarzı ve hatta sosyalizm (kapitalizmden sonraki durum) anlayışları arasında ihmal edilemez farklar olduğu da bir gerçek. Ama hepsinin aynı kümeye ait olduklarını söyleyebiliriz. Bu kümeyi ortak bir amaç, hatta sadakat belirliyor diye düşünüyorum. Bu &lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;“Sermaye ilişkisine, baskıya, sömürüye dayanmayan, sınıflara bölünmemiş, halkın üzerinde ona yabancı bir baskı aracı olan bir devletin altında yaşamak zorunda olmadığımız bir toplum kurulabilir&lt;/i&gt;” inancına olan sadakattir. Birliğin zemini her şeyden önce burada yatıyor. Aynı kümeyi oluşturanların (alt kümelerin), bu durumu, toplamlarından daha büyük bir etki yaratabilecek biçimde tanımlamaları gerekiyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Kapitalist sınıfın partileri, aralarındaki gelenek, program anlayış farklarına, hatta ait oldukları sermaye fraksiyonlarının çıkarları arasındaki çelişkilere karşın, ait oldukları sermaye yapısını korumak için, koşullar ne olursa olsun bir araya gelmenin bir yolunu bulabiliyorlar. Bunların, esas olarak emeğe karşı birleşme zemininde, türlü koalisyonlar, siyasi rejimler üzerinde anlaşabildiklerini, “siyasette küskünlük olmaz”, “dün dündür” diyebildiklerini, her seferinde kabak başımıza patladığı için biliyoruz. Sermaye sınıfının çeşitli partileri, çok partili yapılarını bozmadan tek bir küme olarak davranmalarına olanak sağlayacak siyasi yapıları, “volan kayışlarını”, platformları, hatta rejimleri oluşturabiliyorlar. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Sosyalistlerin de çok partili yapılarını sorun etmeden, bölünmüşlük, söyleminin etkisinde kalmadan, birleşmeyi düşünerek durumu olduğundan daha karmaşık hale getirmeden, hatta “zamanın ruhunu” göz önüne alarak çoğulculuğun bir gereği olarak, çoklu yapılar biçiminde birlikte davranmanın yolunu bulmaları gerekiyor. Bu yapıların neler olacağını nasıl biçimler alacağını, itiraf etmek gerekirse bilmiyoruz. “Cephe” kavramı işe başlamak için belki anlamlı. Ama yeterli olmadığı, kimseyi pek heyecanlandırmadığı da kesin. Ancak işe bildiğimizle başlamak da en doğrusu. Bu noktadan ilerleyebilmek için ise, “bildiğimizin” tutsağı olmadan konuşmaya, yeni araçları üretmeye hazır olmamız gerekiyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-8427117138014476085?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/8427117138014476085/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=8427117138014476085' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/8427117138014476085'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/8427117138014476085'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2010/11/sistemin-solu-bosald-wall-street.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-774775554264999733</id><published>2010-11-11T03:06:00.001-08:00</published><updated>2010-11-11T03:06:47.825-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;h2&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Kafalar Fena Halde Karışmış. Kafayı kaldırmanın zamanı&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h2&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Karışmış derken bizi kastetmiyorum. Bu, bizim kafalarımızda da kimi karışıklıklar olmadığı anlamına gelmiyor tabii. En azından kendimden biliyorum… Ama buradaki karışıklık, geçen 30 yılın egemen ideolojisinin üretildiği ve savunulduğu yerlerdeki insanlarla ilgili.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu kafa karışıklığının, bu karışıklıktan doğan şaşkınlığın ilk ve en çarpıcı örneğini, ABD Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan’ın Meclis Soruşturma Komisyonu'na verdiği ifadede görmüştük. Adam, &lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;“gerçek hayat kafamdaki ideolojiye, modele uymadı çok şaşkınım”&lt;/i&gt; diyordu. Greenspan’ın ideolojisine, dünyayı anlama modeline göre piyasalar fazlalıkları temizlemeli, bu mali kriz olmamalıydı. Spekülasyon araçları riski azaltıyor olmalıydı; ama riskleri katlayarak arttırdılar. Bankalar kendi güvenliklerini sağlayacak kadar bu işleri biliyor olmalıydılar ama iskambil kâğıdından kaleler gibi birbiri ardına yıkılmaya başladılar. Bu iki yıl önceydi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Dahası, son G20 toplantısında izlediğimiz gibi, “krizi atlatmak için ne yapmak gerekir?” sorusuna her kafadan bir başka cevap geliyor. Bu kafalar, devletlere, (belli coğrafyalardaki sermayelerin çıkarlarını, korumaya göre örgütlenmiş siyasi yapılara) ait olunca da, kafa karışıklığı, ekonomik alandan çıkıp siyasi, hatta kültürel alana bulaşıyor, dönüp siyasi iktidar ilişkilerini tehdit etmeye başlıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu bağlamda, Çarşamba günü Cumhuriyet Gazetesi'ndeki köşemde değindiğim bir örneği burada yeniden aktarıp üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Çünkü bu örnekteki kafa karışıklığının, zamanında bize de bulaşmış olmasından kuşkulanıyorum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Gideon Rachman, mali sermayenin, kültürel alanda, vuruş gücü en yüksek amiral gemilerinden biri,&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal"&gt; Financial Times’ın&lt;/i&gt; uluslararası ilişkiler başyazarı. Pazartesi günü “Toplamı sıfır olan dünya” (Zero-Sum World) başlıklı yazısında adeta günah çıkarıyor, “bir zamanlar nelere inanıyorduk” demeye getiriyordu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Rachman, yazısında, egemen ideolojinin en temel varsayımlarını sorgulamanın risklerini bildiğinden olacak, söze özgeçmişini anımsatarak başlıyor: 1980’lerde, Thatcher yıllarında &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal"&gt;BBC World Service başlamış,&lt;/i&gt; Gorbacev Rusya’sını “değişimi” ve çöküşü izlemiş; 1990’larda &lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;The Economist’de,&lt;/i&gt; mali sermayenin vurucu gücü yüksek bir başka gemisinde, görev yapmış.1992 Clinton’ın yemin törenine katılmış. 1997 Tony Blair’in seçilmesini izledim diyor. O zaman “Liberal Enternasyonalizm” gibi kavramlar varmış, 1991-2008 dönemi Batı’nın “iyimserlik çağıydı”. &lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;“Her şey daha iyi olacak diye düşünüyorduk&lt;/i&gt;”… Bu bir “Kazan-kazan dünyasıydı” diyor. &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;Rachman&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal"&gt; “&lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;2008 krizi uluslararası ilişkilerin mantığını değiştirdi&lt;/b&gt;”…&lt;/i&gt; “&lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;Şimdi birinin kazancı öbürünün kaybı olarak algılanıyor&lt;/i&gt;” diyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Rachman’a göre, 2008 öncesinde egemen ideoloji beş temel sava dayanıyormuş: Birincisi, Fukuyama’nın “tarihin sonuna geldik, bundan sonra yalnızca liberal demokrasi olacak" savı. İkincisi, piyasaların devletler üzerindeki zaferi kaçınılmazdır [Ulus devlet zayıflıyor, etkisi azalıyor-&lt;st1:personname st="on"&gt;EY&lt;/st1:personname&gt;] savı. Üçüncüsü, teknoloji; refah, demokrasi ve küreselleşme yönünde dönüştürücü bir güçtür [Teknolojik devrim, yeni ekonomik ilişkiler yaratıyor, kafa kol emeği arasındaki farkı ortadan kaldırıyor, kapitalizm geride kalıyor-&lt;st1:personname st="on"&gt;EY&lt;/st1:personname&gt;] savı. Dördüncüsü "demokrasi ve kapitalizm geliştikçe savaş olasılığı azalır. Barış ve demokrasi için serbest piyasanın ve liberal demokrasinin yaygınlaşması gerekir" savı. Nihayet, "Bu düzenin bir güvenlik poliçesi olarak, son tahlilde ABD dünyada yenilmez bir güçtür. ABD tek süper güçtür ve böyle kalmaya devam edecektir" savı. &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;Rachman &lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;“&lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;Bu düşünceleri yakından biliyorum çünkü o yıllarda The Economist’te her hafta hep bunları savunduk”&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; diyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Sonra her şey değişmiş. Bu savlar hayatın gerçeğine çarpmışlar. Rachman gibileri dün “her şey daha iyi olacaktı” diye düşünüyorlardı. Şimdi Rachman, gelecekte insanlığı bekleyen daha tehlikeli ekonomik, siyasi sorunlara, çevre sorunlarına, savaş olasılıklarına değinerek &lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;“Bundan sonra daha kötü olacak”&lt;/i&gt; temasıyla bitiriyor yazısını.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Buradan üç sonuç çıkarmak gerekiyor bana göre. Birincisi, kriz yönetme modelleri etkisini yitirdiğinden, yerine neyin geleceği henüz belli olmadığından, egemen sınıfların, beklenmedik, olağanüstü politikalara başvurmaları, paniğe kapılıp, anlamadıkları ortamlara yanlış varsayımlarla müdahale (Irak örmeğinde olduğu gibi) ederek büyük acılara yol açma olasılıkları giderek artıyor. İkincisi egemen ideolojinin istikrarını kaybetmeye başladığı dönemlerde sosyalistler açısından büyük olanaklar ortaya çıkar. Ama bu olanakları kullanabilecek durumda olmak, “savunma”,&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;“direniş” kavramlarıyla ifade edilen “edilgenlik” ruhundan çıkıp, pro-aktif, iktidar alanına müdahale etmenin hesaplarını yapan bir ruh haline bir an evvel ulaşmak gerekiyor. Bu gereklilik de çıkarmak gerektiğini düşündüğüm üçüncü sonuçla yakından ilgili.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Üçüncüsü, Gideon Rachman’ın özetlediği savlar sosyalist hareket üzerinde de etkili oldu. Örneğin küreselleşme kavramı, yalnızca emperyalizm kavramını sosyalist literatürden kovmakla kalmadı, “ulus devlet piyasa karşısında zayıflıyor, bir karar noktası olarak anlamını kaybediyor” savıyla birleşerek, "küreselleşen kapitalizme karşı ancak küresek çapta mücadele verilir" savını yarattı. Bu sav, yerel hükümetlere ve devletlere karşı mücadeleyi adeta gereksiz kılarken, emperyalizmden söz açan herkesi ulusalcılıkla, devletlerin, hükümetlerin politikalarıyla uğraşanları da, mücadeleyi ulus ölçeğinde hapsetmekle suçlayan bir söyleme zemin oluşturdu. Küreselleşmeci gevezelik, pasifizme gerekçe oluşturdu. Ulusalcılıkla mücadele, ulusalcılığı, en gerici, etnik ve dışlayıcı biçimleriyle, sınırlayarak, popülist, uluslar arası sermaye karşısında dayanışma ve savunma refleksine ilişkin yanlarını yok sayarak, tarihselliğini [&lt;a style="mso-footnote-id:ftn1" href="file:///C:/Documents%20and%20Settings/Ergin%20Yildizoglu/My%20Documents/Ergin/yazilar%20serbest/20101028%20Kafalar%20fena%20halde%20kar%C4%B1%C5%9Ft%C4%B1%20sendika%20org.docx#_ftn1" name="_ftnref1" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="mso-special-character:footnote"&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size:11.0pt;font-family: &amp;quot;Bookman Old Style&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;mso-fareast-font-family:&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; mso-bidi-font-family:&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;mso-ansi-language:TR;mso-fareast-language: EN-US;mso-bidi-language:EN-US"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;] yadsıyarak tanımlayınca, emperyalizm konuşulamaz hale geldi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Sosyalistlerin ulusalcı olması gerekmiyor. Uluslararası sermayenin “ulusal ekonomi” deki birikim ve değerlenme süreçlerine ve bu süreçlerin ekonomiye ve siyasete müdahale etme biçimlerine, bu biçimleri taşıyan kurumlara, siyasi yapılara, kişilere karşı çıkmak zaten sosyalistlerin genel etkiliklerinin içinde. Ama bu sosyalistlerin evrensel projesi (&lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;Komünist hipotez&lt;/b&gt;[&lt;a style="mso-footnote-id: ftn2" href="file:///C:/Documents%20and%20Settings/Ergin%20Yildizoglu/My%20Documents/Ergin/yazilar%20serbest/20101028%20Kafalar%20fena%20halde%20kar%C4%B1%C5%9Ft%C4%B1%20sendika%20org.docx#_ftn2" name="_ftnref2" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="mso-special-character:footnote"&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size:11.0pt;font-family: &amp;quot;Bookman Old Style&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;mso-fareast-font-family:&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; mso-bidi-font-family:&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;mso-ansi-language:TR;mso-fareast-language: EN-US;mso-bidi-language:EN-US"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;]) açısından yetersiz, yetersiz kaldığı, bütünden koptuğu ölçüde, ideolojik ve siyasi çalışmalarda “tali hasar yaratabilecek” bir etkinlik. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu sorun şöyle de konabilir, emperyalizm, kapitalizme karşı mücadelede, burada, hemen şimdi (bu konuya aşağıda yeniden döneceğim), ilk karşılaşılan engellerden biri. Bu &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal"&gt;ekonomik açıdan&lt;/b&gt;, ülkenin yerel sermaye grup ve sınıflarının üzerinde yaşadığı sermayenin çok büyük bir kesiminin, yeniden üretim koşullarının, uluslararası (emperyalist) sermayenin yeniden üretim koşullarına bağlanmış olmasıyla ilgili – “içsel olgu” olma esprisi. &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal"&gt;Kültürel açıdan&lt;/b&gt;, emperyalizmin, giriş ve işleyiş süreçlerinin önünü açan savlar, kendilerini daha kabul edilebilir, “demokrasiyi”, “sivil toplumu” geliştirme, ulusalcı, Jacobin eğilimlerle, “toplum mühendisliği” ile mücadele savları gibi aracılar üzerinden sunabiliyor. Bu yolla sosyalist hareketin söylemine nüfuz eden emperyalist kültürel biçimler, Lenin’in “escamotage” (kimi yan, hatta yapay konuların öne çıkarak esas tartışma konusunu ve hedefleri karartma) dediği etkiyi yapabiliyorlar. Böylece sosyalistlerin ulusalcı-antiemperyalist tepkileri geliştiren kesimlere ulaşarak, burayı dönüştürerek kendi enerjilerine katmalarına olanak sağlayacak söylemlerin ve ilişkilerin önü kesilmiş oluyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Diğer taraftan "küreselleşen kapitalizme karşı ancak küresel çapta mücadele verilir" savının arkasındaki “ulus devlet etkisini kaybediyor” savı ve bunun sessiz ortağı olan “İmparatorluk” (Hardt &amp;amp;Negri) teorisi, hayatın yeşilliği, inatçılığı karşısında dayanamadılar. Çünkü, uluslararası ilişkiler devletlerarası ilişkiler olmaya devam ediyordu. Devletlerarası ilişkiler ise her zaman güç ve egemenlik-bağımlık ilişkileriydi. Emek disiplini ve mülkiyeti korumak söz konusu olduğunda sermayenin elindeki en etkili araç hala devlet aygıtıydı. Böylece,&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;sömürgecilik, “yeni sömürgecilik”, geri gelmekle kalmadı, yeni emperyalist güçlerin yükselme süreçlerini, doğal kaynakların, minerallerin, piyasaların yeniden paylaşım mücadelelerini izlemeye, gelecekteki büyük savaş olasılıklarını yeniden konuşmaya başladık.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Küreselleşmecilik ve devletin etkisini kaybetmeye başladığına ilişkin savların pasifizme yol açmasının temelinde kapitalizme karşı &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;genel olarak&lt;/b&gt; mücadele edilemeyeceği gerçeği yatıyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Sermaye bir ilişkidir, ama herhangi bir ilişki değil. O kapitalist toplumun (kapitalist toplumda yaşadığımızı sanırım artik biliyoruz), yaşadığımız toplumun, tüm yerel, kültürel, tarihsel, özelliklerini sildiğimizde, soyutladığımızda, geride kalan, yalnızca varlık olarak &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;Varlığı (Being, Etre, Sein)&lt;/b&gt; olan, ilişkidir. Bu yüzden biz onunla ancak aldığı özgün biçimler yoluyla karşılaşırız. Diğer bir deyişle, sermayeyle değil onun toplumun “maddesini” (şeyler ve insanlar; zaman ve mekan) örgütleyerek yarattığı biçimleriyle, &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;burada&lt;/b&gt; yaşam alanımızda karşılaşırız. İkincisi, sermaye ilişkisinin bize sunduğu her biçim bizi aynı yeğinlikle (intansite) etkilemez. Bazı biçimlerin yeğinliği çok, hatta azami (maksimum), bazı biçimlerin ki, zayıf hatta asgaridir (minimum).&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu nedenlerden dolayı, kapitalizmle mücadele her zaman, belli bir zaman ve mekan içinde somut bir şeye (toplumun maddesinin kapitalist bir örgütlenme biçimine) karşı bir mücadele olmak zorundadır. Fabrikada tuvaletin temizliği için mücadeleden, fabrikanın işgaline, gelen polisle uğraşmaktan, askeri darbeye direnmeye kadar ve bir hükümete, hükümetin sosyal ekonomik politikasına, dayatılan bir yaşam tarzına (biyo-politiğe), rejime ve siyasi iktidara karşı…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Dahası kapitalizm ve sermaye salt ekonomik değil aynı zamanda bu ekonomik ilişkileri korumak üzere, onlarla birlikte gelişmiş, bazen eski yapılardan alınarak oluşturulmuş simgesel sistemlerle (ideolojiler) ve siyasi yapılarla birlikte, hatta &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;bunlar olarak &lt;/b&gt;var olan bir toplumsal ilişkidir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Kapitalizm uluslararası bir sistem haline gelmiş olsa bile, karşımıza, deney (varoluş) alanımıza, öncelikle bu ülkede, burada, yaşam alanımızda, bu devletin koruması, onu yöneten hükümetin, ya da cuntanın yürütmesi, yasal sistemi, baskı araçlarının, simgesel sistemlerinin söylemleri, bedenlerimizi, dilimizi, zaman ve mekan kullanma tarzlarımızı her an, her yerde denetleyen, hazlarımıza ve özgürlüklerimize çeşitli engeller, yasaklar getiren, cinsiyet, estetik rejimleriyle birlikte çıkar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu karşı çıkış, bizi burada, somut tercihler yapmaya, öncelikler listesi oluşturmaya, ilk elde temas edilebilecek hedefler seçmeye zorlar. Bu karşı çıkış, bizi vazgeçilemez ve sürekli bir haklar mücadelesinden başlayarak,&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;seçimlere girmeye kadar, boykottan, mitinge, yürüyüşe daha birçok başka mücadele biçimine yönelik taktik adımlar atmaya zorlar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Kapitalizme karşı ancak böyle mücadele edilebilir: Burada, şimdi ve en uygun hedefi ve aracı seçmek koşuluyla… Ama toplumun sonsuz biçimleri arasında, hangi hedefi, hangi aracı seçeceğiz? Ölçüt ne olacak? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu bağlamda, seçimlerimizi yaparken biri teorik biri teknik iki ölçüte sadık kalmaya çalışmak gerekiyor diye düşünüyorum. Bunlardan biri “&lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;Komünist hipotezle”&lt;/b&gt; ilgilidir. &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;Her hedef adayını,&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;Komünist hipotezin&lt;/b&gt; merceğinden bakarak, oraya gidecek yolun haritasını düşünerek, seçmek gerekiyor. İkincisi, bu seçimin, “zincirin ana halkası” kavramını ödünç alırsak, seçilecek hedefin gittikçe genişleme ve komünist hipotez açısından da gelişme şansına sahip bir hedefler zincirini, hani kumların içinde çekip çıkarırken yavaş yavaş yeni halkaları görmeye başlarsınız ya, işte öyle bir durum yaratması gerekiyor. Seçtiğimiz hedef, bizi, toplumun sonsuz sayıda sorunlarının, potansiyel hedeflerinin oluşturduğu “kaosun” içinde, giderek genişleyen ama hepsi bir yönde gelişen yeni hedeflerden oluşan bir zinciri düşünmeye ve tutmaya olanak vermeli.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Ama her şeyden önce, egemen ideolojinin çözülmeye başlamasının ve buna bağlı olarak ekonomik siyasi iktidarların kendilerini açıklama kapasitelerinin giderek zayıflamasının getirdiği olanakları kullanabilecek durumda olmak gerekiyor. Bunun için öncelikle, &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;“savunma”,&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;“direniş”&lt;/b&gt; ruhundan çıkıp, krizin getirdiği tarihsel haklılığa ve etik üstünlüğe dayanarak &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal"&gt;pro-aktif, iktidar alanına müdahale etmenin hesaplarını&lt;/b&gt; yapan bir ruh haline bir an evvel ulaşmak gerekiyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;div style="mso-element:footnote-list"&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;br /&gt;  &lt;hr align="left" size="1" width="33%"&gt;  &lt;!--[endif]--&gt;  &lt;div style="mso-element:footnote" id="ftn1"&gt;  &lt;p class="MsoFootnoteText" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;a style="mso-footnote-id:ftn1" href="file:///C:/Documents%20and%20Settings/Ergin%20Yildizoglu/My%20Documents/Ergin/yazilar%20serbest/20101028%20Kafalar%20fena%20halde%20kar%C4%B1%C5%9Ft%C4%B1%20sendika%20org.docx#_ftnref1" name="_ftn1" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;&lt;span style="mso-special-character:footnote"&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size:10.0pt;font-family: &amp;quot;Bookman Old Style&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;mso-fareast-font-family:&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; mso-bidi-font-family:&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;mso-ansi-language:TR;mso-fareast-language: EN-US;mso-bidi-language:EN-US"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt; Bu alanda, Özay Göztepe’nin “sendika.org” da yayımlanan “&lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;Bütünleştirmeden tektipleştirmeye Mustafa Kemal'in milliyetçilik söylem&lt;/b&gt;i” başlıklı denemesinin&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;(27 Ekim 2010 ) çok yararlı bulduğumu söyleyebilirim. Dikkatle okumak ve tartışmak, gerekiyor. Ben bu çalışmada sunulan tarihin, kapitalist sınıf şekillenmelerinin getirdiği önceliklerle (sermaye mantığıyla- sermaye birikim tarzlarının ve rejimlerinin evrimi ve dönüşüm, dolayısıyla sınıf ittifaklarının ve iktidar bloğunun evrimi ve dönüşümü) birlikte okunmasının ve bir burjuva devrimi tipolojisiyle karşılaştırılmasının (örneğin: Hareketin oluşu, “sınıfın” iktidarı alması (ayrışma) ve Termidor/konsolidasyon- çok ilginç olabileceğini düşünüyorum. Bir de yönetici seçkinlerin söylemleri ve sözleriyle, pratikteki uygulamalarını ve bu uygulamaların yarattığı karşılıklı etkileşimi “çalışmak gerekiyor”. Ne de olsa, insanları sözleriyle ve kendileri hakkındaki kanaatleriyle değil, fiilen yaptıklarıyla (eylemleri ve eylemlerin sonuçlarıyla değerlendirmek geremiyor&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;mu?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;/div&gt;  &lt;div style="mso-element:footnote" id="ftn2"&gt;  &lt;p class="MsoFootnoteText" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;a style="mso-footnote-id:ftn2" href="file:///C:/Documents%20and%20Settings/Ergin%20Yildizoglu/My%20Documents/Ergin/yazilar%20serbest/20101028%20Kafalar%20fena%20halde%20kar%C4%B1%C5%9Ft%C4%B1%20sendika%20org.docx#_ftnref2" name="_ftn2" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;&lt;span style="mso-special-character:footnote"&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size:10.0pt;font-family: &amp;quot;Bookman Old Style&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;mso-fareast-font-family:&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; mso-bidi-font-family:&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;mso-ansi-language:TR;mso-fareast-language: EN-US;mso-bidi-language:EN-US"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt; &lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;Komünist hipotez&lt;/b&gt;: &lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;Sermaye ilişkisine, baskıya, sömürüye dayanmayan, sınıflara bölünmemiş, halkın üzerinde ona yabancı bir baskı aracı olan bir devletin altında yaşamak zorunda olmadığımız bir toplum kurulabilir&lt;/i&gt;.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/38571301-774775554264999733?l=bosluklarergin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/feeds/774775554264999733/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=38571301&amp;postID=774775554264999733' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/774775554264999733'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/38571301/posts/default/774775554264999733'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bosluklarergin.blogspot.com/2010/11/kafalar-fena-halde-karsms.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-38571301.post-3048325257595288196</id><published>2010-11-11T03:05:00.001-08:00</published><updated>2010-11-11T03:11:49.003-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;h2&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;“Koşullar çok iyi”[&lt;a style="mso-footnote-id:ftn1" href="file:///C:/Documents%20and%20Settings/Ergin%20Yildizoglu/My%20Documents/Ergin/yazilar%20serbest/20101021%20Ko%C5%9Fullar%20%C3%A7ok%20iyi%20sol_org.docx#_ftn1" name="_ftnref1" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="mso-special-character:footnote"&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight:normal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size:14.0pt;mso-bidi-font-size:13.0pt;font-family:&amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; mso-ascii-theme-font:minor-latin;mso-fareast-font-family:&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; mso-fareast-theme-font:major-fareast;mso-hansi-theme-font:minor-latin; mso-bidi-font-family:&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;mso-bidi-theme-font:major-bidi; mso-ansi-language:TR;mso-fareast-language:EN-US;mso-bidi-language:EN-US"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;]&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h2&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Dünyada ve Türkiye’de siyasi, ekonomik, kültürel duruma bakınca aklıma Mao’nun “&lt;i style="mso-bidi-font-style:normal"&gt;gök kubbenin altında tam bir kaos var, koşullar çok iyi” &lt;/i&gt;sözleri geliyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;h3&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Gök kubbenin altında kaos var&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Gerçekten de toplumsal “yapının” (dar anlamda Türkiye, geniş anlama kapitalist dünya ekonomisi/sistemi) hemen her alanında, her düzeyinde irili ufaklı, birbirine bağlı, birbirini besleyen, birbirinden farklı hızlarda da olsa gelişmeye derinleşmeye devam eden krizlerle karşı karşıyayız. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Kapitalist sistem ekonomik krizden çıkış için gereken yenilenme süreçlerini üretemiyor, işsizlik yoksulluk artıyor. Mali sistem hala bir çöküşün eşiğinde duruyor. Buna karşılık sınıflar arası çelişkiler keskinleşiyor, mücadeleler giderek sertleşiyor, kitleselleşiyor. Kapitalist sistemi açıklayan ve meşrulaştıran söylemler, ekonomik krizin kronikleşen etkileri altında, hazlara dayalı tüketim eğilimlerini destekleyen kredi kaynaklarının tükenmeye başlamasıyla birlikte çözülmeye başlıyor. Bu durum geniş kitlelerde özellikle emekçi gençlik arasında önemli kimlik krizlerinin şekillenmesine yol açacak gibi görünüyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Kapitalist sistemin merkezlerinde dahi, bu krizden ne zaman çıkılabileceğine ilişkin hemen hiçbir varsayım, hatta iyimser bir beklenti yok. Bu sırada dünya devletler sisteminde yükselen güçlerin taleplerinin getirdiği basınç Batı merkezli hegemonya sistemini zayıflatmaya devam ediyor. Madenler, kıymetli mineraller, enerji kaynakları ve yolları üzerinde rekabet yoğunlaşırken, 1930’ları anımsatan korumacı eğilimler, krizi yıkıcı süreçlerini (kapasite iması örmeğin) birbirinin ekonomisine devretme çabaları belirginleşiyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Türkiye’ye gelince ekonomik krizin etkileri kısa dönemli sermaye hareketleriyle denetim altında tutuluyor ve erteleniyor uzun süre sürdürülmesi olanaksız bir sistemin fay hatlarında enerji birikmeye devam ediyor. Bu sırada ülkeyi yöneten iktidar bloğunun ve onu bu güne kadar ayakta tutan ideolojisinin, bu ideolojiyi üreten organik entelektüellerinin bir dönüşüm içinde olduğu, yapısını değiştirmeye başlayan bir geçiş sürecine girdiği görülüyor. Bu sürecin getirdiği istikrarsızlıklar devletin hemen her kademesinde kendini gösterdiği gibi, toplumda da önemli gerginlikler, kültürel kargaşa, yönelimsizlik ve belirsizlikler yaratıyor. Kürt sorunu denen olgunun çıkmaza girmiş olması, referandum sonrasının, kaçınılmaz düş kırıklığının kendini göstermeye başlaması, gerek emekçi sınıflar gerekse de üniversite gençliği içinde yeni kıpırdanmalara enerji taşıyor. Ülkenin geleneksel dış politika parametrelerinde de önemli, gözle görülebilir kırılmalar yaşanıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Düzen, yapıya yönelik olası muhalefet hareketlerini düzen içine hapsedebilecek yeteneğe sahip “sol” muhalefet partilerini kendi içinden üretmekte zorlanıyor. Özetle&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal"&gt; gök kubbenin altında kaos egemen.&lt;/b&gt; &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal"&gt;Koşullar çok iyi&lt;/b&gt;.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Koşullar çok iyi çünkü, yapılar kendilerini krizde değişerek yenilerler, ama kriz aynı zamanda yok olma olasılığının da gündeme gelmesi demektir. &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;Bu aynı zamanda, bu olasılığın, potansiyelden, güncele dönüşebilmek için gerekli öznenin müdahalesini beklemekte olduğu anlamına gelir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Sorun şurada düğümleniyor, &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal"&gt;bu özne nasıl şekillenecek&lt;/b&gt;. Ya da daha doğrusu, yapıyı çözmeyi aşmayı amaçlayanlar, bu özne olma potansiyellerine sahip güçler, bu potansiyel durumlarını güncele nasıl dönüştürecekler? &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;Yapının kendini yenilemeye çalıştığı böyle bir akışkan ortamda, büyük riskler içeren bir müdahaleyi nasıl göze alacak ve ne yönde yapacaklar?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;h3&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;“Güzel ruhlar” &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;Müdahale etmeye niyetlenenler açısından aşılması gereken ilk ve en önemli engel, kaosun içindeki unsurların tanımlanması ve anlamlandırılmasıyla, müdahale nesnesinin saptanmasıyla ilgili. Özne olmaya niyet edenlerin, bu kaosu oluşturan duruma uygun bir yaklaşım geliştiremezlerse kendi kendilerini, eylemsizliğe mahkum etme, paralize olma riskleri var&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="a2" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 11.0pt;font-family:&amp;quot;Bookman Old Style&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;mso-ansi-language:TR"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;Hegel’in Tin’in Fenomonolojisi adlı yapıtındaki, "Güzel ruh" schöne Seele (Bölüm VI/C/c) kavramıyla değindiği durum, potansiyel öznenin, güncelliğe geçemeden sürekli potansiyel olarak kalmasına yol açan bir yaklaşıma işaret eder. Bu potansiyel özne, güncelleşemez, duruma müdahale edemez, çünkü, kendini müdahaleye uygun koşulların varlığına bir türlü ikna edemez.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="f131"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size:11.0pt;font-family:&amp;quot;Bookman Old Style&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;mso-ansi-language: TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="a2" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span class="f131"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size:11.0pt;font-family:&amp;quot;Bookman Old Style&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;mso-ansi-language: TR"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;Okuyucunun hoş görüsüne sığınıp (tembellik edeceğim çünkü), daha önce bu konuda yazdığım bir yazıdan aktarırsam:  "Güzel ruh" , "ruhun" , benliğin (self) saf haliyle, kendini dışsallaştırarak gerçek bir varoluşa sahip olma gereksinimi arasındaki çelişkiye takılıp kalmış, gerçek bir varoluşa sahip olmayan haline ilişkindir. Durumun farkına varan "güzel ruh" yakınmalar ve yeis içinde, çılgınlık noktasında kendini ziyan eder.   Bir tarafta, saf, kirlenmemiş, ama gerçek bir varoluştan yoksun benlik, diğer tarafta gerçek bir varoluşa sahip olabilmek için dışsallaşmak, saflığını kaybetmek, "kirlenmek" gereği... Zizek 'in kimi siyasi muhalefet unsurları için söylediği gibi, bunlar "Dünyanın, kendi yüce ideallerinin gerçekleşmesini engelleyen acımasız koşullarından (ya nesnel, ya da öznel koşullar hep yetersizdir- E.Y) sürekli yakınırlar..."  Burada esas sorun, "güzel ruhun" , "saflığını" (siyasi tutarlılığını vb.) korumaya çalışırken edilgen kalması değildir. Sorun, bu edilgenliği yaratan etkinlik tarzıdır. Bu etkinlik ise, dünyayı, müdahale etmeyi olanaksız kılacak bir biçimde betimlemekle (söylemle) ilgilidir. Savaş, pratikte kaybedilmeden önce, simgeselde (söylemde) kaybedilir... "Bu yakınmalar yakınılan koşulların yeniden üretilmesine katkıda bulunur." [[2]] “Güzel ruh”, “uygun koşuları” beklerken,  niyetle eylem arasındaki karanlık boşlukta, adeta traktörün farları karşısındaki bir tavşan gibi donup kalır.  Halbuki, Napolyon’un "önce hele savaşa bir girelim ne olduğunu ondan sonra görürüz" , Lenin’in "teori gridir yaşam yeşildir" saptamalarında vurguladıkları gibi bir durumun "hakikatini" , içine girmeden, ondan etkilenmeden, pratiğimizle onu etkilemeden bilemeyiz. Pratiğin bizzat kendisi "durumu" değiştirir... Dünyayı değiştirmek onu, siyasi eyleme olanak verecek biçimde betimleyebilmekten geçer. Böylece devrimci teori, devrimci eylemin önünü açabilecektir. Müdahale etmek esastır.   Sonuç bir başarısızlık, hatta bir felaket dahi olabilir. Hiç bir tanımlama ve hiçbir devrimci teori başarıyı garanti edemez. Ama eylem başarı olasılığını, yalnızca olasılığını, garanti eder. Güzel Ruh eylem aşamasına geçemediği için, bir özne olmaya başlama sürecine de adımını atamaz.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;p class="a2" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span class="f131"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size:11.0pt;font-family:&amp;quot;Bookman Old Style&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;mso-ansi-language: TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;h3&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language:TR"&gt;ve “gerçekçiler”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt;  &lt;p class="a2" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span class="f131"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" &gt;&lt;span class="Apple-style-span" &gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;Güzel Ruh’un daha “zayıf” bir versiyonu da karşımıza, “gerçekçilik” kavramının bir tür yorumuyla çıkar. Güzel Ruh’un zayıf bir versiyonu olarak “gerçekçilik”, kendine “gerçekliği” temel ve olasılıkların sınırı olarak alır. Bunu elindeki güçlerle karşılaştırır, eyleminin çarpacağı sınırları düşünmeye başlar, eylemin açacağı olasılıklardan önce…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="a2" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span class="f131"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" &gt;&lt;span class="Apple-style-span" &gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;İlk anda çok şaşırtıcı gelebilir, ama gerçeklik “gerçek” değildir. Çünkü gerçeklik her zaman simgesel (discursive) düzeyde toplumsal olarak kurulmuş bir gerçekliktir. Basitleştirirsek biz gerçekliği, bizi köpük gibi saran bir simgesel (ideolojik) evrenin, esas olarak (ama semiotik unsurları unutmadan) dilin içinde yaşarız. İkincisi gerçekliğin bu simgesel sistemi her zaman bir siyasi ekonomik iktidarı korumak, yeniden üretmek ve meşrulaştırmak üzere oluşur, bu yönde işler. Bunu da iktidarı tehdit eden tüm uzlaşmaz çelişkilerin ifadelerini, simgesel sistemin dışına iterek, batırarak, konuşulmalarını engelleyerek (konuşulmasına olanak veren kavramları örterek/ yasaklayarak/unutturarak) gerçekleştirir. Bu gerçeklik, dışladıklarına karşılık ve onlara rağmen bir bütünsellik vaat eder. Dışlamalara ve bastırmalara dayanarak kurulmuş olduğundan bu bütünsellik sahte bir bütünsellik olacaktır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="a2" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span class="f131"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" &gt;&lt;span class="Apple-style-span" &gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;Bu yüzden&lt;span&gt;  &lt;/span&gt;“gerçeklik” gerçek değil sahtedir. Örneğin kapitalist toplumun gerçekliği, emek sermaye çelişkisinin uzlaşmazlığı gizlenebildiği, simgesel sistemin dışına itildiği, konuşulamaz kılındığı ölçüde, içindekilere bir uyum ve mükemmellik görüntüsü sunabilir. Ekonomik, ekolojik, krizler kimi zaman siyasi skandallar, bazen doğal felaketler bu görüntüyü allak bullak eder. Gerçekliğin simgesel verimliliğini (kendini açıklama kapasitesini) düşürmeye, gizlenenlerin geri gelmeye başlamasıyla da kaos algısını yükseltmeye başlar. Böyle krizlerde, bu yüzden “koşullar çok iyidir” devrimciler açısından&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" &gt;&lt;span class="Apple-style-span" &gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;. Devrimciler bilir ki, kriz olasılıkların ebesidir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="a2" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" &gt;&lt;span class="Apple-style-span" &gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;Bu yüzden “gerçekçilik” yerine, “anti- gerçekçilik”[&lt;a href="file:///C:/Documents%20and%20Settings/Ergin%20Yildizoglu/My%20Documents/Ergin/yazilar%20serbest/20101021%20Ko%C5%9Fullar%20%C3%A7ok%20iyi%20sol_org.docx#_ftn3" name="_ftnref3" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;] (buna “eleştirel gerçekçilik” de diyebiliriz) devrimci eylemin önünü açabilecek saptamaları yapmamıza olanak vermesi açısından daha uygun bir yaklaşım olacaktır. Anti-gerçekçilik, gerçekliği oluşturan simgesel (ideolojik) evren içinde, karşımıza “&lt;b&gt;imkansız&lt;/b&gt;” tanımlamasıyla birlikte gelen şeyler üzerinde yoğunlaşır, dışlanan, konuşulamaz kılınan, toplumda var olmasına karşın, görülmesi engellenen (örneğin proletarya, göçmen işçi, hatta eşcinsel, travesti, etnik azınlık vb gibi şeyleri – bunları taşıyan sözcükleri, olayları, sınıfları, grupları) bulmaya eylemiyle, bunları konuşulur görülür kılmaya çalışır. Sanatçının ve sanatın ahlakını da sanırın bu işlevi tanımlayacaktır… Böylece devrimci, müdahalesiyle gerçekliği değiştirmeye, “bütünsellik” iddiasını dağıtmaya,&lt;span&gt;  &lt;/span&gt;gizlediği olasılıkları zorlamaya başlayabilir; böylece krizi derinleştirmekten çekinmez…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="a2" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" &gt;&lt;span class="Apple-style-span" &gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;Diğer bir değişe, devrimci, eylemiyle sermaye birikim sürecinin, ekonomik, siyasi kültürel/ideolojik sorunlarını ağırlaştırır, egemen sınıfın yönetim kapasitelerini ve süreçlerini zora sokar, egemen ideolojinin akışını kısa devre ederek, zaaflarını, çatlaklarını örten fantezilerini çökertmeye başlar…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span class="Apple-style-span" &gt;&lt;span class="Apple-style-span" &gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;div style="mso-element:footnote-list"&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;br /&gt; &lt;hr align="left" size="1" width="33%"&gt;  &lt;!--[endif]--&gt;  &lt;div style="mso-element:footnote" id="ftn1"&gt;  &lt;p class="MsoFootnoteText" align="left" style="text-align:left"&gt;&lt;a style="m
