Wednesday, February 03, 2010

4 Şubat 2010 Genel Grev!!!

Anabasis - II

Ayın ışığı, çölde terk edilmiş kamp yerlerini aydınlatır ya

sınırsız uzaklıklarda kalıcı olmayan lekeler

kırık dökük şeylerin şekilsiz gölgeleri…

Ve soğumaya başlayan küllerin soluğu gecede erir.

Zamanın siyah saçlarında en ufak bir titreme yaratamazlar.

İşte öyle bir şeydi, fırtınadan sonra asfalt meydan

Anlığın petrol kıvamı yapışkan bataklığından

Yüzeye çıkıyordu yalnızca rastlantının yasalarına uyarak.



Dörtlü sırtlan çetelerine benziyordu şimdi siyah tekerlekler

bir ölünün etlerini tükettikten sonra sinsice uzaklaşan

kuyrukları bacaklarının arasında hırlayarak

son gök gürültülerinin de yankıları sönüyordu meydandaki

bronz heykelin giderek çözülen moleküllerinin boşluklarında.



Kırmızı bir bez parçası arındıran rüzgâra tutunup uzaklara

uçmak istiyordu yerdeki sopanın paslı çivisinden kurtulursa.

Siyah ıslaklığın yanında sırt üstü yatan defterin sayfaları

Korkuya dönüşmeye başlayan bir kuşkuyla

boş yere rüzgarı sorguluyordu: Nasıl? Şimdi nerede?

Cevapların bir ayakkabının ters dönmüş tekinde gizlendiğini

bilmeden ve beyaz kağıdın üzerinde sürünerek yayılan siyahlıkta…



Kuyunun içindeki ay boğuldu bulutlar üzerine kapanınca

gece kükürt kokuyordu ve gölgeleri donduracak kadar soğuk

“on dokuz yıldır ilk kez bu kadar kar yağdı”, daha da yağacakmış

“yetmiş yıldır ilk kez böyle bir ekonomik kriz, savaş bile çıkabilir…”

Yeniden yağmaya başlayan karın tanelerine çevirdi gözlerini

her şeyi örter miydi? Korteksin dolambaçlarındaki fısıltıları…



Havada giderek yoğunlaşan kırmızı bir yalnızlık vardı

-“Nereden çıktı şimdi bunlar?”

hâlbuki o ölümsüz rüzgar

meydanın, fırtınanın

ve defterin izlerini

çoktan silmişti

kumlarından

zamanın…



Aslında

öyle şaşılacak

bir şeyler de yoktu zamanda

On binler geri dönüyordu o kadar

yıllardır onları özlemle bekleyen meydanlarına

Çadırlarını kurarak yeniden kamp ateşlerini yakmak için.

Sınırsız uzaklıklarında uzamın kırmızı çizgiler oluşacak yine

Zamanın saçları hazla ve umutla titreyecek

Ve yine, asla unutulmayacaklar.



Friday, January 22, 2010



Sanat ve siyaset[[1]]

Ergin Yıldızoğlu

(“Özgür Edebiyat”ın Ocak 2010 sayısında yayımlandı)

Hep aynı tartışma. Sanatla siyaset arasında nasıl bir ilişki var, olmalı? Ya da sanat siyasete göre nerede duruyor? En doğrudan konuş biçimiyse şöyle: Sanatçı isyan eder mi? Bir tarafta “sanat sanat için”, öbür tarafta bir siyasi mücadelenin, toplumsal dönüşümün “aracı” olarak sanat. Madalyon’un öbür tarafındaysa, otonomi ve metalaşma ikilemi var: Metalaşan sanat otonomisini kayıp eder mi? Sanat olarak tanımlanmaya devam edebilir mi? Madalyon’un hangi yüzüne bakarsak bakalım, Adeta aşılamaz bir çelişki. Birini öbürüne indirgemek, uzlaştırmak yada sentez yoluyla aşmak olanaklı değil: Bir parallax[[1]].

Böyle bir karşıtlıkla karşılaşınca, üç yoldan birini seçebiliriz. Birincisi safımızı belirler, işimize bakarız. İkincisi, hiç yılmadan bu çelişkiden bir sentez çıkarmak için biteviye çabalarız. Üçüncüsü, bunun bir parallax çelişki olduğunu görerek, tümüyle ortadan kaldırmaya olanak verecek bir yaklaşım için bu çelişkinin dışında, bir üçüncü bakış / dayanak noktası aramayı deneyebiliriz. Ben ilk iki yöntemin sonuçsuz, hatta marazi (hep aynı şeyi yapmasına karşın her seferinde başka bir sonuç almayı uman bir histerili hasta gibi) bir durum olduğunu düşünüyorum. Tek gerçekçi yaklaşım, üçüncü bir bakış noktası aramak. Bu üçüncü noktanın özgürlük kavramıyla ilgili olabileceğini düşünüyorum ve “otonomi” kavramıyla birlikte…

Kant ve Hegel…

“Sanat sanat için” olarak popülerleşmiş anlayışın kaynağı olan, “sanat ürünü hiçbir pratik amaca hizmet etmez” savını Immanuel Kant’ın geliştirdiğini söyleyebiliriz. Sanat kavramı, bilgiyi aşan bir anlamlandırma çabasıyla ilgili olarak kendini gösteriyor Kant’a göre.

Sanırım şöyle özetleyebiliriz: Kant nesneyi, “kendini deneyim alanımız içinde bütünsel bir biçimde sunabilen” şey olarak tanımlıyor. Diğer bir değişle nesnenin (oradaki şeyin) varlığı, deneyim alanımızda, görüntüler alanında, bize gelen duyumları sentetik bir algı yoluyla, evrensel apriori kategoriler yardımıyla bir form oluşturacak biçimde bütünleştirebilmemize bağlı. Bunu başarabilirsek nesnenin bilgisine ulaşabiliyoruz.

Ancak bazen, kimi nesneler karşısından, evrensel apriori kategorilerimiz yetersiz kaldığından, bu bütünlüğü kuramıyoruz; bilgi oluşturma süreci kesintiye uğruyor. O zaman, karşımızdaki nesneden gelen duyumları, sentetik bir algı yoluyla, evrensel kategoriler yardımıyla bir form oluşturacak biçimde bütünleştirme sürecinde, elimizdeki evrensel kategorilerin yetersizliğinden dolayı, başarısız olurken, yine de bir formun var olma olasılığını sezebildiğimiz noktada, bizde bu nedenle oluşan haz, nesnenin bilgisine ulaşamasak bile, onun hakkında estetik bir yargı oluşturabildiğimizi gösteriyor. Kant bu anı “öznenin yaşamı duyumsaması” [[2]], “kendini evinde hissetmesi”[[3]] olarak betimliyor.

Kant’ın estetik yargı savından iki sonuç çıkarabiliriz. Birincisi, Kant sanat ürününe, estetik hazzın nesnesine, üretici, yaratıcı açısından değil algılayıcı, izleyici açısından yaklaşıyor. İkincisi, Kant nesneye, estetik yargının nesnesine, kendini duyumlara sunma (kendini ifade ettiği), bir form oluşturma alanından yaklaşıyor. Estetik yargının nesnesinin anlamı (içeriği), bilgisi, estetik yargının dışında kalıyor [[4]].

Kant’a göre sanat ürünü anlamdan bağımsızdır, form olarak var olur! Sanatçı “anlamdan” [[5]] bağımsız, ürünler üretir. Sanatçının varlığı (etkinliği ve ürünü) bu bağımsızlığı, korumaya bağımlıdır. Bildiğiniz gibi bu iki sonuç otonomi kavramının içeriğini oluşturuyor. Bu bağlamda, şimdilik kaydıyla [[6]], otonomi kavramını ilk gündeme getiren düşünürün Kant olduğunu söyleyebiliriz.

Kant nesnenin (oradaki şeyin) varlığını öznenin algısına bağlayarak yarattığı ikileme karşılık, Hegel’in, hem nesnenin hem de öznenin varlığını bir üçüncü şeye, mutlak ide’nin hareketine bağlayarak bir bütün oluşturmayı amaçladığını görüyoruz. Kant açısından bir “bütün” söz konusu değilken (görüntüler alanı ve neumenal), Hegel, “bütün”den başka bir şeyin söz konusu olamayacağını düşünüyor.

Bu nedenle Hegel açısından, duyumlarla, kavramları birbirinden ayırmak, sanatı bilgi alanından dışarı çıkararak salt görüntüye, form’a indirgemek kabul edilemez bir yaklaşım. Hegel’e göre sanat yapıtı, formun (görüntüsü) ve içeriğin (kavram- bilgi) uyumlu bir bütünlüğü olmak durumundaydı. Ancak, “bir şiirin hiçbir anlam kaybına uğramadan bir başka dile çevrilebileceğine”, Klasik Yunan sanatının, biçim içeriği tam olarak yansıtamadığından, yetersizliğine ilişkin saptamasından, bu bütünlük içinde, önceliği içeriğe (kavrama) verdiğini görüyoruz. Sanat ürünleri, mutlak ideanın gelişirken kendi kendini anlamasının ifadeleri, ideanın özgür hareketinin görünebilir, işitilebilir örnekleri olarak, insanlar tarafından üretildiğine göre, esas olan da form değil ifade edilen içerik olmak durumundadır Hegel’e göre.

Bu nedenlere Zima, Hegel’in, Kant’ın aksine, sanat ürününün algılandığı alana değil, anlamının yaratıldığı alana vurgu yaptığı sonucuna ulaşıyor. Diğer bir değişle yapıta değil bizzat sanatçının[[7]] anlam yaratma etkinliğine.

Hegel için, sanatçı, bütünün parçası, onun (mutlak ideanın) diyalektik gelişim sürecinin ürünü, bu gelişmenin andaki tarihsel bilincinin bir ifadesi olduğuna göre, ürününe de bu damgasını vuruyor, böylece otonomi kavramı da sanatçının değerlendirilmesi açısından geçerliliğini kaybediyor. Sanatçının işlevi, bütünün içinde kalarak (başka seçeneği yok, çünkü yalnızca bütün var) içerik ve biçim açısından uyumlu ürünler vermeye bütünün evriminin andaki halinin ifadesi olmaya çalışmaktan öteye geçmiyor.

Ancak, Hegel’ın “bütün”ü, çelişkili bir bütün. Toplum, sınıf çelişkilerinin üzerinde duruyor, bu çelişkinin yarattığı harekete bağlı olarak evrimleşiyor. Bu bağlamda bütünün andaki halinin birbiriyle çelişkili ifadelerinin olması gerekmez mi?

Hegel’ci Marksizm bu soruya olumlu bir cevap vererek, sanatçının ürününün anlamının genetik olarak, bütün içindeki sınıf konumuna indirgenebileceği fikrine ulaşır. Bu bağlamda, sanatçıdan salt çelişkinin sınıf özelliklerini yansıtması, temsil etmesi değil, hareketin ulaşacağı ideal biçimi de tasarlamaya çalışması beklenir. Öyleyse, Hegel ve Hegel’ci Marksizm açısından gerçekten büyük yapıtlar bu çelişkileri ifade etmekle kalmaz, onları bütünselliği yeni bir noktaya taşıyacak yönde aşarlar [[8]], bu aşmanın olası biçimlerini kurgular, temsil ederler.

Bu saptamayı, kapitalist toplumda sanat etkinliğinin esas olarak (mutlaka bir istisnası vardır) ne kapitalistler ne de işçiler tarafından gerçekleştirilmediği, sınıf konumları belirsiz, ama daha çok burjuva sınıfına yakın sanatçıların çabasının ürünü olduğuna ilişkin gözlemlerle bağdaştırmak çok zor.

Bu nedenle Lenin’in ve Lucien Goldman’ın, sanat ürününü değerlendirirken, çelişkinin aşılmasına değil, Balzac ve Flaubert’in yapıtlarında olduğu gibi çelişkinin varlığının, aşılamamasının kişide yarattığı gerginlikleri dürüstçe, biçim ve içerik uyumunun bütünlüğünü koruyarak yansıtmalarına önem verdiklerini görüyoruz.

Özetle bir tarafta Kant’ın, algılanma alanı’na vurgu yapan, salt form olarak, içerikten, bilgiden bağımsız, var olduğu düşünülen sanat yapıtı. Diğer tarafta, anlam alanı’na vurgu yapan, formdan önce içeriğiyle, toplumsal çelişkilerin etkisiyle, bunların aşılmasına ya da aşılamamasına bağlı olarak şekillenmiş, hatta sınıf çıkarlarını, çatışmalarını, gerektiğinde taraf olarak ifade eden bir sanat yapıtı...

Birincisine, “dış dünyadan (potansiyel bilgi nesnesinden) duyumlar yoluyla gelenleri, bir araya koyarak bütünsel bir form oluşturan algılama süreci, bir form sezmeye yardımcı olacak kavramsal zeminden ( etik yargıdan) ve bu zemini hareket geçiren, kavramları “çağıran”, bizzat kendisi toplumsal, hatta sınıfsal olarak belirlenmiş beğenilerden bağımsız olarak var olabilir mi?” sorusuyla yaklaşabiliriz. İkincisine de, “çelişkinin aşılamaması neden gerginlik yaratsın ki?” sorusuyla…

Kant’in otonomiyi konuşmaya olanak veren estetik yargı teorisinin algılama alanına, Hegel’in otonomiye izin vermeyen estetiğinin anlam alanına yaptığı vurgu, bu ikisi arasındaki karşıtlığın uzlaştırılamaz, aşılamaz olması bizi yine parallax kavramına, bir üçüncü nokta arama zorunluluğuna getiriyor

sonra geriye, Platon’a ve korkusuna...

Bu noktada, Napolyon’un “daha iyi sıçramak, için gerilemek gerekir” tavsiyesine uyarak, iyice geriye, sanatla, sanatçıyla toplum arasındaki ilişkiyi ilk kez sistemli bir biçimde irdeleyen düşünüre, Platon’a kadar gideceğim. Çünkü, Platon’un Ion (MÖ 380), Cumhuriyet (375?) ve Sempozyum (360?) diyaloglarında, ama esas olarak Cumhuriyet’te ki tartışmalarda, deyim yerindeyse, Platon’un düşüncesinin evriminde (belki de kararsızlığında[[9]]) aramakta olduğum üçüncü noktaya ilişkin, çok önemli bir ipucu olduğunu düşünüyorum. Bu ipucu Platon’un “korkusuyla” ilgili…

Bu yapıtlarda, Platon, savlarını, Sokrates ile kendi yarattığı karakterler arasında kurguladığı diyaloglar aracılığıyla okuyucuya aktarıyor.

Ion, 85 diyalogdan oluşan kısa bir metin. Bu metinde Sokrates, Homer’in şiirlerini söyleme ve açıklama konusunda uzman bir icracı ozan olan Ion’la sanatçının (şairin) ve sanat yapıtının (şiir, trajedi, resim) doğasını tartışıyor.

Diyaloglar başlar başlamaz, Platon bize İon’un kişiliğinde, sanatçının, giyim kuşamıyla [[10]], kendini beğenmiş, hatta ukala haliyle [[11]] Polis halkından görece farklı, kendine özgün bir karakter olduğunu belirtiyor[[12]].

Ondan sonra tüm diyalog boyunca Platon sanatçıların (şairin) ve icracı ozanların, aslında yaptıkları işin bilincinde olmadıklarını, bu işi (sanatı üretirken) akıllarının başlarında olmadığını, tanrıların ilhamı ile trans halinde ürettiklerini anlatıyor. Böylece de yapıtı sanatçının elinden alarak tanrılara mal ediyor.

Ancak, Platon’un kendi çözümlemesinden kuşku duyduğunu, bu kuşkunun da daha sonra, Cumhuriyet’in 10. Kitabında, bir korkuya dönüştüğünü düşünüyorum. Platon, Cumhuriyet’te önce sanatçıyı sansüre tabi tutmayı düşünecek sonra da, bunun da işe yarayacağına inanmadığından olacak radikal bir çözümle sanatçının Polis dışına sürülmesi gerektiğine, diğer bir deyişle ondan toptan kurtulmaya karar verecek.

Tekrar Ion’a dönersek; Platon’un bu kuşkusunun ilk işaretini 39. diyalogda Ion’un ağzından bize aktardıklarında buluyoruz. Ion, performans sırasında, trans halinde değil de aklının gayet başında olduğunu şöyle anlatıyor: “Sahneden onlara bakarım, ben konuşurken ( ...) gibi çeşitli duygulara gösterdikleri tepkiyi gözlemler, bu tepkilere gereken ilgiyi en iyi biçimde göstermeye çalışırım”.

Bu diyalog Platon’un, “tanrının sesi olma”, “trans haline geçme” teorisine pek inanmadığını, aksine sanatçının, sanatın etkisini arttırmak için gayet bilinçli (rasyonel) stratejiler uyguladığından kuşkulandığını gösteriyor.

Öyleyse Platon’un gözünde, sanatçının, iki nedenle tehlikeli bir karakter olarak şekillenmeye başladığını söyleyebiliriz. Birincisi, sanatçı tanrıların verdiği ilhamla, onların iradesini dile getirdiği, ya da temsil ettiği iddiasına dayanarak, yapıtıyla, icrasıyla bir otorite sahibi olabilir, insanlar üzerinde büyük etki yapabilir. İkincisi, sanatçı, diğer insanlardan farklı, kendine özgü (bireyci yanı güçlü) aynı zamanda da, sanatının etkisini arttırmak için bilinçli stratejiler izleyen rasyonel, hesaplı, biridir.

Ya bu sanatçı özgünlüğünü, özgürlük refleksini, Polis’in düzenine karşı kullanırsa?

Ion’da kendini, açık bir biçimde göstermeyen bu kaygı, Cumhuriyet’te paradigmatik bir biçimde gündeme geliyor. Platon Cumhuriyet’te ideal bir siyasi yapının oluşum koşullarını, işleyişini, sürdürülebilirliğini araştırmaktadır. Cumhuriyet’in II. ve III. kitaplarında, ihtiraslarına, duygularına kapılmayacak, salt akılcı ve Polis’in çıkarlarına öncelik veren bir yönde davranacak bir “koruyucular” sınıfının eğitimini tartışırken Platon bir aşamada, eğitim iyice ilerledikten (ideolojik, ahlaki şekillenme tamamlandıktan-E.Y) sonra sanatın yararlı olabileceği düşüncesini gündeme getirir. Ancak X. kitaba gelindiğinde Platon yine fikrini değiştirerek, sanatın, sanatçıların, Polis’in düzeni ve halkının “ruh sağlığı” üzerindeki olası etkilerine çok olumsuz bir yorum getirir. Bu noktada, Platon’un vurgusu, sanatın insanın rasyonel (Polis’in çıkarlarına uygun) düşünme yetenekleri üzerindeki bozucu etkileri, sanatçının da bu etkileri yaratma gücü üzerinedir

Bunlar hem çok güçlü, hem de Polis’in ortak aklının, siyasi yapısını bir arada tutan simgeselin verimli işleyişini bozabilecek (kaos yaratma iddiası), dışına çıkabilecek, diğer bir deyişle, özgürleşmeyi talep edebilecek eğilimler olarak okunabilecek etkilerdir.

Sonuç olarak Platon, sanatçıyı, sanatı Polis’in düzenini sorgulayabilecek, bireyleri özgür düşünmeye [[13]] zorlayacak özelliklere sahip unsurlar olarak görmektedir.

Sanatçının kendine özgün olma arzusu, otoriteyi, verili değerler sistemini değil de sanatının gereksinimlerinin, bu günün diliyle söylersek “bilinç dışının” sesini dinleme eğilimi, bu eğilimin etik boyutu, Platon’u, sansürün de sanatçıyı susturmaya yetmeyeceği sonucuna götürür. Platon da sanatçıyı, yapıya uyamayan özneleşme eğilimi yüksek bir unsur olarak, Polis’in dışına sürgün etmeye karar verir.

Demek ki, Platon’a göre sanatçı kendine özgün (farklı), denetim altına alınması çok zor bir karakterdir. Ürünü, sanat yapıtı, insanları değiştirme, Polis’in aklı yerine, özgürlük, düzeni yarine kaos getirme potansiyellerine sahiptir. Platon’da sanatçının, sanat yapıtının tanımlayıcı özelliklerinin, sıkı sıkıya otonomi ve siyaset kavramlarına bağlı olduğunu görüyoruz: Sanatçı bildiğini yapar, sanat her zaman yapıyı tehdit eder. Dolayısıyla, sanatçı otonom bir karakterdir, sanat ise özgürlükçü bir siyasi etkinliktir. Özgürlük ise, verili rasyonalitenin dışına çıkma, yapıya karşı olma gibi bağlamlarda bir sorun olarak ortaya çıkar. Ancak bir olumsuzlukla (negativity) birlikte tanımlanabilir: Bir “şeye” göre değil arzulanan ama engellen bir şeyin yokluğuna göre…

“Sanat sanat için”, ama artık değil…

Bir başka çalışmamda [[14]],sanatta otonomi talebinin ortaya çıktığı özgün tarihsel anı, feodal toplumdan kapitalist/burjuva topluma geçiş arasındaki kopuş noktasına yerleştirmiştim.

Sanatta otonomi talebi, feodal toplumun içinde ortaya çıkmaya başlayan kapitalist ilişkilerin ürünü olan, bunları taşıyan yeni bir sınıfın, feodal topluma, feodal toplumun egemen sınıflarının iktidar biçimlerine karşı yükseltmeye başlattığı kendi iktidar mücadelesi alanına ait bit talepti. Sanatçı, artık çözülmeye başlamış, ama hâlâ feodal olan toplumun kendisinden talep ettiği toplumsal işleve (var olan egemen ideolojinin yeniden üretilmesi), dayattığı siyasî, ahlâkî, dinî kurallara karşı çıkıyor, bunlardan bağımsız, yalnızca güzellik kaygısıyla sanatını icra etmek istiyordu. Sanat toplumsal olandan, siyasî olandan, ideolojik kaygılardan bağımsız olmalı yalnızca kendi gereksinimlerini, güzelliği aramaya yönelmeliydi. Bu, görünüşte siyasetten bağımsızlık iddiası, gerçekte verili siyasî, ekonomik, kültürel egemenlik ilişkilerine karşı çıkış anlamına geldiğinden, derin bir biçimde siyasi, hatta devrimci bir tepkiydi.

Ancak başlangıçta devrimci bir özelliğe sahip olan otonomi talebinin bu “sanat sanat için” biçiminin kapitalist ilişkilerin egemen hale gelme sürecinde, yaşamın hemen tüm alanları metalaştırıldıkça, bizzat otonominin kaybolmasına yol açmaya, sanatçıyı bu kez de bir başka efendinin, meta ilişkilerinin, piyasanın egemenliği altına sokmaya başladığını görüyoruz. Adorno’nun vurguladığı gibi parçanın (sanatçının, yapıtın) özgürlüğü, “bütünün” özgürlüğü yok etme eğilimine çarpıyor; insanlık (humanite) kavramıyla beslenen otonomi, toplum insana yabancı, hatta karşıt (inhumaine) biçimler geliştirdikçe parçalanmaya başlıyordu [[15]]: Kapitalizm önce sanatta otonomiyi yaratmış, sonra hızla yok etmeye başlamıştı

Bu saptamalar bizi doğrudan özgürlük kavramına getiriyor. Bu kavramı burada derinlemesine irdelemem olanaklı değil. Ancak Kant, Hegel ve Platon bağlamında dikkatimi çeken bir nokta üzerinde duracağım. Kant ve Hegel’de sanat ve özgürlük ilişkisi, güzel, uyumlu dolayısıyla da olumlu bir vurguyla konuşuluyor. Hegel’de özgürlükle ideanın gelişme mantığı arasında doğrudan ( rasyonel) bir ilişki var. Platon’daysa, sanat ve sanatçı bağlamında özgürlük olumsuz bir vurguyla gündeme geliyor: Sanat ve sanatçı, Polise (yapıya) tehdit oluşturan, vatandaşların ruhsal durumunda istikrarsızlığa yol açan (Polis’in simgesel verimliliğini bozan) bir etki yapıyor. Ben de özgürlüğün bu olumsuz vurguyla algılanması gerektiğini düşünüyorum.

Bence, özgürlük sanatçı açısından sahip olduğu bir şey değil, otonomi ve özgünlük arayışını sınırlayan, yapıtını egemenlik altına almaya, kendi isteği dışında anlamlar kazanmaya zorlayan, onu Polis’in (meta ilişkilerinin) dışına sürmekle tehdit eden toplumsal güçler karşısında, yokluğunun ayırdına vardığı bir durum olarak kendini hissettiriyor.

Sanat hemen her aşamada sanatçıyı yapının karşısına koyuyor. Yapıya ait ama ona uyumlu olmayan, karşıt bir özne olmaya zorluyor. Feodalizmden çıkarken özne olmanın, otonomiyi korumanın yolu “sanat için sanat” stratejisinden geçerken, bu gün meta ilişkilerinin otonomiyi engelleyen, siyasi kültürel hatta teknolojik dinamiklerine direnmeye olanak verecek stratejiler geliştirmek gerekiyor. Bu strateji salt direnmeye olanak verecek içeriğe, anlama değil, bu anlamı taşıyacak biçimlere ilişkin gereksinimlere de cevap vermek durumunda. Bu strateji bu gün meta ilişkilerinin tümüyle egemen olduğu, kolonize ettiği anlamlara ve biçimlere direnebilmeli, onları aşacak yeniyi sunmayı becerebilmelidir.

Bitirirken, şu iki strateji üzerinde düşünmeye değeceğine inanıyorum. Birincisi Adorno’nun: Sanat, ancak, toplumun imajlar dünyasının içine dalarak, piyasanın farklılıkları yok eden eğiliminin üstesinden gelebilir. Sanat, katılaşmış, yabancılaşmış olanın mimesisi aracılığıyla modern sanattır. Sessiz gerçekliği yadsımayarak sanat, anlamlı bir biçimde konuşabilir[[16]]. İkincisi, Alain Badiou’nun: Sanat, toplum içinde var olduğu halde, varlığının yeğinliği (intensity of existence) minimal bir düzeyde kalmak üzere bastırılanı, bu bağlama özgün hakikati ifade eder… [[17]]



[1] Parallax çelişki, kavramıyla ilgil olarak: Slavoj Zizek, “Parallax view”, New Left Review, Ocak/Şubat 2004,



[1] Bu kısa metni halen üzerinde çalışmakta olduğum daha kapsamlı bir metnin (projenin) savının özetini tartışmaya sunma çabası olarak görebilirsiniz.

[2] Immanuel Kant, Critique of Judgement (James Creed Meredith çevirisi) 1957, Oxford, sf 42

[3] Age, sf, 70.

[4] Bu iki alan yaklaşımının kaynağı Louis Hjemslev (1899-1966), aktaran Peter V. Zima Aşağında üzerinde düşünmeye başlayacağım, Kant, Hegel karşılaştırmasında esas olarak Zima’nın çalışmasından yararlanıyorum: The Philosophy of Modern Literary Theory, Athlone, 1999

[5] Bu pratikte, verili, hegemonik anlamlar sisteminden bağımsızlık olarak anlaşılması gereken bir önerme. Daha sonra tartışacağım.

[6] Aşağıda Platon’un, bu kavramı kullanmasa bile, sanatçının bu özelliğinin fena halde bilincinde olduğunu göstermeye çalışacağım.

[7] Platon’un sanatı poesis (anlam yaratma) etkinliği olarak gördüğünü tam burada anımsamak, az sonraki tartışma açısından da yararlı olabilir.

[8] Burada büyük bir genelleme yaptığımın ayırdındayım.; burada Nietzche’ye, “Avusturya Okulu”na değinmemenin yarattığı sorunların da… Ama. Okuyucunun burada bir savı özetlemekte olduğumu düşünerek anlayışla karşılayacağını umuyorum. Amacım, projemi tamamladığımda okuyucuya daha tatmin edici bir metin sunabilmek.

[9] Karasızlık kavramını kullanmanın nedeni bu üç yapıtın kronolojisine ilişkin bir sorundan kaynaklanıyor. Ion’un Cumhuriyet ve Sempozyum’dan önce geldiğini biliyorum, ama Cumhuriyet ve Sempozyum arasındaki kronolojik ilişkiyi çözemedim. Genelde, ikisi de orta döneme ait olarak sıralanıyor. Halbuki benim soruşturmam açısından, hangisinin önce geldiğini bilmek çok önemliydi. Bu yüzden bu belirsizliği veri kabul ederek, yarattığı istikrarsızlığı bilerek, öncelikle Ion ve Cumhuriyet üzerinde durarak ilerlemeye çalışacağım.

[10] Platon: “sana imreniyorum hep böyle kaliteli giysiler giyiyor ve güzel görünüyorsun.”

[11] Ion: “Ben Homer konusunda herkesten daha iyi konuşabileceğime inanıyorum… Ne Metrodorus, ne Stesimbrotus ne Glaucon ne de bir başka biri Homer üzerine benimkilerden daha iyi bir düşünce ileri sürebilmiştir.

[12] Diyalog ilerledikçe Sokrates’in (Platon) Homer’i en az Ion kadar bildiğini, çok daha iyi anladığını görüyoruz. Böylece Platon bize sanatçıyı, küçümsediğini, sanıldığı kadar değerli olmadığını da söylemiş oluyor

[13] Platon örnek olarak bütün kuralların kalktığı “Baccahanal” geceyi, (Diyonisos karnavallarını), orada yaşanan orgileri veriyor.

[14] Ergin, Yildizoglu, Köpeğin Ahlakı- Estetik, Otonomi ve Siyaset Üzerine, Gri Yayınları, 2005 Istanbul, sf,116-133

[15] Theodor Adorno, Aesthetic Theory, Athlone, 1999 sf 1.

[16] Age. Sf 21

[17] Alain Badiou, “Art’s imperative: Speaking the unspeakable” The Symptom, No:7 Bahar, 2006

Friday, January 08, 2010

DİKKAT: Bu yazının ilk koyduğum versiyonunda son bölüm yanlışlıkla düşmüş. Özür dilerim.

Sanat ve siyaset[[1]]
(Özgür Edebiyat dergisinin Ocak sayısı için yazıldı)

Hep aynı tartışma. Sanatla siyaset arasında nasıl bir ilişki var, olmalı? Ya da sanat siyasete göre nerede duruyor? En doğrudan konuş biçimiyse şöyle: Sanatçı isyan eder mi? Bir tarafta “sanat sanat için”, öbür tarafta bir siyasi mücadelenin, toplumsal dönüşümün “aracı” olarak sanat. Madalyon’un öbür tarafındaysa, otonomi ve metalaşma ikilemi var: Metalaşan sanat otonomisini kayıp eder mi? Sanat olarak tanımlanmaya devam edebilir mi? Madalyon’un hangi yüzüne bakarsak bakalım, Adeta aşılamaz bir çelişki. Birini öbürüne indirgemek, uzlaştırmak yada sentez yoluyla aşmak olanaklı değil: Bir parallax[[1]].

Böyle bir karşıtlıkla karşılaşınca, üç yoldan birini seçebiliriz. Birincisi safımızı belirler, işimize bakarız. İkincisi, hiç yılmadan bu çelişkiden bir sentez çıkarmak için biteviye çabalarız. Üçüncüsü, bunun bir parallax çelişki olduğunu görerek, tümüyle ortadan kaldırmaya olanak verecek bir yaklaşım için bu çelişkinin dışında, bir üçüncü bakış / dayanak noktası aramayı deneyebiliriz. Ben ilk iki yöntemin sonuçsuz, hatta marazi (hep aynı şeyi yapmasına karşın her seferinde başka bir sonuç almayı uman bir histerili hasta gibi) bir durum olduğunu düşünüyorum. Tek gerçekçi yaklaşım, üçüncü bir bakış noktası aramak. Bu üçüncü noktanın özgürlük kavramıyla ilgili olabileceğini düşünüyorum ve “otonomi” kavramıyla birlikte…

Kant ve Hegel…
“Sanat sanat için” olarak popülerleşmiş anlayışın kaynağı olan, “sanat ürünü hiçbir pratik amaca hizmet etmez” savını Immanuel Kant’ın geliştirdiğini söyleyebiliriz. Sanat kavramı, bilgiyi aşan bir anlamlandırma çabasıyla ilgili olarak kendini gösteriyor Kant’a göre.

Sanırım şöyle özetleyebiliriz: Kant nesneyi, “kendini deneyim alanımız içinde bütünsel bir biçimde sunabilen” şey olarak tanımlıyor. Diğer bir değişle nesnenin (oradaki şeyin) varlığı, deneyim alanımızda, görüntüler alanında, bize gelen duyumları sentetik bir algı yoluyla, evrensel apriori kategoriler yardımıyla bir form oluşturacak biçimde bütünleştirebilmemize bağlı. Bunu başarabilirsek nesnenin bilgisine ulaşabiliyoruz.

Ancak bazen, kimi nesneler karşısından, evrensel apriori kategorilerimiz yetersiz kaldığından, bu bütünlüğü kuramıyoruz; bilgi oluşturma süreci kesintiye uğruyor. O zaman, karşımızdaki nesneden gelen duyumları, sentetik bir algı yoluyla, evrensel kategoriler yardımıyla bir form oluşturacak biçimde bütünleştirme sürecinde, elimizdeki evrensel kategorilerin yetersizliğinden dolayı, başarısız olurken, yine de bir formun var olma olasılığını sezebildiğimiz noktada, bizde bu nedenle oluşan haz, nesnenin bilgisine ulaşamasak bile, onun hakkında estetik bir yargı oluşturabildiğimizi gösteriyor. Kant bu anı “öznenin yaşamı duyumsaması” [[2]], “kendini evinde hissetmesi”[[3]] olarak betimliyor.

Kant’ın estetik yargı savından iki sonuç çıkarabiliriz. Birincisi, Kant sanat ürününe, estetik hazzın nesnesine, üretici, yaratıcı açısından değil algılayıcı, izleyici açısından yaklaşıyor. İkincisi, Kant nesneye, estetik yargının nesnesine, kendini duyumlara sunma (kendini ifade ettiği), bir form oluşturma alanından yaklaşıyor. Estetik yargının nesnesinin anlamı (içeriği), bilgisi, estetik yargının dışında kalıyor [[4]].

Kant’a göre sanat ürünü anlamdan bağımsızdır, form olarak var olur! Sanatçı “anlamdan” [[5]] bağımsız, ürünler üretir. Sanatçının varlığı (etkinliği ve ürünü) bu bağımsızlığı, korumaya bağımlıdır. Bildiğiniz gibi bu iki sonuç otonomi kavramının içeriğini oluşturuyor. Bu bağlamda, şimdilik kaydıyla [[6]], otonomi kavramını ilk gündeme getiren düşünürün Kant olduğunu söyleyebiliriz.

Kant nesnenin (oradaki şeyin) varlığını öznenin algısına bağlayarak yarattığı ikileme karşılık, Hegel’in, hem nesnenin hem de öznenin varlığını bir üçüncü şeye, mutlak ide’nin hareketine bağlayarak bir bütün oluşturmayı amaçladığını görüyoruz. Kant açısından bir “bütün” söz konusu değilken (görüntüler alanı ve neumenal), Hegel, “bütün”den başka bir şeyin söz konusu olamayacağını düşünüyor.

Bu nedenle Hegel açısından, duyumlarla, kavramları birbirinden ayırmak, sanatı bilgi alanından dışarı çıkararak salt görüntüye, form’a indirgemek kabul edilemez bir yaklaşım. Hegel’e göre sanat yapıtı, formun (görüntüsü) ve içeriğin (kavram- bilgi) uyumlu bir bütünlüğü olmak durumundaydı. Ancak, “bir şiirin hiçbir anlam kaybına uğramadan bir başka dile çevrilebileceğine”, Klasik Yunan sanatının, biçim içeriği tam olarak yansıtamadığından, yetersizliğine ilişkin saptamasından, bu bütünlük içinde, önceliği içeriğe (kavrama) verdiğini görüyoruz. Sanat ürünleri, mutlak ideanın gelişirken kendi kendini anlamasının ifadeleri, ideanın özgür hareketinin görünebilir, işitilebilir örnekleri olarak, insanlar tarafından üretildiğine göre, esas olan da form değil ifade edilen içerik olmak durumundadır Hegel’e göre.

Bu nedenlere Zima, Hegel’in, Kant’ın aksine, sanat ürününün algılandığı alana değil, anlamının yaratıldığı alana vurgu yaptığı sonucuna ulaşıyor. Diğer bir değişle yapıta değil bizzat sanatçının[[7]] anlam yaratma etkinliğine.

Hegel için, sanatçı, bütünün parçası, onun (mutlak ideanın) diyalektik gelişim sürecinin ürünü, bu gelişmenin andaki tarihsel bilincinin bir ifadesi olduğuna göre, ürününe de bu damgasını vuruyor, böylece otonomi kavramı da sanatçının değerlendirilmesi açısından geçerliliğini kaybediyor. Sanatçının işlevi, bütünün içinde kalarak (başka seçeneği yok, çünkü yalnızca bütün var) içerik ve biçim açısından uyumlu ürünler vermeye bütünün evriminin andaki halinin ifadesi olmaya çalışmaktan öteye geçmiyor.

Ancak, Hegel’ın “bütün”ü, çelişkili bir bütün. Toplum, sınıf çelişkilerinin üzerinde duruyor, bu çelişkinin yarattığı harekete bağlı olarak evrimleşiyor. Bu bağlamda bütünün andaki halinin birbiriyle çelişkili ifadelerinin olması gerekmez mi?

Hegel’ci Marksizm bu soruya olumlu bir cevap vererek, sanatçının ürününün anlamının genetik olarak, bütün içindeki sınıf konumuna indirgenebileceği fikrine ulaşır. Bu bağlamda, sanatçıdan salt çelişkinin sınıf özelliklerini yansıtması, temsil etmesi değil, hareketin ulaşacağı ideal biçimi de tasarlamaya çalışması beklenir. Öyleyse, Hegel ve Hegel’ci Marksizm açısından gerçekten büyük yapıtlar bu çelişkileri ifade etmekle kalmaz, onları bütünselliği yeni bir noktaya taşıyacak yönde aşarlar [[8]], bu aşmanın olası biçimlerini kurgular, temsil ederler.

Bu saptamayı, kapitalist toplumda sanat etkinliğinin esas olarak (mutlaka bir istisnası vardır) ne kapitalistler ne de işçiler tarafından gerçekleştirilmediği, sınıf konumları belirsiz, ama daha çok burjuva sınıfına yakın sanatçıların çabasının ürünü olduğuna ilişkin gözlemlerle bağdaştırmak çok zor.

Bu nedenle Lenin’in ve Lucien Goldman’ın, sanat ürününü değerlendirirken, çelişkinin aşılmasına değil, Balzac ve Flaubert’in yapıtlarında olduğu gibi çelişkinin varlığının, aşılamamasının kişide yarattığı gerginlikleri dürüstçe, biçim ve içerik uyumunun bütünlüğünü koruyarak yansıtmalarına önem verdiklerini görüyoruz.

Özetle bir tarafta Kant’ın, algılanma alanı’na vurgu yapan, salt form olarak, içerikten, bilgiden bağımsız, var olduğu düşünülen sanat yapıtı. Diğer tarafta, anlam alanı’na vurgu yapan, formdan önce içeriğiyle, toplumsal çelişkilerin etkisiyle, bunların aşılmasına ya da aşılamamasına bağlı olarak şekillenmiş, hatta sınıf çıkarlarını, çatışmalarını, gerektiğinde taraf olarak ifade eden bir sanat yapıtı...

Birincisine, “dış dünyadan (potansiyel bilgi nesnesinden) duyumlar yoluyla gelenleri, bir araya koyarak bütünsel bir form oluşturan algılama süreci, bir form sezmeye yardımcı olacak kavramsal zeminden ( etik yargıdan) ve bu zemini hareket geçiren, kavramları “çağıran”, bizzat kendisi toplumsal, hatta sınıfsal olarak belirlenmiş beğenilerden bağımsız olarak var olabilir mi?” sorusuyla yaklaşabiliriz. İkincisine de, “çelişkinin aşılamaması neden gerginlik yaratsın ki?” sorusuyla…

Kant’in otonomiyi konuşmaya olanak veren estetik yargı teorisinin algılama alanına, Hegel’in otonomiye izin vermeyen estetiğinin anlam alanına yaptığı vurgu, bu ikisi arasındaki karşıtlığın uzlaştırılamaz, aşılamaz olması bizi yine parallax kavramına, bir üçüncü nokta arama zorunluluğuna getiriyor.

Sonra geriye, Platon’a ve korkusuna...
Bu noktada, Napolyon’un “daha iyi sıçramak, için gerilemek gerekir” tavsiyesine uyarak, iyice geriye, sanatla, sanatçıyla toplum arasındaki ilişkiyi ilk kez sistemli bir biçimde irdeleyen düşünüre, Platon’a kadar gideceğim. Çünkü, Platon’un Ion (MÖ 380), Cumhuriyet (375?) ve Sempozyum (360?) diyaloglarında, ama esas olarak Cumhuriyet’te ki tartışmalarda, deyim yerindeyse, Platon’un düşüncesinin evriminde (belki de kararsızlığında[[9]]) aramakta olduğum üçüncü noktaya ilişkin, çok önemli bir ipucu olduğunu düşünüyorum. Bu ipucu Platon’un “korkusuyla” ilgili…

Bu yapıtlarda, Platon, savlarını, Sokrates ile kendi yarattığı karakterler arasında kurguladığı diyaloglar aracılığıyla okuyucuya aktarıyor.

Ion, 85 diyalogdan oluşan kısa bir metin. Bu metinde Sokrates, Homer’in şiirlerini söyleme ve açıklama konusunda uzman bir icracı ozan olan Ion’la sanatçının (şairin) ve sanat yapıtının (şiir, trajedi, resim) doğasını tartışıyor.

Diyaloglar başlar başlamaz, Platon bize İon’un kişiliğinde, sanatçının, giyim kuşamıyla [[10]], kendini beğenmiş, hatta ukala haliyle [[11]] Polis halkından görece farklı, kendine özgün bir karakter olduğunu belirtiyor[[12]].

Ondan sonra tüm diyalog boyunca Platon sanatçıların (şairin) ve icracı ozanların, aslında yaptıkları işin bilincinde olmadıklarını, bu işi (sanatı üretirken) akıllarının başlarında olmadığını, tanrıların ilhamı ile trans halinde ürettiklerini anlatıyor. Böylece de yapıtı sanatçının elinden alarak tanrılara mal ediyor.

Ancak, Platon’un kendi çözümlemesinden kuşku duyduğunu, bu kuşkunun da daha sonra, Cumhuriyet’in 10. Kitabında, bir korkuya dönüştüğünü düşünüyorum. Platon, Cumhuriyet’te önce sanatçıyı sansüre tabi tutmayı düşünecek sonra da, bunun da işe yarayacağına inanmadığından olacak radikal bir çözümle sanatçının Polis dışına sürülmesi gerektiğine, diğer bir deyişle ondan toptan kurtulmaya karar verecek.

Tekrar Ion’a dönersek; Platon’un bu kuşkusunun ilk işaretini 39. diyalogda Ion’un ağzından bize aktardıklarında buluyoruz. Ion, performans sırasında, trans halinde değil de aklının gayet başında olduğunu şöyle anlatıyor: “Sahneden onlara bakarım, ben konuşurken ( ...) gibi çeşitli duygulara gösterdikleri tepkiyi gözlemler, bu tepkilere gereken ilgiyi en iyi biçimde göstermeye çalışırım”.

Bu diyalog Platon’un, “tanrının sesi olma”, “trans haline geçme” teorisine pek inanmadığını, aksine sanatçının, sanatın etkisini arttırmak için gayet bilinçli (rasyonel) stratejiler uyguladığından kuşkulandığını gösteriyor.

Öyleyse Platon’un gözünde, sanatçının, iki nedenle tehlikeli bir karakter olarak şekillenmeye başladığını söyleyebiliriz. Birincisi, sanatçı tanrıların verdiği ilhamla, onların iradesini dile getirdiği, ya da temsil ettiği iddiasına dayanarak, yapıtıyla, icrasıyla bir otorite sahibi olabilir, insanlar üzerinde büyük etki yapabilir. İkincisi, sanatçı, diğer insanlardan farklı, kendine özgü (bireyci yanı güçlü) aynı zamanda da, sanatının etkisini arttırmak için bilinçli stratejiler izleyen rasyonel, hesaplı, biridir.

Ya bu sanatçı özgünlüğünü, özgürlük refleksini, Polis’in düzenine karşı kullanırsa?
Ion’da kendini, açık bir biçimde göstermeyen bu kaygı, Cumhuriyet’te paradigmatik bir biçimde gündeme geliyor. Platon Cumhuriyet’te ideal bir siyasi yapının oluşum koşullarını, işleyişini, sürdürülebilirliğini araştırmaktadır. Cumhuriyet’in II. ve III. kitaplarında, ihtiraslarına, duygularına kapılmayacak, salt akılcı ve Polis’in çıkarlarına öncelik veren bir yönde davranacak bir “koruyucular” sınıfının eğitimini tartışırken Platon bir aşamada, eğitim iyice ilerledikten (ideolojik, ahlaki şekillenme tamamlandıktan-E.Y) sonra sanatın yararlı olabileceği düşüncesini gündeme getirir. Ancak X. kitaba gelindiğinde Platon yine fikrini değiştirerek, sanatın, sanatçıların, Polis’in düzeni ve halkının “ruh sağlığı” üzerindeki olası etkilerine çok olumsuz bir yorum getirir. Bu noktada, Platon’un vurgusu, sanatın insanın rasyonel (Polis’in çıkarlarına uygun) düşünme yetenekleri üzerindeki bozucu etkileri, sanatçının da bu etkileri yaratma gücü üzerinedir

Bunlar hem çok güçlü, hem de Polis’in ortak aklının, siyasi yapısını bir arada tutan simgeselin verimli işleyişini bozabilecek (kaos yaratma iddiası), dışına çıkabilecek, diğer bir deyişle, özgürleşmeyi talep edebilecek eğilimler olarak okunabilecek etkilerdir.

Sonuç olarak Platon, sanatçıyı, sanatı Polis’in düzenini sorgulayabilecek, bireyleri özgür düşünmeye [[13]] zorlayacak özelliklere sahip unsurlar olarak görmektedir.

Sanatçının kendine özgün olma arzusu, otoriteyi, verili değerler sistemini değil de sanatının gereksinimlerinin, bu günün diliyle söylersek “bilinç dışının” sesini dinleme eğilimi, bu eğilimin etik boyutu, Platon’u, sansürün de sanatçıyı susturmaya yetmeyeceği sonucuna götürür. Platon da sanatçıyı, yapıya uyamayan özneleşme eğilimi yüksek bir unsur olarak, Polis’in dışına sürgün etmeye karar verir.

Demek ki, Platon’a göre sanatçı kendine özgün (farklı), denetim altına alınması çok zor bir karakterdir. Ürünü, sanat yapıtı, insanları değiştirme, Polis’in aklı yerine, özgürlük, düzeni yarine kaos getirme potansiyellerine sahiptir. Platon’da sanatçının, sanat yapıtının tanımlayıcı özelliklerinin, sıkı sıkıya otonomi ve siyaset kavramlarına bağlı olduğunu görüyoruz: Sanatçı bildiğini yapar, sanat her zaman yapıyı tehdit eder. Dolayısıyla, sanatçı otonom bir karakterdir, sanat ise özgürlükçü bir siyasi etkinliktir. Özgürlük ise, verili rasyonalitenin dışına çıkma, yapıya karşı olma gibi bağlamlarda bir sorun olarak ortaya çıkar. Ancak bir olumsuzlukla (negativity) birlikte tanımlanabilir: Bir “şeye” göre değil arzulanan ama engellen bir şeyin yokluğuna göre…

“Sanat sanat için”, ama artık değil…
Bir başka çalışmamda [[14]],sanatta otonomi talebinin ortaya çıktığı özgün tarihsel anı, feodal toplumdan kapitalist/burjuva topluma geçiş arasındaki kopuş noktasına yerleştirmiştim.

Sanatta otonomi talebi, feodal toplumun içinde ortaya çıkmaya başlayan kapitalist ilişkilerin ürünü olan, bunları taşıyan yeni bir sınıfın, feodal topluma, feodal toplumun egemen sınıflarının iktidar biçimlerine karşı yükseltmeye başlattığı kendi iktidar mücadelesi alanına ait bit talepti. Sanatçı, artık çözülmeye başlamış, ama hâlâ feodal olan toplumun kendisinden talep ettiği toplumsal işleve (var olan egemen ideolojinin yeniden üretilmesi), dayattığı siyasî, ahlâkî, dinî kurallara karşı çıkıyor, bunlardan bağımsız, yalnızca güzellik kaygısıyla sanatını icra etmek istiyordu. Sanat toplumsal olandan, siyasî olandan, ideolojik kaygılardan bağımsız olmalı yalnızca kendi gereksinimlerini, güzelliği aramaya yönelmeliydi. Bu, görünüşte siyasetten bağımsızlık iddiası, gerçekte verili siyasî, ekonomik, kültürel egemenlik ilişkilerine karşı çıkış anlamına geldiğinden, derin bir biçimde siyasi, hatta devrimci bir tepkiydi.

Ancak başlangıçta devrimci bir özelliğe sahip olan otonomi talebinin bu “sanat sanat için” biçiminin kapitalist ilişkilerin egemen hale gelme sürecinde, yaşamın hemen tüm alanları metalaştırıldıkça, bizzat otonominin kaybolmasına yol açmaya, sanatçıyı bu kez de bir başka efendinin, meta ilişkilerinin, piyasanın egemenliği altına sokmaya başladığını görüyoruz.

Adorno’nun vurguladığı gibi parçanın (sanatçının, yapıtın) özgürlüğü, “bütünün” özgürlüğü yok etme eğilimine çarpıyor; insanlık (humanite) kavramıyla beslenen otonomi, toplum insana yabancı, hatta karşıt (inhumaine) biçimler geliştirdikçe parçalanmaya başlıyordu [[15]]: Kapitalizm önce sanatta otonomiyi yaratmış, sonra hızla yok etmeye başlamıştı.

Bu saptamalar bizi doğrudan özgürlük kavramına getiriyor. Bu kavramı burada derinlemesine irdelemem olanaklı değil. Ancak Kant, Hegel ve Platon bağlamında dikkatimi çeken bir nokta üzerinde duracağım. Kant ve Hegel’de sanat ve özgürlük ilişkisi, güzel, uyumlu dolayısıyla da olumlu bir vurguyla konuşuluyor. Hegel’de özgürlükle ideanın gelişme mantığı arasında doğrudan ( rasyonel) bir ilişki var. Platon’daysa, sanat ve sanatçı bağlamında özgürlük olumsuz bir vurguyla gündeme geliyor: Sanat ve sanatçı, Polise (yapıya) tehdit oluşturan, vatandaşların ruhsal durumunda istikrarsızlığa yol açan (Polis’in simgesel verimliliğini bozan) bir etki yapıyor. Ben de özgürlüğün bu olumsuz vurguyla algılanması gerektiğini düşünüyorum.

Bence, özgürlük sanatçı açısından sahip olduğu bir şey değil, otonomi ve özgünlük arayışını sınırlayan, yapıtını egemenlik altına almaya, kendi isteği dışında anlamlar kazanmaya zorlayan, onu Polis’in (meta ilişkilerinin) dışına sürmekle tehdit eden toplumsal güçler karşısında, yokluğunun ayırdına vardığı bir durum olarak kendini hissettiriyor.

Sanat hemen her aşamada sanatçıyı yapının karşısına koyuyor. Yapıya ait ama ona uyumlu olmayan, karşıt bir özne olmaya zorluyor. Feodalizmden çıkarken özne olmanın, otonomiyi korumanın yolu “sanat için sanat” stratejisinden geçerken, bu gün meta ilişkilerinin otonomiyi engelleyen, siyasi kültürel hatta teknolojik dinamiklerine direnmeye olanak verecek stratejiler geliştirmek gerekiyor. Bu strateji salt direnmeye olanak verecek içeriğe, anlama değil, bu anlamı taşıyacak biçimlere ilişkin gereksinimlere de cevap vermek durumunda. Bu strateji bu gün meta ilişkilerinin tümüyle egemen olduğu, kolonize ettiği anlamlara ve biçimlere direnebilmeli, onları aşacak yeniyi sunmayı becerebilmelidir.

Bitirirken, şu iki strateji üzerinde düşünmeye değeceğine inanıyorum. Birincisi Adorno’nun: Sanat, ancak, toplumun imajlar dünyasının içine dalarak, piyasanın farklılıkları yok eden eğiliminin üstesinden gelebilir. Sanat, katılaşmış, yabancılaşmış olanın mimesisi aracılığıyla modern sanattır. Sessiz gerçekliği yadsımayarak sanat, anlamlı bir biçimde konuşabilir[[16]]. İkincisi, Alain Badiou’nun: Sanat, toplum içinde var olduğu halde, varlığının yeğinliği (intensity of existence) minimal bir düzeyde kalmak üzere bastırılanı, bu bağlama özgün hakikati ifade eder… [[17]]

=============================
[1] Parallax çelişki, kavramıyla ilgil olarak: Slavoj Zizek, “Parallax view”, New Left Review, Ocak/Şubat 2004,
[1] Bu kısa metni halen üzerinde çalışmakta olduğum daha kapsamlı bir metnin (projenin) savının özetini tartışmaya sunma çabası olarak görebilirsiniz.
[2] Immanuel Kant, Critique of Judgement (James Creed Meredith çevirisi) 1957, Oxford, sf 42
[3] Age, sf, 70.
[4] Bu iki alan yaklaşımının kaynağı Louis Hjemslev (1899-1966), aktaran Peter V. Zima Aşağında üzerinde düşünmeye başlayacağım, Kant, Hegel karşılaştırmasında esas olarak Zima’nın çalışmasından yararlanıyorum: The Philosophy of Modern Literary Theory, Athlone, 1999
[5] Bu pratikte, verili, hegemonik anlamlar sisteminden bağımsızlık olarak anlaşılması gereken bir önerme. Daha sonra tartışacağım.
[6] Aşağıda Platon’un, bu kavramı kullanmasa bile, sanatçının bu özelliğinin fena halde bilincinde olduğunu göstermeye çalışacağım.
[7] Platon’un sanatı poesis (anlam yaratma) etkinliği olarak gördüğünü tam burada anımsamak, az sonraki tartışma açısından da yararlı olabilir.
[8] Burada büyük bir genelleme yaptığımın ayırdındayım.; burada Nietzche’ye, “Avusturya Okulu”na değinmemenin yarattığı sorunların da… Ama. Okuyucunun burada bir savı özetlemekte olduğumu düşünerek anlayışla karşılayacağını umuyorum. Amacım, projemi tamamladığımda okuyucuya daha tatmin edici bir metin sunabilmek.
[9] Karasızlık kavramını kullanmanın nedeni bu üç yapıtın kronolojisine ilişkin bir sorundan kaynaklanıyor. Ion’un Cumhuriyet ve Sempozyum’dan önce geldiğini biliyorum, ama Cumhuriyet ve Sempozyum arasındaki kronolojik ilişkiyi çözemedim. Genelde, ikisi de orta döneme ait olarak sıralanıyor. Halbuki benim soruşturmam açısından, hangisinin önce geldiğini bilmek çok önemliydi. Bu yüzden bu belirsizliği veri kabul ederek, yarattığı istikrarsızlığı bilerek, öncelikle Ion ve Cumhuriyet üzerinde durarak ilerlemeye çalışacağım.
[10] Platon: “sana imreniyorum hep böyle kaliteli giysiler giyiyor ve güzel görünüyorsun.”
[11] Ion: “Ben Homer konusunda herkesten daha iyi konuşabileceğime inanıyorum… Ne Metrodorus, ne Stesimbrotus ne Glaucon ne de bir başka biri Homer üzerine benimkilerden daha iyi bir düşünce ileri sürebilmiştir.”
[12] Diyalog ilerledikçe Sokrates’in (Platon) Homer’i en az Ion kadar bildiğini, çok daha iyi anladığını görüyoruz. Böylece Platon bize sanatçıyı, küçümsediğini, sanıldığı kadar değerli olmadığını da söylemiş oluyor
[13] Platon örnek olarak bütün kuralların kalktığı “Baccahanal” geceyi, (Diyonisos karnavallarını), orada yaşanan orgileri veriyor.
[14] Ergin, Yildizoglu, Köpeğin Ahlakı- Estetik, Otonomi ve Siyaset Üzerine, Gri Yayınları, 2005 Istanbul, sf,116-133
[15] Theodor Adorno, Aesthetic Theory, Athlone, 1999 sf 1.
[16] Age. Sf 21
[17] Alain Badiou, “Art’s imperative: Speaking the unspeakable” The Symptom, No:7 Bahar, 2006

Friday, December 11, 2009

ABD'li bilim adamı Robert Lanza yayınladığı bir hipotez ile ölümün aslında var olmadığını iddia etti (Milliyet, 11/12/2009)

“Doğadan enerjinin asla ölmediği veya yok edilemediği gerçeğinden yola çıkan Lanza, bu enerjinin bizi biz yapan en önemli öğe olduğunu ve bedenin ölümünden sonra varlığını sürdürdüğünü iddia ediyor.”

------------
Bilgisayarım kapandığında, RAM’daki enerji nerede yaşamaya gidiyor dersiniz? Ya da hurdaya atılan bilgisayarların “bios”ları hangi “evrene” göç ediyorlar acaba?

Thursday, December 03, 2009

Empire of Illusion (Yanılsama Imparatorluğu)[1]
(Chris Hedges, Nation Books, 2009. 230sf.)

Plützer ödüllü, eski savaş muhabiri, gazeteci kültür eleştirmeni Chris Hedges’in savı ilk anda çok basit: Guy Debord’a bir göndermeyle, Okur Yazarlığın sonu ve Gösterinin zaferi alt başlığına uygun olarak kitap, Amerika’da popüler kültürün medyanın, bunları denetleyen korporasyonların elinde dejenere olduğunu savunuyor. Hedges, kitap boyunca, okuma yazma oranının giderek gerilediğini, insanların görsel medyanın ünlüler kültünün etkisi altında, kendi yaşamları üzerindeki denetimlerini kaybettiklerini, bir imparatorluk süreci yaşayan ülkede demokrasinin ve Cumhuriyetin hızla eritildiğin ayırtında olmadan sürü gibi yaşamakta olduklarını belgeleyerek, beş bölümde anlatmaya çalışıyor.

Birinci bölüm eğlence ve ünlüler ama özellikle kareografik güreş alanını tartışıyor. İkinci ve en çarpıcı bölüm pornografi endüstrisi üzerine. Üçüncü bölümde akademik, bilimsel yaşamın meta ve kar süreçlerine bağımlı hale gelmesinin sonuçları irdeleniyor. Hedges dördüncü bölümde, insanları düzene uydurma, sorunlara gözlerin kapama işlevini üstlenmiş “positif psikoloji” mesleğini hedef alıyor. Son bölüm bunların hepsini büyük bir başarıyla bir araya koyarak çok korkutucu bir resim oluşturuyor.

Hedges’ın Kuzey Amerika halkları ve kültürü üzerinde yoğunlaşmış olması bizi rahatlatmasın. Çünkü bu kültür, küreselleşme, “teknolojik devrim” yoluyla, Türkiye dahil hemen her yere nüfuz etti, etmeye de devam ediyor. “Gösteri” her yere egemen oluyor ve dinin ticarileşmiş, gösteriye uygun, dolayısıyla aslında, etik içeriğini kaybetmiş, Hedges’ın ABD dinci hareketlerini hedef alarak söylediği gibi faşistleşmeye başlayan biçimleri her yerde yaygınlaşıyor.

Hedges’i okurken aklıma Regis Debray’ın New Left Review dergisinin Temmuz/Ağustos 2007 sayısındaki “Socialism ve print: A life cycle” başlıklı denemesinin sonundaki bir şema ile Badiou’nun Evil (kötülük) ve etik ile ilgili savları geldi.

Debray’in makalesinin sonundaki tablo insanlık tarihinde, Siyasi örgütlenmenin, ideolojinin, bilginin, öznelliklerin kaynaklarına ilişkin, Logosphere (yazı) Graphosphere (matba) ve Videosphere (audiovisual) dönemlerina ayrılmış bir şema sunuyor. Bu karmaşık şemanın tümünü aktarmam burada olanaklı değil. Ama, Hedges’ın çalışmasıyla kesişen kimi ilginç noktalara değinmek istiyorum. Debray’a göre birinci dönemde egemen kuşak yaşlılar, ikinci dönemde yetişkinler iken, son dönemde gençlik olmuş. Meşruiyetin kaynağıysa, önce ilahi, sonra ideal nihayet, “ne işe yararsa o” olarak evrimleşmiş. Sürücü güç, önce inançmış, sonra yasa olmuş, nihayet son dönemde kanaat… Bireyin konumunda da ilginç bir evrimleşme gözlemliyor Debray: Önce teba, sonra vatandaş, şimdi tüketici. Nihayet özdeşleşme mitosu, önce Aziz, sonra kahraman ve günümüzde ünlü (celebrity). Kişinin söylediğinin doğruluğunu gösteren ifadenin evrimiyse söyle: Bana tanrı söyledi. Okudum, TV’de gördüm… (age.sf 26)

Debray’ın çalışmasına bakınca ABD’nin tek örnek olmadığı, bu saptadığı evrimin hemen her kapitalist ülkede, tabi Türkiye’de de yaşanmakta olduğunu kolaylıkla söylemek olanaklı.
Badiou’ya Evil (kötülük) tanımını hakikatin, özel yada bireysel çıkarların baskısıyla kesintiye uğratılması olarak veriyor (örneğin, CABINET dergisi söyleşisi, Sayı 5, Kış. 2000/2001) Öyleyse diyor, Evil (kötülük) akademik tekrar, kültürel ticaret; kapitalizmin hizmetindeki bilgi; salt bir haz alma tekniği olarak görülen cinsellik. Diğer bir değişle, obskürantizm, ticarileşmiş akademik yaşam, kar ve eşitsizlik siyaseti, cinsel barbarlık…

Badiou’ya herhangi gönderme yapmamakla birlikte Hedges’in çalışması bu alanların hepsinde benzer saptamalar yapıyor.
----------------
[1] “Sabitfikir.com” için yazıldı

Monday, November 23, 2009

2012
Maya takvimine göre 2012 yılında uygarlığı yok olma noktasına getirecek bir felaketi anlatan 2012 filmi, dünya çapında 105 film piyasasında vizyona girdiği hafta gişe rekorlarını kırarak birinci sıraya çıktı.

Film 157 dakika boyunca yanardağ, deprem, tsunami, uzaydan gelen tehlike, su, batan gemi gibi tüm bildik felaket senaryolarını başarıyla sergileyerek izleyiciye insanın doğa karşısındaki önemsizliğinin, çaresizliğinin ayırdına varmakla ilişkili estetik duygularını harekete geçirebiliyor.
Ancak 2012’yi; tarihinin sonuna gelmiş bir (kapitalist) uygarlığın, sermayenin yoğunlaşma, merkezileşme sürecinde iyice daralmış oligarşik egemen sınıfının, nasıl aşacağını bilemediği, ekonomik, ekolojik, enerji, gıda, hatta jeopolitik krizler karşısında, insanlığa bu krizlerinin biteviye tekrarlanan kötü sonsuzundan başka bir gelecek öneremediği noktada, ulaştığı nihilist momentteki ideolojisinin, arzularının bir semptomu olarak da okumak olanaklı.
Böyle bir okuma bize dünyayı, kendisiyle en yakın hizmetçileri dışındaki herkesten (emekçi sınıflardan) temizleyecek yeni başlangıçlar arzulayan bir egemen sınıfla karşı karşıya olduğumuzu düşündürüyor.
Janrın canlanması ve evrimi
Soğuk savaş döneminde giderek gerileyen felaket filmleri janrı, 1990’ların son çeyreğinde, küreselleşmenin krizinin belirginleşmeye başladığı dönemde, teknolojik gelişmelerin de etkisiyle, yeniden canlanmaya başladı.

Janrın, en büyük bütçeli filmlerine bakarsak, 1997’den bu yana, deprem, tsunami, yanardağ, salgın hastalık, küresel ısınmadan, terorizme, uzaydan gelen tehditlere kadar insanlığın geleceğini tehdit eden tehlikeleri konu alan yaklaşık 180 film saptayabiliriz. Neredeyse hepsi Hollywood ürünü olan bu filmler, hegemonik ülkenin egemen kültürünün kendisini ve dünyayı düşünme biçimleri, bu düşüncenin filmlerde yansıdığı haliyle geçirdiği evrim hakkında bize önemli ipuçları sunuyor.

Felaket filmleri canlanmaya başladığında, başlangıçta (örneğin, Armageddon, Outbreak) kahraman (her zaman Amerikalı) insanlığa yönelik tehlikeyi çok fazla bir hasara yol açmadan son dakikada önleyebiliyordu. Bazen kahraman kendini insanlık için feda etmek durumunda da kalabiliyordu. İkinci dalga filmlerde, kahraman, Amerikan devletinin önderliğinde dünyayı kurtarıyor ama büyük bir hasar yaşanmasını önleyemiyor (Deep impact, Independance Day). Üçüncü aşamada, kahramanın dünyayı kurtarması söz konusu değil. Bu yüzden yalnızca sevdiklerini kurtarmaya çabalıyor (The Day after, Happening, The Day the Earth Stood Stil), ya da felaketi kabul ediyor (Knowing). 2012 filmi bunlardan, birçok noktada ayrılıyor. Artık kurtuluş dünyanın değil seçkinlerin kurtuluşuna indirgenmiştir. Kurtuluş kahramanların özverisine değil, G8+Çin’den oluşan (G9) grubun oligarşisinin devletlerin işbirliğine bağlıdır. Filmdeki, başarısız yazarın ve Çinli bir işçinin ailesi oligarşinin gemisine gizlice sığınarak kurtulurlar. Diğer kahramanımız, bilim adamı, felaketi halktan saklamakta oligarşiyle işbirliği yaptığı için gemide bir yer bulabilir. Diğer bir deyişle, 2012’de kahramanların insanlığı kurtarması gibi bir durum söz konusu değildir. Aksine, “kahramanların”, (bu bencil, korkak yaratıklara kahraman denebilirse) kurtuluşu egemen sınıfın ortak iradesine bağlıdır. Filmin belki de tek gerçek kahramanı, yaklaşan felaketi ısrarla halka anlatmaya çalışan (filmdeki tek gerçek oyunculuk örneğini sunan Woody Harrelson’un canlandırdığı) hippi radyo programcısıdır. O kurtulmaya çabalamayı değil, ölmeden önce, olayı en yakından izleyerek “güzelliğinin” tadına varmayı seçer.

2012 filminde bilim insanları, felaketin tarihini yaklaşık 2 yıl önceden saptıyorlar. Burada ilginç olan “Mayalar çok önceden biliyordu” efsanesi değil; bu tarihin, yaşanacak felaketin, G9 grubunun liderlerinin üst düzey teknokratları dışında kalan 6-7 milyar insandan büyük bir titizlikle saklanması, halkı uyarmaya çalışan bilim insanlarının soğukkanlılıkla öldürülmesidir. Bu bilginin halktan saklanmasının nedeniyse, panik, kaos korkusudur. Ama, halkı bir plan aracılığıyla kurtarmayı engelleyebilecek bir kaos değil. Bu, egemen sınıfların, servetlerini kaybetmelerine yol açacak bir borsa paniğinin, hazırlık yapmalarını engelleyecek bir siyasi tepkinin korkusudur. Egemen oligarşi kendini kurtarmak için dokuz devletin dışındaki devletlerin egemen sınıflarını, dünya halklarını, herhangi bir tedbir almayı deneme şansından yoksun bırakarak yok olmaya mahkûm etmiştir.

Bu sırada dokuz devletin liderleri, en üst düzey bürokratları, Çin’de (ABD’de veya Avrupa’da değil) Tibet’te bir yerde (akla faşist fantezi Şangri-La geliyor) tüm dünyayı sular kapladığında hayatta kalmalarına olanak sağlayacak gemilerin inşasıyla meşguldür. Bu girişim, dünyanın en zengin insanlarına adam başı bir milyar Avro’ya (Dolar, Yen değil) yer satılarak finanse edilmekte, müzeler boşaltılarak insanlığın mirası gemilere taşınmakta, gasp edilmektedir.

Oligarşinin, en yakın çevresinin gözü o kadar dönmüştür ki.. son anda, telaşla gemilerin kapaklarını kapatarak, yer sattığı insanları (sınıfın ikinci düzeydeki üyelerini) almadan gitmeye, kontratı bozmaya dahi hazırdır. Bu noktada kahraman “ahlaklı” bilim adamıyla, soğukkanlı üst düzey bürokrat arasında yaşanan tartışmaysa utanç vericidir. Kahraman, “Yeniden başlıyoruz, büyük bir haksızlıkla başlarsak, bunu çocuklarımıza anlatamayız”, diyerek itiraz eder. Utanç verici olan, kahramanın, 6.5 milyar insanı arkada bırakmış olmaktan değil, sayıları yüzlerle ifade edilecek bir multimilyarderler grubundan söz ediyor olmasıdır. Dahası, son anda kapakları açılarak bu insanlar içeri alınmaya başlandığında, yapımcının uyguladığı görsel tekniklerle, müzikle, adeta gözlerimizin dolmasını amaçlamadığını; filmin, bizden, hepimiz yok olurken yaşayacak olan bir avuç parazitin kurtulmasına bakarak bir katarsis yaşamamızı beklediğini görüyoruz.

Afrika’nın yeniden kolonizasyonu
Bu bağlamda filmin aslında iki sonu olduğu söylenebilir. Bu katarsis ile amaçlanan “birinci son” izleyiciye, 6.5 milyar insanın geride bırakıldığını unutturmayı amaçlıyor. Filmin, ikinci, belki de gerçek sonuysa bu katarsis’i izleyen sinsi senaryoyla ilgili.

Filmin sonunda, Amerika, Avrupa ve hatta Asya toprakları, bunların üzerinde yaşayan halkları yok olmuş; kapitalizmin yarattığı dünyanın, yoksulluk, sınıf mücadelesi, nüfus artışı, iklim değişikliği gibi sorunları kendiliğinden çözülmüştür. Afrika yükselmiş, tek yaşanabilecek kara parçası haline gelmiştir.

Bugün gerçek dünyada, Afrika kıtasının doğal zenginliklerini, mineral kaynaklarını, kıymetli taşlarını, verimli topraklarını ele geçirmek için rekabet eden G9 ülkelerinin egemen sınıfları, filmin sonunda, bir işbirliği, eşgüdüm içinde, yanlarında gerekli teknolojik kadro, araç gereçle donatılmış gemileriyle bu “bakir kıtaya” doğru yol almaktadırlar. Şimdi, Afrika’yı, yeni bir yerleşimci sömürgecilik (kolonizasyon) beklemektedir.

Kapitalist uygarlığın nihilist momentinin bir ürünü olarak “2012”, oligarşinin, insanlığın toptan yok oluşuyla ve sömürgecilikle birlikte gelece bir “yeni başlangıç” fantezisi kurguladığını söylüyor. Bu, filmin belki de gerçeğe en yakın, bu yüzden de en korkutucu yanı.

Thursday, September 24, 2009

Cenevre'de hukuk doktorasi yapan Mehmet Can Ekzen’den

M’introduire dans ton histoire

Şiiri için bir Için bir çeviri denemesi

Girmek hikayene

Urkek bir kahramanca

Ciplak topukları degermiscesine

Topraklarinin birkac cimine


Tehditkar buzullara uzanan

O masum gunahi bilmem ki ben

Senin engellemeyecek oldugun

Yuksek sesle hani zaferine gulecek olani

Neseli degilsem eger soyle

Simsek ve yakutlari orta yerinde

Gormekten bu atesin deldigi gokyuzunde


Daginik kralliklar ile

Olmesi gibidir mordan tekerlegin

Ait olan savas arabalarimin yegane gecesine.