Friday, May 18, 2012


“Semptom” ve sınav olarak Yunanistan seçimleri

Yunanistan seçimlerine iki açıdan bakmak gerekiyor. Birincisi kapitalizmin krizinin dışa vurumu, bir siyasi hastalığın “semptom”u olarak, ikincisi de komünist hareketin önüne koyduğu görevler bağlamında bir sınav olarak.

“Merkez” “beklentilerin uçurumuna” düşüyor.

Küresel ekonomik kriz, bunun içinde neoliberal  kriz yönetim modelinin krizi, bunun kendini hızla açığa vurmakta olduğu coğrafya olarak Avrupa Birliği, adeta krizin tüm çelişkilerinin, sorunlarının çakıştığı bir kavşak noktası olarak şekilleniyor.

Devletin burjuva partilerinin görevi halkı egemen sınıflar adına yönetmek. Parlamenter yönetim modelinde devlet, egemen sınıfların siyasi partileri ve hükümetleri, halkın onayını alarak yönetiyorlar. Diğer bir deyişle halk bunların yönetmeye hakkı olduğunu, çünkü yaşamın en temel gereksinimleri açısından beklentilerini karşılamaya devam ettiğini düşünüyor, oldukları yerde kalmaya devam etmelerine izin veriyor. Ekonomik krizde, egemen sınıf kaynakları kendi yaşamsal sorunlarının hizmetine vermeyi hızlandırdıkça, halkın beklentileriyle, hükümetlerin siyasi partilerin bu beklentilere cevap verme kapasitesi arasındaki çatlak hızla  açılarak, aşılamaz bir uçuruma dönüşüyor.  Yunanistan seçim (ve de daha az şiddetli bir tepki olarak Fransa seçimlerinin) sonuçları Avrupa’nın tam da bu noktada olduğunu açıkça gözler önüne serdi.

Seçimlerden önce yayımlanan  Uluslararası Çalışma Örgütü’nün Dünya Çalışma Raporu ve Avrupa Strateji ve Politika Analiz Sistemi’nin (ESPAS) yayımladığı “Küresel Eğilimler 2030 – Arabağlantılı ve Çok Merkezli Dünyada Vatandaşlar” başlıklı raporlar bu uçurumun derinleşmeye devam edeceğini söylüyorlar ama hiç bir çözüm üretemiyorlardı. İki önemli düzen örgütünün, çözüm üretmedeki  çaresizliğini, Financial Times, Wall Street Journal gibi uluslararası kapitalizmin kanaat önderi  gazetelerinde süren, “kemer sıkma çok ileri gitti, peki ne yapalım?” tartışmalarıyla birlikte düşününce, salt bir ekonomik krizle değil aynı zamanda bir yönetim modeli kriziyle de karşı karşıya olduğumuzu görebiliyoruz.

Bu gözlemden hareketle, “yönetenler artık eskisi gibi yönetemiyorlar” sonucuna ulaşmak gerçekçi olacaktır. Bu saptamanın karşısındaysa giderek “yönetilenler de artık eskisi gibi yönetilmek istemiyorlar” saptaması şekilleniyor.

Yunanistan ve Fransa seçimlerine ek olarak, Almanya’da geçen hafta yapılan Kuzey Ren- Vestefalya seçimlerinin sonuçları da, seçmenin, düzenin merkez partilerinin dışında arayışlara, yeni seçenekler sunma iddiasındaki partilere yönelmeye başladığını gösteriyor. Yunan seçim sonuçlarının bu arayışın içerdiği potansiyelleri ortaya çıkarmaya başladığını düşünüyorum.

Yunanistan seçim sonuçlarına yakından bakınca...

Yunanistan seçim sonuçlarına bakınca ülkeyi 1974’den bu yana yöneten Yeni Demokrasi Partisi ve sosyal demokrat PASOK toplumsal desteğinin adeta buhar olduğunu, seçimlerin bu iki partiyi birlikte bir koalisyon hükümeti dahi kuramaz noktaya düşürdüğünü görüyoruz. Buna karşılık radikal sol koalisyon (Syriza), YDP’nin arkasından ikinci sıraya oturdu. Komünist Parti, eski, yerleşik ve 1989’un yükünü sırtında taşıyan bir parti olmasına karşın oyunu az da olsa arttırarak mecliste 21 iskemle alacak konuma ulaştı. Açıkça Faşist Politikaları savunan Altın Şafak partisi, önceki seçimlerde yüzde 0.25’ta kalan oylarını yüzde 8.8’e yükselterek beklenenin çok üstünde bir başarı elde etti.

Bu sonuçlar yeni bir hükümet kurmaya izin vermediğinden  erken seçimlerin gündeme gelmesi halinde, kamu oyu yoklamaları, halkını tavrını değiştirmeyeceğini, SYRIZA’nın oylarını yüzde 27’ye yükselterek birinci sıraya oturacağını, Yunan seçim yasası gereği birinci gelene verilen ek 50 iskemleyi alacağı anlaşılıyor. Bu koşullarda, yeni hükümeti kurma görevi ve yükü tüm ağırlığıyla SYRIZA’nın sırtına yıkılacak gibi görünüyor. Bu durumun ne anlama geleceğini daha iyi görebilmek için seçim sonuçlarına daha yakından bakmak gerekiyor.  Bunun yaparken,  Siyaset bilimleri dalında yardımcı Prof.  Vernerdakis’in “avgi.gr”de yayımlanan çözümlemelerinden yararlanacağım.

Seçim sonuçları, Cunta’dan bu yana geçerli olan iki partili sistemi yıktı. İşçi sınıfının yanı sıra geleneksel küçük burjuva ve orta sınıf seçmeninin önemli bir kısmının, iki düzen partisini terk ederek SYRIZA, KKE ve ANTARSYA gibi sol partilere Yeşillere yöneldiğini gösterdi. Bu genel eğilim içinde solun oyu iç savaştan bu yana ilk kez yüzde 30’a ulaştı.

Bu genel resme biraz daha yakından bakınca sol açısından çok daha ilginç ve umut verici bir eğilim, hatta bir “momentum” dikkat çekmeye başlıyor.

Vernerdakis’in oyların dağılımına ilişkin çözümlemeleri, Yunan sağının derin bir kriz içinde olduğunu ortaya koyuyor.  Bu partinin küçük burjuvazi, dükkancılar ve küçük-orta büyüklükteki mülk sahipleri arasındaki desteği bu kesimin toplam oylarının yüzde 9.6’sına, iş çevreleri ve işverenler arasındaki desteğiyse, ülke tarihinde bir düzen partisi açısından görülmemiş bir düzeye, yüzde 10’a düşmüş. YDP’ye yalnızca köylü kesiminin sadık kaldığı anlaşılıyormuş.

Bir diğer düzen partisi PASOK’un da  tüm geleneksel kaleleri bu seçimlerde çökmüş. Örneğin, bu partinin geleneksel tabanının en önemli kısmını oluşturan kamu sektörü işçilerinin oyları içindeki payı yüzde10,6’ya, özel sektör işçilerinin oyları içindeki payı yüzde 7.7’ye, işsizlerin oyları içindeki payı yüzde 4.4’e gerilemiş. PASOK’un serbest meslek sahipleri, tüccar ve zanaatkarların toplam oyu içindeki payı yüzde 6.8’e gerilemiş.

Sağ çökerken sol partilerin oyları özellikle emekçi kesimler arasında artmaya başlamış. Örneğin 40-45 yaş arası seçmenin toplam oyu içinde SYRIZA ve KKE’nin  toplam oyu (sırasıyla %25.1 ve %10.1) yüzde 35.1’e yükselmiş. SYRIZA ve KKE’nin özel sektör işçilerinin toplam oyu içindeki payı yüzde 30’a, daha düşük gelirli, “genel olarak işçi sınıfı”, arasındaysa yüzde 45’e yükselmiş. SYRIZA ve KKE’nini kamu sektörü çalışanlarının oyu içindeki payı yüzde 34’e bu kesimin en yoksul tabakasının oyu içindeki payı yüzde 52’ye ulaşmış. ANTARSYA’da eklenince bu oy oranının yüzde 55’e ulaşıyormuş.

İşçi sınıfı oyları arasında solun payındaki artışta, orta sınıf oylarında da YDP ve PASOK’la aynı düzeye yükselen, SYRIZA başı çekiyor olsa bile KKE’nin de işçi sınıfı oyları içindeki payını azımsanmayacak oranlarda arttırmış olduğu ANTARSYA’nın az da olsa kendine bu kesimler içinde bir yer bulduğu da bir gerçek.  

Erken seçimlere giderken

Daha önce de bir başka yerde vurguladığım gibi, bu seçimler önemli ama esas bir sonraki seçimler önemli olacak. Krizin ortasında, Avrupa’nın bir ülkesinde ne kadar küçük bir ülke olursa olsun bir radikal sol koalisyonun devlet aygıtını ve ekonomiyi yönetme noktasına erişmesi  egemen sınıflar açısından son derecede riskli senaryoları,  neredeyse bir yüzyıl sonra yeniden gündeme getirecek.
Bu nedenle seçimlere giderken, egemen sınıfların, kültür endüstrisinin, emperyalizmin uluslararası kurumlarının, hatta gizli örgütlerin tüm dikkatleri SYRIZA’nın ve genelde solun  olası bir zaferini engellemek, daha da önemlisi SYRIZA’yı tüm zaaflarından yararlanarak, soldan tecrit edip yalnızlaştırarak, düzenin programını kabul etmeye zorlamak üzerinde yoğunlaşacak. Bundan hiç kuşkum yok!

Aynı anda bu  gerici güçler,  SYRIZA’yı soldan tecrit etmek için solun ama KKE’nin olduğundan çok daha zayıf görünmesine, aldıkları sonuçları değersizleştirmeye çalışacaklar.

Bu noktada hem SYRIZA içindeki radikal kanada, hem de, hemen herkesten daha deneyli, ama ne yazık ki kimi zaaflara da sahip KKE’ye herkesten daha büyük bir görev ve özveri düşüyor. KKE’nin ve ANTARSYA’nın, daha fazla sağa kaymasını engellemek için SYRIZA’yı soldan deyim yerindeyse, yıpratmadan markaja almaları gerekiyor.  SYRIZA, bugün yükseldiği yerden bir ihanet noktasına düşerse, bunun getireceği umutsuzluk düş kırıklığı, yükselen momentumu kırarak, oyların daha da sola kaymasına değil, genelde sol dalganın çekilmeye başlamasına yol açacaktır. Tarih bize sol dalganın, bir moral bozukluğu ile geri çekilmeye başladığında, İtalya ve Almanya’da olduğu gibi Faşist hareketin yükseldiğini gösteriyor. Yükselen dalgadan korkan egemen sınıflar, solun bir daha uzun süre başını kaldıramayacak bir konuma itilmesi, hatta imha edilmesi, toplumsal muhalefetin ezilmesi için faşist partileri destekliyorlar.

Kaçınılmaz bir ikilem

Genel olarak şöyle bir ikilemle karşı karşıyayız:
 Kapitalizm seçimler yoluyla, reformlarla aşılamayacak kadar karmaşık bir üretim tarzı ve aynı karmaşıklıkta bir devlete sahip.  

Buna karşılık, tarihsel olarak çok ender olarak da olsa, kimi zaman genel seçimlerde hükümetin, solun bir kesimi, ya da genel bir cephenin eline geçme olasılığı ortaya çıkabiliyor.

Bu koşullarda sol halkın beklentileriyle, kapitalizmin sınıf egemenliğinin koyduğu sınırlar arasına sıkışıyor.  Hükümette olma durumu hızla ateşten bir gömleğe dönüşüyor. Peki o zaman ne yapmalı?
Ne yazık ki bu konuda tarihte başarılı deneylerimiz yok. Fransız Halk Cephesi’nin iflası, Allende Hükümeti’nin katledilmesi gibi  bir iki örnekten de bir şeyler edinmek çok zor. Ama, bunlara daha yakın zamanda yaşanan Breziya İşçi Partisi ilk dönem deneylerini, hala sürmekte olan Bolivya ve Venezüella deneyimlerini eklersek, imkansız değil.

Bu deneylerden, Halk Cephesi sırasında yaşanan Komüntern tartışmalarından, üç sonuç çıkarılabilir gibi geliyor bana.

Birincisi solun önüne gelen bu fırsatı yakalayarak, işçi sınıfına ve halka neler yapabileceğini göstermeye, işçi örgütlerine halkı da katarak, halkın gözlerinin önünde alınan kararlarla uygulamaya koymaya başlaması gerekiyor.  Solun bu fırsatı, olanağı, tüm zaaflarına ve içerdiği risklere karşın, reddetmeye hakkı olmadığını düşünüyorum.

Bu şeffaflaşma ve katılım sürecinin bir kaosa dönüşmemesi için solun, hızla ve elindeki fırsatın getirdiklerini, açılan olanakları abartmadan, geniş bir anlayış birliğine ulaşması gerekiyor. Kısacası, halktan yana açık, tümüyle şeffaf bir hükümetin icraatının ve mantığının nasıl burjuva hükümetlerden farklı olacağını, hem kendi ülkesinde hem de dünyada halklara gösterirken, halkın yaşamını iyileştirecek, sermayenin iktidarını sınırlayacak, kalelerini yıkacak reformları hızla uygulamaya koymaya ve ilerletmeye başlaması gerekiyor.

İkincisi, tüm bunları yaparken, bu sol hükümetin, Brezilya, Venezuella gibi Latin Amerika ülkelerinin de deneylerinden yararlanarak, halkın özellikle en yoksul kesimlerinin, etnik, ırkçı, cinsiyetçi ayrımcılıkla dışlanmışların yerel örgütlerinin oluşmasına yardımcı, hatta ön ayak olması, bu örgütlenmenin daha baştan işçi örgütleriyle ilişki içinde ilerlemesine yönelik kadro ve kaynak aktarımına başlaması gerekiyor.
Açılan olanakların abartılmamasından kast ettiğim şudur: Bu hükümet sola bir deney yaşama, yaratıcı kapasitesini gösterme olanağı açacaktır. Büyük olasılıkla bu deney daha bir süre bir sosyalist devrime dönüşmeyecek, burjuva sınıfı ve devleti içinde uzun, çok dikkatle yönetilmesi gerekecek bir “mevzi savaşına” açılacaktır.

Nihayet sol ittifakın hükümetinin halk sınıflarını hareket geçirmesi ve örgütlenmelerini geliştirmesi için bir neden daha var. Bu hükümet karşısında yalnızca yerel burjuva sınıfını, faşist partileri değil uluslararası kapitalist faşist gericiliği de bulacaktır. Bu basınçlara, saldırılara, sabotajlara karşı bu hükümetin yalnızca üç savunma noktası olacaktır diye düşünüyorum:

Birincisi, her şeyin halkın gözü önünde, uluslararası destek ve tartışmalara açık bir biçimde konuşulması, sermayenin gerçek yüzünü sergileyecek sırların açıklanması, halkçı kararların uygulanmaya konması.

İkincisi, yukarda değindiğim “mevzi savaşını” uluslararası komünist hareketin yeniden canlanmasını kolaylaştıracak biçimde, her türlü teorik siyasi kadro katkısına, mali katkıya açık biçimde uluslararası alanda da yürütmek, dünya halklarının bu hükümeti desteklemesini sağlamak.

Üçüncüsü bu hükümeti halkın örgütlenmiş kitleleriyle sarmalamak, ordudan, polisten uluslararası gericilikten, emperyalizmden gelecek saldırıların maliyetini dünya kamu oyu önünde taşınamaz kılmak.
Bence Yunanistan seçimleri tüm bu potansiyellere sahiptir. Oluşan momentum gelecek seçimlerde daha da hızlanabilir. Sol hareketin genel gelecek seçimlerde  dikkatini işçi sınıfı ve orta sınıflar içinde oylarını, birbiriyle rekabet ederek değil, hala iki düzen partisine ve faşistlere oy verenleri kazanarak arttırmaya çalışması, bu süreç boyunca da seçim sonrasında iş birliği yapmaya hazırlanması gerekiyor. Bugün en önemli üzerinde odaklanılması gereken konu oluşan momentumu korumak hatta güçlendirmeye çalışmak olacaktır diye düşünüyorum.

Thursday, May 10, 2012

1 Mayıs '77 tartışmaları ve esas mesele 

(Sendika.org 10 Mayıs 2012 )

Hemen baştan söyleyeyim, yalnızca bu tartışma bağlamında değil uzun bir süredir, Türkiye’de anti-komünizmin koçbaşı olmaya çabalayan Halil Berktay’ın fantezileriyle tartışmaya niyetim yok. Bu konuda, 77 Mayıs olayı sırasında meydanda bulunan biri olarak, yaşadıklarımı anımsamak benim için yeterli. 

1 Mayıs 1977’de sol kendi arasında çatışmadı 

Benim anımsadığım da şudur. Mao’nun görüşlerinden etkilenen hareketlerdeki arkadaşların önündeki korteje paralel fotoğraf çekerek (gazeteci olduğumdan değil, çalıştığım grubun 1 Mayıs sonrasında çıkaracağı gazeteye malzeme toplamak için) yürüyordum. Tansiyon yüksekti. Bir kavga çıkma olasılığı vardı. Ama kavga çıkma olasılığı, katliam değil. Bu kortejin meydana girmesinin ardından meydan kapatıldı. ‘Maocu’ arkadaşlarla görevliler (DİSK ve TKP) arasında pazarlık, itiş kakış başladı. Ben o sırada Demokrat Kadın satmakta olan kız arkadaşımı bulmak için yoluma devam ederek Intercontinental’in önüne geldim. Sanırım itiş kakış yaklaşık 10 dakikadır belki de daha uzun bir süredir devam ediyordu. Tam arkadaşımı bulmuş ve son kareleri çekiyordum ki bir el silah sesi duydum. Sonra bir sessizlik oldu. Meydan paniğe filan kapılmamıştı. Arkasından bir ses bombası patladı ve mermiler her yerden üzerimize yağmaya başladı. Ortalık karıştı. İlk sersemliği atlatıp kız arkadaşımı yeniden aramaya başlayınca da meydandaki durumu görmeye şansım oldu. 

Bizim bulunduğumuz yerde Kurtuluş, Dev Yol, İGD grupları yan yanaydı. Bu grupların güvenlik görevlilerinin hepsinin yüzü, meydana değil otele dönüktü. Kimin nereden ateş ettiğini anlamaya çalışıyorlardı. Tam kız arkadaşımı bulmuştum ki, güvenlikle görevli arkadaşlar birden yere yatmak durumunda kaldılar. Biz de yattık. Çünkü nereden geldiği belli olmayan bir otomobil hızla meydana doğru ateş ederek otelin önünden geçiyordu. Meydan darmadağın olmuştu. Bir panzer şuursuzca meydanda dolaşıyordu. Yerlerde insanlar yatıyordu, ayakkabılar, pankartlar bezler dergiler gazeteler vb. her yere saçılmıştı. Meydandan hızla uzaklaşarak Kabataş’a yöneldik. 

Meydanda sol gruplar birbirlerine ateş açmadılar. Bize ateş açanın “başka bir şey” olduğunu hemen anlamıştık. Benim anımsadıkların bunlar. Daha sonra hemen, herkesin (Halkın Kurtuluşu ve Dev Yol’dan arkadaşlarım vardı) benzer şeyleri anımsadığını gördüm. 

Tartışmanın müstehcen çekirdeği: Korku

  Şimdi, bu tartışmada bence önemli olan, tartışmanın esas müstehcen çekirdeğini açık eden saptama üzerinde duracağım. Bu saptamayı Murat Belge’nin yazısında buldum. Belge, Türkiye’de anti-komünizmin amiral gemisi olmaya başlayan Taraf gazetesi’ndeki yazısında şöyle diyordu: 

“1977 1 Mayıs’ı bu solun ne kadar gayrı ciddi, güvenilmez, daha doğrusu korkulması gereken bir varlık olduğunu kanıtladı. Bir provokasyon varsa, onu hazırlayanların amacı da herhalde bunu kanıtlamaktı. Bütün o nefret dili, şiddet düşkünlüğü, dayatma kültürü oradaydı. Bunları üreten de MİT veya Emniyet veya Genelkurmay değildi. Sol, kendi kendine bunları üretmişti yıllardan beri.” 

Bu saptamada, Belge adeta “hayırlara vesile oldu” diyor olmasının ötesinde, tartışmanın müstehcen özünü de, “düşüncenin sefaletiyle” birlikte gözler önüne seriyor. 

Belge’ye göre Mayıs 1977’de önümüzde bütün “o nefret dili, şiddet düşkünlüğü, dayatma kültürü”yle “gayrı ciddi, güvenilmez, daha doğrusu korkulması gereken” bir sol vardı. Eğer bir provokasyon varsa (olduğunu kabul etmeye yanaşmıyor) bu provokasyon bu vahim durumu ortaya çıkartmış. Öyleyse, bu provokasyonun, o zamana kadar bilinçlere çıkmayan bir kötülüğü ortaya çıkardığına göre, belki de hayırlara vesile olmuş olabileceği sonucuna ulaşmak gerekmiyor mu? Burada derin bir ahlaki çürüme ile karşı karşıya kaldığımızı düşünemez miyiz? 

Şimdi tartışmanın “müstehcen çekirdeğine” ve “düşüncenin sefaleti” dediğim duruma bakalım. 

Önce solun “Bütün o nefret dili, şiddet düşkünlüğü, dayatma kültürü”nü “kendi kendine bunları üretmişti yıllardan beri”saptamasına bakalım. Ama önce şunu söylemek boynumuzun borcudur. Ben solun böyle bir kültüre sahip olmadığını, yalnızca, çok zor koşullarda çalışmaya çabalarken, bu ortama uygun, sert, tavizsiz, aynı zamanda son derecede ağır sonuçlara katlanmaya her zaman hazır olanların kaçınılmaz olarak edinecekleri tehlike algısından kaynaklanan kimi refleksleri geliştirmiş olduğunu biliyorum. 

İkincisi, tarihe kısaca bakınca, solun sözde “o nefret dili, şiddet düşkünlüğü, dayatma kültürü” denen şeyi kendi kendine ürettiğini ileri sürmek için en hafif tabiriyle kötü bir insan olmak gerekir. 

İsterseniz, Paris Komünü’nü, Belçika Genel Grevi’ni izleyen katliamı, Rosa ve arkadaşlarının katledilmesini, Endonezya katliamı gibi solun kıyımına ilişkin olaylara gitmeyelim de kendi tarihimizden başlayalım. 

Mustafa Suphi ve arkadaşlarını anımsıyor musunuz? Sabahattin Ali’yi, yazdıklarından söylediklerinden dolayı hapislerde çürüyenleri. Nazım’ı örneğin, Doktor Hikmet’i, her bir Mayıs’ta evlerinden toplanıp içeri atılanları, TKP ‘yi hedef alan kitlesel tutuklamaları, işkenceleri, dayakları, emniyetin camından düşerek ölenleri... 

Sonra “68 kuşağı”, tarihin bu kanlı sahnesine çıktı. Denizler’in, Mahirler’in, İbrahimler’in eylemlerine sıra gelmeden önce, üniversitenin önünde ilk kimin, kimi kurşunladığını anımsıyor musunuz? 

“68 Kuşağı” tarih sahnesine elinde silahlarla çıkmadı. Tarih sahnesine çıktığında yalnızca konuşmak, toplum hakkındaki düşüncelerini eleştirilerini topluma anlatmak istiyordu. 

Peki ne oldu? Olağan üstü bir önyargı ve tavizsiz, acımasız bir şiddetle, kontrgerillayla, faşist hareketin silahlı militanlarıyla karşılaştı. Tüm meşruiyet kapılarının yüzlerine kapandığını görenler, faşist bir devletin saldırıları altında oldukları sonucuna ulaştılarsa, onları çıkardıkları bu sonuçlardan dolayı kim suçlayabilir? 

Bu kuşak 12 Mart Darbesi’nden de yılmadı. Yeniden canlandı ve hızla kitleselleşti. Silah kullanmaya şiddete başvurmaya niyeti yoktu. Geçmişini değerlendiriyor, kitleselleşmeye, örgütlenmeye önem ve öncelik veriyordu. Kısa sürede, TKP, Dev Yol, Halkın Kuruluşu, Kurtuluş ve etraflarında irili ufaklı gruplarla birlikte, yüzbinlerce insana ulaşabilen, milyonlarca bildiri dağıtabilen, on binlerce (hepsi birden yüz binlerce demek gerekir) dergi, gazete satabilen bir sol hareket oluştu. 

Peki ne oldu ondan sonra? 12 Mart dalgası geçtikten hemen sonra öldürülen Kerim Yaman’ı, Merkez Bina işgalini, sabaha kadar yanan kamp ateşlerini, sabah 12’li sıralarla oluşan yürüyüş kolunun bir ucu hala Merkez Bina’dayken, öbür ucunun Sirkeci’de meydanı çoktan doldurmuş olduğunu, solun tüm akımlarıyla birlikte orada olduğunu, hiçbir olay çıkmadığını anımsıyor musunuz? Bu kadar büyük bir kalabalık bir günde nasıl oluşmuştu dersiniz? Biz oradaydık. Sahi siz neredeydiniz? Bunu anımsamakta yarar var az sonra gerekli olacak. 

Sonra, anımsıyor musunuz, kaçırılıp işkence yapıldıktan sonra Şile ormanına atılan, tüm grupların saygı duyduğu, aklın sesi, fedakarlık çalışkanlık örneği önemli bir önder olmaya aday Zeki Erginbay’ı, telle boğulan TİP’li arkadaşlarımızı, taranan kahvelerimizi, kurşunlanan grev çadırlarımızı? Sonu gelmez, şiddeti, vahşeti... Sürekli artan faşist saldırılara, işkencelere, cinayetlere rağmen sol gruplar bu ortamda tüm Türkiye’de, binlerce demokratik kitle örgütüyle, (ki bunlarda seçimler yapılır sert siyasi rekabetler yaşanırdı, bugünün “sivil toplum” örgütlerinden kıyaslanamayacak kadar daha çok toplumun içindeydiler, mali kaynakları ortadaydı, demokratiktiler) meslek örgütleriyle sendikalarıyla örgütlenmişlerdi. Dev Yolcu arkadaşlar, “Direniş Komiteleri” gibi öz yönetim araçlarıyla deneyler yapıyorlardı. Fatsa’yı anımsıyor musunuz? TKP DİSK içinde MESS direnişini solun tümünün de katılımıyla örgütlüyor, Halkın Kurtuluşu mahalle çalışmalarındaki etkinliğiyle dikkat çekiyordu. 

Kürt Sorununu önce kim gündeme getirdi dersiniz? Doktor Hikmet’in kitabını, Doğu Devrimci Kültür Ocakları’nı, 1970’ler boyunca dağıtılan bildirileri, alanlara hakim olan “anti şoven” sloganları, “ana dilde özgürlük” sloganlarını, Kürt sorununun jeopolitiği üzerine, sonu gelmez tartışmaları anımsıyor musunuz? “Sömürgedir”, “hayır değildir”, “yok iç sömürgedir”, “birlikte mi örgütlenelim ayrı mı?” “seksiyon kursak olur mu?”... 

Bu kısa anımsama bana üç şey söylüyor: 

Birincisi, “sol” diye geçiştirilen şey, üç beş kişi değildi. Her şeyi doğru yapmadı ve sonunda bunun bedelini ödedi. Bu sol, bu toprakların tarihinin ve uluslararası kamplaşmaların etkisi altında şekillenmiş bir toplumsal olaydı. Toplumsal olaylara“gayrı ciddi, güvenilmez” ya da “nefret dili, şiddet düşkünlüğü, dayatma kültürü” gibi laubali suçlamalarla “antropomorfize” ederek yaklaşılamaz (insanmış gibi ele alınamaz). Toplumsal olaylar, nesnel süreçler olarak çözümlenir ve anlaşılmaya çalışılır. 

Ama toplumsal olaylara “korkulması gereken bir varlık” olarak bakılabilir. Deyim yerindeyse “zurnanın zırt dediği” yer de burasıdır. Bu toplumsal olay (sol ve kitlesi) ve temsil ettiği toplumsal muhalefet, egemen sınıflar açısından gündeme getirdiği tehditlerle korku verici olmuştu. Bu olaya baştan katılan entelijansiyanın içinden bir kısmı zaman içinde, daha sonra, bu olayın siyasi sonuçlarını, getirdiği risklerin ayırdına varınca korkmuş, kabuslar görmeye başlamıştı. 

Bu kesim 12 Eylül Darbesi’yle hemen rahatladı, kültür endüstrisine katılarak, 1970’lerin anılarını silme sürecini başlattı. Aynı anda da demokratikleşiyoruz havalarında, birer yararlı salak olarak Müslüman entelijensiyanın toplumda meşruiyet kazanmasının zeminini inşa etmeye girişti. 

İkincisi, bu sol şiddete meraklı bir sol değildi, dövüldükçe, katledildikçe, siyasi ortamda riskler sürekli arttırıldıkça, kendisine açık kalan tek yolu kabul etmek zorunda kaldı. 

Üçüncüsü, size gelince, yaşınız ve engin bilginiz, o dönemdeki saygınlığınız, o zamanlar “o sola”, bizlere yön verecek, başka bir yolu kurabilecek konumda olduğunuzu gösteriyor. Ancak siz neredeydiniz? Gencecik, sizin yarınız kadar okumamış, hatta yabancı dil bilmeyen (birisi bunun önemini vurgulamıştı) “çocuklar” görkemli bir sol yarattılar da neden kimse sizi dinlemedi? Yoksa söyleyecek bir şeyiniz mi yoktu? Yoksa, o çocuklar canla başla, cesaret ve büyük özveriye çalışırken sizi yanlarında göremedikleri için mi dinlemediler? Kendi suskunluğunuzun iktidarsızlığınızın ve bugün Komünizmle mücadeleyi iş edinmişlerin saflarına katılmış olmanızın faturasını sol’a çıkartmaya kalkmayınız. 

İki nefret nesnesi...

“Bir Mayıs 77” tartışması üzerine burada söylemek istediklerimi artık bitirdim, ama bir ek yapmak istiyorum. 

“İç ve dış dinamikler çakıştıktan” böylece AKP yükselmeye başladıktan bu yana “Yeni Türkiye”, “Değişim” vb., olarak sunulan sürecin içinde iki nefret nesnesi, iki “olayı” tarihten, toplumsal hafızadan silme çabaları dikkat çekiyor. 

Bunlardan birincisi, çökmüş Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazlarının üzerinde, emperyalizmin iradesine karşı, ondan kurtarabildiği topraklar üzerinde modernist, laik bir “ulusal proje” inşa etme sürecini başlatan 1923 olayı, diğer bir deyimle “burjuva devrimi” ve devleti kurma girişimidir. 

İkincisi, hem emperyalizme hem kapitalizme aynı anda başkaldıran ve ülkeyi sarsmayı başaran 1968 kuşağı, 1970’ler “olayı” ve onun öznesi Türkiye soludur. 

Bu iki “olay”ın anıları, deneyimleri, kazanımları toplumsal hafızadan silinmek isteniyor. Burada amaç, emperyalizme, kapitalizme karşı olmayan, siyaseti, emperyalizmin ve kapitalizmin paranteze aldığı bir toplumda yapacak –hele dinci olursa daha da iyi – “evcilleştirilmiş”, tüketim ve gösteri toplumu tarafından teslim alınmış kuşaklar yaratmaktır. 

Türkiye toplumsal formasyonunun insanını, esas olarak 1923 “olayı” ardından gelen, modernist, laik, burjuva, ama baskıcı rejimler (burjuva devrimin, demokratik olması gerekmez, kapitalizmi geliştirmesi, iktidarı kapitalist sınıflara vermesi, kapitalist bir devlet kurması yeter) ve daha sonra bu rejimlere başkaldıran 1968 kuşağı ve 1970’ler “olayı” yaratmıştır. Bu iki “olay”ın sadakatlerinin silinmesi, ortaya son derecede plastik, kimliğini dayandırdığı referans noktalarını kaybetmiş, toplumsal mühendisliğe dirençsiz bir toplum çıkaracaktır. 

Bugün. “ulusal projeye” sadık kuşak savaşı kaybetmiş, adeta yok olma sürecine girmiş görünüyor. Sosyalist projeye ve 1970’lere sadık kuşak, son iki Bir Mayıs gösterilerinin, Anayasa oylamasında solu “evet ama yetmez” saçmalığına katma çabalarının, 1 Mayıs’ta 40 kişilik (daha sonra sosyalist olmadığını özenle vurgulamaya dikkat eden) bir grubun adeta meydanın ruhunu belirler konuma yükseltilmeye kalkılmasının gösterdiği gibi, sosyalist sol, daha doğrusu komünist hareket, “marjinal sıfatı bile yetersiz kalabilir” ifadelerine karşın, giderek büyüyen bir tehlike olarak algılanmaktadır. Bu saldırılarla, bu hareketin kendi gücünün, potansiyellerinin ayırdına varması, anılarına, tarihine yeniden kavuşması engellenmek istenmektedir. Bu unutturma, engelleme başarılı olamadığı için de Halil Berktay’ın hezeyanlarına, Belge’nin sergilediği “düşüncenin sefaletine” benzer saçmalıklar daha sık ortaya dökülmektedir.

Friday, April 27, 2012

"Muhafazakar sanat" isteyenler aslında ne istiyorlar?

(Sendika.org. 27 Nisan 2012)


Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Edebiyat Profesörü Mustafa İsen "Muhafazakâr kesimin nasıl bir demokrasi anlayışı varsa, muhafazakâr demokrasi diye bir şeyden bahsedebiliyorsak, o zaman 'muhafazakâr estetik' ve 'muhafazakâr sanat' diye bir şeyden de bahsetmek, bunun normlarını ve yapısını oluşturmak gibi bir yükümlülük içindeyiz." açıklaması AKP çevrelerinde “canlı” ama bir o kadar da sığ bir tartışma, katkı yapma heyecanı yarattı, bir manifesto bile yayımlandı. 

Manifesto’cular, inanılmaz bir sığlıkla, konuya ne kadar yabancı olduklarının dahi ayırdında olmadan yazarken, Yeni Şafak Yazarı Yusuf Kaplan gibi, belli bir entelektüel derinliğe sahip olduğundan, bu sığlıktan neredeyse yüzü kızaran yazarlar da vardı. 

Manifesto’cuların sığlığının anlamını konuşmadan önce, Yusuf Kaplan’ın yaklaşımına kısaca değinmek istiyorum. 

“60 yıldır ne yaptınız? 
Yusuf Kaplan yazısında, bu ülkeye 60 yıldır sağcı/ “muhafazakar” iktidarların hükmettiğini vurguladıktan sonra “60 yıldır siyasi iktidar olarak ne yaptınız bu ülkede?” diye soruyor ve ekliyordu: 

“Sayın İsen'den 60 yıldır iktidarda olan sağ / muhafazakâr iktidarların etrafında çöreklenen sağ / muhafazakâr entelijansiyanın -en hafif ifadeyle- neden sadece "maslahatgüzarlık" yaptıklarını sorgulamasını beklerdim. 

Esaslı bir medeniyet fikrine neden sahip olamadıklarını, bizi neden dünyanın en berbat, en kendi kendini sömürgeleştiren bir eğitim sistemine, kültürel düzenine mahkûm ettiklerini ve nihayet 10 yıldır, bu ülkede neden kültürel devrim yapacak bir kültür bakanı çıkarılamadığını sormasını, sorgulamasını beklerdim.” 

Muhafazakar sanat çağrısı yapanlara böylece “günaydın” bu güne kadar aklınız neredeydi dedikten sonra Kaplan, kendince çok önemi saptamayla, ardından da bir soruyla, soruna ışık tutmaya başlıyor: 

Bugün, burada mı? Bugün, burada değil; başka yerde: Batı'da. Başka bir deyişle, çağın ruhunu (zeitgeist'ı), tarihin akışını biz belirlemiyoruz.” (…)

“Soru şu o hâlde: Bugün, neden "burada" değil peki? Biz burada olmadığımız, çağı biz kur/a/madığımız, bizim çağrımız kuramadığı için elbette.” (…)

“İyi de, bir çağ fikrine ve çağ kuracak, en azından kendi çağını kuracak bir çağrı'ya sahip miyiz?
” 

Oysa dün, buradaydı” diyor Kaplan Mekke’den Lahor’a, Timbuktu’dan Konya’ya bir İslam coğrafyası tablosu çizdikten sonra ekliyor “Dün, tarih burada hayat buluyor, insanlığa buradan hakikatin herkese ruh üfleyen, herkese hayat bahşeden, herkese kendi olarak muamele eden, herkesi kendi olarak, ne'yse o olarak muhatap kabul eden bir hakikat sarayı olarak dün buradaydı: Buradan dünyaya hakikat meşalesini ulaştırıyordu.” 

Bunlar gerçekten çarpıcı ve önemli saptamalar. Ancak, Heidegger için söylenmiş “doğru bir adım attı ama yanlış bir yönde” sözünü anımsatıyorlar. 

Gerçekten de bu ülkede 60 yıldır (ben bunu daha da geriye götürmeyi deneyebilirdim ama, zaten karışık bir konuyu daha da karıştırmak istemiyorum) muhafazakar hükümetler iktidarda. Ama rivayete göre ortada muhafazakar bir kültür ve kayda değer estetik ürünler yok, bir kültür devrimi yapılamadı vb., 

Yanlış anlamadıysam Kaplan’a göre sorun bir “uygarlık sorunu” ile “Bugün”ün burada değil de başka yerde “Batı’da” olmasıyla yakından ilgili. 

Böylece Yusuf Kaplan sorunu saptıyor ama, çözmeye en olanaksız yerden başlamış oluyor. Çünkü, Kaplan daha baştan kendini, “Batı” kavramı gibi, yine ideolojik, hegemonya stratejileri gereği üretilmiş, “Doğu”daki entelijensiyaya “satılmış” “uygarlıklar çatışması” paradigması içine hapsediyor. 

Bu son derecede sakıncalı başlangıcın yanı sıra, Kaplan’ın, çağı kuracak çağrıya sahip olmamaktan yakınması da sorunu iyice çıkmaza sokuyor. Çünkü, “Bugün”ün “Batı”ya gitmiş olmasının arkasında Batı’nın bir “çağrı”sının olması değil, Batı’nın bir “çağrısı olmasına” izin veren, hatta gerektiren bir maddi sürecin, ortaya çıktıktan sonra hızla dünyanın geri kalanını avlanma alanlarına çeviren bir üretim tarzının, Kapitalizm’in, önce Batı’da şekillenmiş olması yatıyor. 

Yükselen kapitalist sınıf bir taraftan biriktirmeye başladığı servete, yaratmaya başladığı teknolojiye, kurmaya başladığı “düzene” dayanarak bu “çağrıyı” oluşturuyor, yayıyor. Diğer taraftan, yükselen, yayılan, yükselir ve yayılırken diğer yaşam dünyalarını yıkarak dönüştüren kapitalist sınıf bu “çağrı”ya, kendini açıklamak, eski rejime (dinci – Kralcı rejimin “çağrı”sına) karşı mücadele etmek, toplumda egemenliğini kurmak, daha sonra başka “dünyaları” yıkan, halklara kan ve göz yaşına mal olan yayılma sürecini meşrulaştırmak için gerek duyuyor. Sorunu anlamaya çalışırken de “uygarlıklardan”, “çağrılardan” değil buradan başlamak gerekiyor 

Bugün, artık “özgün” uygarlıkların dünyasında değil, tüm uygarlıkları kendi “ekolojik egemenliği” altına alarak dönüştüren, özgünlüklerini yok ederek birbirlerine benzeten tek bir “kapitalist uygarlık”ın dünyasında yaşıyoruz. Farklı dünyalarda değil tek bir dünyada. Bunu kavramadan, ısrarla “uygarlığımı isterim” diyerek ağlaşmak, benim uygarlığıma benzer kültürel kodlarla kendini (piyasalarını, insan malzemesini, siyasi iktidar aygıtlarını) yeniden üreten kapitalizmi istiyorum, “ben benim kapitalizmimi istiyorum” diye tutturmaktan başka bir anlama gelmiyor. 

Artık bu dünyada, yeni bir hegemonya sistemi kurulana kadar (eğer o zaman kadar kapitalizm uygarlığı çökertmezse) kimsenin kendi kapitalizmi olmayacak! “İngiliz kapitalizmi” yerini “Amerikan kapitalizmine” bırakmıştı. O da bu gün derin bir kriz içinde... Kaplan yoksa yeni hegemonyacı güç olmayı mı hayal ediyor. Neden olmasın? İnsan hayalinin sınırı yok ki. 

Bu hegemonya hayaline, “Batı” da “BOP” bağlamında (“Bon pour L’Orient” hegemonyası sana yeter biçiminde) cevap verenlerin olduğunu, bu cevabın AKP’yi ürettiğini de biliyoruz. Eminim Yusuf Kaplan da bunun ayırdındadır. Eğer ayırdındaysa, dikkatleri öncelikle, uygun “çağrı”yı bulmaya değil”, bu hegemonyayı kuracak ekonomik, teknolojik kaynakları aramaya başlamaya yöneltmesi gerekiyor... Ne yazık ki, “önce hareket vardı”. Bu hareket, bugünlerde hızla, ama yine bize uğramadan, Yusuf Kaplan’ın arzularının üzerinden geçerek uzak doğuya doğru yoluna devam ediyor... 

Heidegger’ci teknoloji eleştirilerinin ışığında, sanayi kapitalizmi öncesi bir yere dönmek de bir koşul dışında olanaklı değildir. O koşul da kapitalizmin yeni bir üretim tarzına açılamadan, ekolojik, askeri veya başka bir krizde çökmesiyle ilişkilidir. O zaman sermaye devresi kırılacak, “bildiğimiz” yaşam tarzı ortadan kalkacak ama ortaya bir “uygarlık” değil, “ barbarlık”, “Mad Max” filmindeki gibi bir “kaos” çıkacaktır. 
-0-


Çözülmesi en olanaksız yerden başlayarak, sorunu çıkmaza sokan bakış açısından kurtulmak için “hareketin” kaynağına, Cumhuriyet öncesine, Osmanlı sosyal formasyonunun kapitalist dünya ekonomisine eklemlenme sürecine gitmek gerekiyor. Nasıl oldu da, bu sosyal formasyonun egemen sınıfı ve devleti, 18. Yüzyıl’da, dünyanın merkezinde olduğuna inanırken, 19.yüzyılda kendine kapitalist dünya ekonomisinde, “kurtlar sofrasında”, sermayenin “avlanma alanı”, “paylaşacağı kadavra” olmanın ötesinde bir yer açamamış böylece Kaplan’ın değimiyle “Bugün”ünü kaybetmiştir? 

Bu “kaybın” öyküsünü bugünden sonsuza kadar tartışmaya devam edebiliriz ama, o ki “uygarlıklara” meraklıyız, 1806 tarihli “Koca Sekban Başı Risalesi” başlıklı, sanırım 1970’lerde Tercüman Gazetesinin 100 temel eser dizinden çıkarılmış, bugün okurken, sığlığından, dünyasını kavramaktaki çaresizliğinden, insanın yüzünü kızartan kıymetli belgeyi, ibretlik olarak anımsayabiliriz. Sonra kendimize yeniden sorabiliriz, Avrupa’da kapitalizm birbiri ardına, fabrika, buhar makinesi, elektrik, Enfield tüfeği, dinamit gibi şeyleri, felsefeci, siyaset bilimci, fizikçi, kimyacı gibi dünyasını kuracak savunacak akılları üretirken, neden Osmanlı adeta başka bir dünyada yaşar gibi yoluna devam etmeye çalışmıştır? 
-0-


Evet 60 yıldan çok daha uzun bir süredir, bu ülkede “kapitalizmin” dünyasında, onun uygarlığında yaşıyoruz. Bu dönem boyunca da muhafazakar hükümetlerin birinci görevi bu dünyayı, bunun değerlerini getirmek, üretmek, muhafaza etmek oldu. Bu ülkede kültür alanında, muhafazakar estetik ürünler üretimi, özellikle popüler kültürde egemen oldu. Olmaya devam ediyor, daha uzun bir süre olmaya da devam edecek. 

Sanat alanıysa, hemen her zaman, bir iki, o da sol ile karışmış muhafazakar şairin dışında sol, sosyalist komünist eğilimli estetik üreticilerin tekelinde kaldı. 

Muhafazakar sanat meraklılarının bu durumu bilinçlerine çıkarmaları, var olanı koruyarak, geriye geçmişe bakarak üretilen estetik nesnelerin, kapitalizmin dünyasında sanat düzeyine çıkmalarının neden olanaksız olduğunu anlamaya çalışmaları gerekiyor. 

Toplumun beğenilerinin en düşük ortak paydasında bulduklarını haz simgelerini bir araya koyarak “güzel”, “haz veren”, “eğlendiren” şeyler üretmek olanaklıdır. Bu ürünler gerçekten de muhafazakar olacaklardır, ama “ağlayan çocuk” resminin, en başarılı hallerinde “kiralık konak” gibi dizilerin düzeyini aşamayacak, sanat düzeyine çıkamayacaklardır. Bu yüzden bu etkinliğe de “sanatçılık” değil “estetik yöneticilik” (aesthetic management) denecektir. 

“Duyarlılıkların bütünlüğü kırıldıktan” (Eliot), kapitalizm ve bireysel, “otonom” öznellikler (subjectivity) oluştuktan sonra, artık sanat tutkuya, eleştiriye ve itiraza ilişkindir. Muhafazakarlık, tutkuyu sermayeye tabi kılarak söndürür, değişimi yadsıyarak eleştiriyi kısırlaştırır, itirazıysa konuşulabilecek olanın sınırını sürekli daraltmaya çalışarak bastırır. Böyleye kapitalist toplumda muhafazakar sanat çağrısı, aslında “sanata ölüm yaşasın estetik yöneticilik” sloganı olmaktan başka bir anlama gelemez. 

“Sanat elbette bağımsız olmalıdır” 
Bu noktada artık, “muhafazakar sanat isteyenler aslında ne istiyor” sorusuna dönebiliriz. 

Önce “Muhafazakar sanat” arzusunun siyasi anlamına kısaca değinelim sonra bu anlama dikilen yamalı kılıflara bakalım. Bu anlamı en açık, bulanıklığa hiç meydan vermeyecek biçimde Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ortaya koymuş: 

Ancak benim anladığım kadarıyla sahnede bazen metinde olmayan ifadeler kullanılıyor. Yine metinde olmadığı halde araya laf sokuluyor, siyasi espriler yapılıyor, Başbakan’a, bakanlara laf atılıyor. Veya doğallık anlayışı içinde sokak dili kullanılıyor veya müstehcenlik olarak algılanan bazı sahneler oluyor. Bunlar da bazı rahatsızlıklar yaratıyor. Sanıyorum bu rahatsızlık belediyeye iletiliyor. Tabii sanatçıların bir iki sahne tatmini için toplumun duyarlılıkları da tümden yok sayılmamalı. Sanatçı da toplumun duyarlılıklarına özen göstermeli.” 

Demek ki, devlet büyükleri eleştirilmeyecek, siyasi espri yapılmayacak, sanatçı metnin dışına çıkmayacak, sokak dili kullanılmayacak, müstehcenlik (siz cinsellik olarak okuyunuz) yok, toplumun duyarlılıklarına özen gösterilecek. Kısacası, sanatçı toplumun verili siyasi, ideolojik, kültürel, sınırlarını, “biyopolitiğini”, cinsiyet kodlarını asla zorlamayacak, sorgulamayacak. Peki ne yapacak, eğlendirecek, eğitecek ama yönetenleri ve toplumu eleştirmeden. 

Platon hayatının önemli bir kısmını böyle bir “sanat” nasıl olabilir sorusu üzerinde çalışarak geçirdikten sonra, böylece son derecede sıkıcı, heyecansız bir biçim dönüşecek olan bir etkinliğin, kimsenin ilgisini çekmeyeceği için eğitime hizmet etmeyeceğini, insan ruhunu etkilemeyeceği için de sanat olmaktan çıkacağı sonucuna ulaşmıştı. Diğer bir deyiş, Bakan belki bilmiyor ama insanlık Milattan Önce. 347/48’den bu yana bu bilgiye sahip. Aristoteles’in sanatın kodlarını yazarak açmaya çalışma çabasıysa, dinci ve kralcı dünyada bir süre için, kralın ve kilisenin hizmetinde olmak koşuluyla var olan bir estetik üretime olanak sağladı. Kapitalizmin ilk yeşil filizleri ortaya çıkmaya başladığı andan itibaren, atılan hemen her irili ufaklı adım, bu Aristoteles kurallarına karşı atıldı. 

Kültür bakanının saptamaları, dinci kralcı bir dünyanın estetik dünyasına geri dönmeyi arzulamaktan başka bir anlama gelmiyor. Böyle üretilecek estetik ürünlerin, bugünün, yaşam temposu gittikçe hızlanan, kültürü her gün biraz daha dijitalleşen görselleşen, yaşam ilişkileri ağlara her gün biraz daha bağlı hale gelen insanı tarafından, estetik ürünler olarak tanınacağı ve algılanacağı bile artık şüphelidir. Kısacası Bakan, estetik değeri bile son derecede düşük bir propaganda malzemesinin sanatın yerine geçmesini istiyor. 

Bu olanaksız arzuyu gizleyebilmek için dikilen kılıfların yamalarıysa tüm çabalara karşın dikiş tutmuyor. 

İskender Pala’nın Manifesto’su bu imkansızlığın iyi bir örneği. Yirmi maddelik manifestoda esas olarak üç tema egemen. Birincisi tema “geçmişle” bağları yeniden kurmaya ilişkin. İkinci tema bunu gerçekleştirmenin koşullarına ilişkin. Üçüncü tema yasaklara ilişkin. 

Birinci tema esas olarak zamanın dışında yaşayabileceğini sanan bir yaklaşımı yansıtıyor. Toplumun geçmişiyle bağlarının kopmuş, öz benliği ile kavgalı bir konuma itilmiş olduğu ileri sürülüyor. Halbuki, toplumlar tarihte, geçmişleriyle bağlarını kopararak, sonra da geçmişi bu kopuşu destekleyecek bir fantezi nesnesi olarak yeniden tanımlayarak, “kurgulayarak” var oluyorlar. AKP döneminde Türkiye “geçmişinden” kopuyor, bu kopuşu yönetenler, “geçmişi” bu “kopuşu” destekleyecek bir fantezi olarak yeniden “kurmaya” çalışıyorlar. Son iki yüz yılı çürüyerek geçen ve sonra dağılan bir toplumsal formasyonu yeniden “arzu” “özlem” nesnesi olarak kurgulamak kolay olmayacak... 

İkinci tema, halkın öz benliği, milli manevi değerleri adet ve gelenekleri, kültürel birikimi gibi referans noktalarına dayanma çabasını yansıtıyor. Ancak burada iki sorun var. Birincisi, “öz benlik” denen şeye ilişkin. Bu “öz benlik”, ne zaman ortaya çıktı? Türk kabileleri Anadolu’ya gelmeden önce mi, gelip Bizans nüfusuyla, benliğiyle karıştıktan sonra mı? Yoksa bu “öz benlik”, “bu halkın” Müslümanlığı kabul etmesiyle başlayan dönemde oluşan ve esas olarak dini benliğine ilişkin bir şey mi? Bana “öz benlik” dendiğinde “Müslümanlık” kast ediliyor gibi geliyor. 

İkincisi, halkın değerleri, manevi değerler, gelenek görenek vb., “şeyler” hem bakan gözlerin niyetine, hem de yaşayan halkın tarihinin dönemlerine göre değişen bir “simgesel çokluğa” ilişkindir. Bu çokluğun oluşturduğu “karmaşıklık” her zaman ulus, din, etnisite, emek, ezilenler vb., gibi bir “ana gösterge” tarafından disiplin altına alınarak tanımlanır. Bu yüzden, birileri “halkın değerleri, manevi değerler, gelenek görenek vb.,” laflar etmeye başladığında, hemen “kim bakıyor” ve “kim ne istiyor” (“che vuoi”) sorularını sormak gerekiyor... 

Üçüncü tema İskender Pala’nın koyduğu yasaklara ilişkindir. Örneğin “ırmağın tabii seyrini bulmasına” karşı çıkılmayacaktır. Bayağılığa, kalitesizliğe, ayrımcılığa karşı çıkılacaktır. Dini duyarlılıkla ters düşülmeyecektir, halkla kavga edilmeyecektir, Batı’nın ruhuna mesafeli yaklaşılacaktır, kendi kültürel coğrafyasını beğenmemezlik edilmeyecektir .... 

Demek ki bir yerlerde birileri, “ırmağın tabii seyrinin” ne olduğunu bilmekte ve sanatçıya sınır olarak koymaktadır. Birileri, neyin bayağı neyin kalitesiz olduğunu da bilmekte ve yasaklamaktadır. Birileri, dini duyarlıkların ne olduğunu, Sünni, Alevi, Yahudi, Hristiyan, ve daha başka dini yapıların var olduğu bir toplumda saptayabilecek ve bunlara kimin karşı çıktığını bilebilecektir. Birileri “halk” denen karmaşıklığın da ne olduğunu, nerede başlayıp nerede bittiğini bilmektedir. Böylece konulan sınırlar, “kavganın” (eleştirinin) sınırlarını da saptamış olacaktır. Kendi kültürel coğrafyamız vardır. İye de bu haritaya, Hititler ’in, Akaların ve Troya’nın, Bizans’ın, Viyana’ya kadar Avrupa dünyasının, Baharat ve İpek yoluyla gelip gelen değerlerin, çok sayıda dinlerin “kıtaları” dahil midir? Yoksa bu coğrafyanın haritası bir yerlerde bize verilmek için hazırlanmakta mıdır? Bu kadar işi boş soyutlamalarla ilerlemeye kalkmanın özel bir anlamı özel bir niyeti var mıdır? 

Bence var. Tüm bu “muhafazakar sanat” arzulayan bunu anlatmaya yönelik çabalar, yukarda değindiğim gibi toplumun en düşük ortak paydasındaki “haz” nesne ve simgelerini, her şeyi bilen, gören bir gözün altında bir araya getirerek, “yöneterek” yaratılacak estetik nesnelerden oluşan ileri derecede siyasileşmiş bir “estetik yöneticilik” modelinden başka bir yere açılmamaktadır. Bu noktada, sanat bir yana, özgürlükten dahi söz etmek artık olanaklı değildir.

Friday, April 20, 2012

“Muhafazakar Sanat” tartışması üzerine ilk notlar


Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Edebiyat Profesörü Mustafa İsen, "Muhafazakâr kesimin nasıl bir demokrasi anlayışı varsa, muhafazakâr demokrasi diye bir şeyden bahsedebiliyorsak, o zaman 'muhafazakâr estetik' ve 'muhafazakâr sanat' diye bir şeyden de bahsetmek, bunun normlarını ve yapısını oluşturmak gibi bir yükümlülük içindeyiz."demiş.

AKP Hükümeti döneminde hızlanan “toplum mühendisliği” sürecinin, “4+4+4” ile bir “ruh mühendisliği” aşamasına geldiğine işaret etmiştim. Bir adım sonra sıranın sanata gelmesi son derecede olağan bir gelişme. Estetik, bedenle dış dünyanın ilişkisine ilişkin bir kavram, dolayısıyla “biyopolitik”  konusuyla yakından bağlantılı.  Bu bağlamda estetik ürünler üretme etkinliği, aşağıda değineceğim gibi eğitim, “yeni insan” yaratma, onu kontrol etme, yönlendirme, baskı altına alma, ya da özgürleştirme sürecinin ayrılmaz bir parçası. Bu yüzden estetik ürünleri toplumun eğitiminde kullanmak isteyenlerin, bunların üretim sürecini de yakından denetlemeleri gerekiyor. Bu bir seri kuralların ve ilkelerin, ölçütlerin yerleştirilmesi, en önemlisi, insanlara bir yapıtı estetik ürün olarak tanımalarına, üzerinde konuşmalarına olanak veren dilsel kodların, simgelerin, diğer bir deyişle bir “estetik rejimin” toplumda egemen kılınmasını gerektiriyor. 

Bugün “muhafazakar sanat” talebiyle gündeme gelen yeni “estetik rejimin” sınırlarının ise iki parametre tarafından belirleneceğini kolaylıkla söyleyebiliriz:  Kutsal “Mesaj”a sadakate dayalı bir “hakikat rejimi” ve sermaye birikim süreci.

Genel Sekreterin giriş paragrafında aktardığım saptamalarına sağ kesimden gelen katılmalar, yorumlar, İskender Pala’nın 20 maddelik manifestosu bu iki parametrenin, yoğun bir sağ popülizmle, “halkın manevi değerleri”,  “kültürel birikim” ve “gelenek” gibi aslında içi boş, bir hegemonya mücadelesiyle doldurulmayı bekleyen kavramlarla destekleneceği anlaşılıyor.

Buna karşılık, burjuva sınıfının, “eleştiri dinin eleştirisiyle başlar”, “her şey aklın eleştirisinin hedefi olacaktır” gibi Aydınlanma ilkeleri düşünülünce, bu “estetik rejimin”, “toplumsal eleştirinin”, felsefi düşüncenin önünü keseceği hatta bunları suç haline getireceği de anlaşılıyor. Tüm bunlar, sanatın nasıl siyasi bir etkinlik, siyasi mücadelenin önemli, kaçınılmaz bir bileşeni olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
Geçtiğimiz yıllarda, sanat-siyaset ilişki tartışmalarında, bizleri “sanat komiseri” ilan eden post-modern ve liberal eleştirmen ve sanatçılarla epey uğraşmıştık. Onlara “sanat sanat içindir” sloganının aslında ahlaki ve siyasi bir slogan olduğunu, dün içeriği nasıl burjuvazinin feodalizme obskürantizme (dinci gericiliğe) karşı mücadelesiyle dolduysa, bugün de içeriğinin ancak kapitalizme ve metalaşmaya karşı bir direnişle doldurulabileceğini anlattık durduk.

Genel Sekreter “muhafazakar sanat” istediklerini açıkladıktan, sağcı yazarlar bunun içini doldurmaya başladıklarından bu yana elimden geldiğince izlemeye çalışıyorum ama, dün “ sanat sanat içindir”, “sanata siyaset karıştırmayın”, “sanat komiseri misiniz?” diyenlerden henüz bir itiraz geldiğine şahit olmadım. Yine cevaplar bizim taraftan (örneğin, bkz. Yiğit Günay, “’Muhafazakâr sanat' meselesi üzerine 5 düşünce”) geliyor.

Genel Sekreterin ve sağcı yazarların,  “muhafazakar sanat” tartışmasını gündeme getirmiş olmaları, yukarıda değindiğim adımlar bağlamında  bir kültürel meydan okuma anlamına geliyor,  daha önce görülmeyen bir öz güveni yansıtıyor.

Bu meydan okuma liberal demokrasiye ve komünist harekete büyük bir tehdit oluşturuyor. Ama bu meydan okuma, aynı zaman da büyük bir olanak açıyor diye düşünüyorum. Bu bağlamda, hem muhafazakar görüşlerle polemik yapmak, hem gelmekte olan “estetik rejimin” burjuva – liberal özgürlükleri bile hedef alan büyük bir saldırı anlamına geldiğini göstermek, bu alanda (!) geniş bir entelektüel muhalefet ve direniş inşa etmek  olanağı doğuyor.

Ek olarak, hem  “sanat” deyince özgürlükleri kısıtlayan her şeye eleştiri ve muhalefet anladığımızı, bu işlevi yerine getirmeyen estetik ürünlerin sanat değil, propaganda, meta, nihayet Kitch olduğunu vurgulama, sanatla özgürlük mücadelesinin,  kapitalizmin karşıtlığının ilişkisini yeniden ortaya koyma şansımız olacak; hem de bu kültürel meydan okumayı kabul ederek “boyumuzun ölçüsünü” de almış, bu mücadeleyi taşımaya devam edip edemeyeceğimizi, eksikliklerimizi güçlü yanlarımızı görmüş olacağız. Ben bu meydan okumayı heyecanla kabul ediyorum. Kendi hesabına tartışmaya başlıyorum, hem de en başından...

Platon – Aristo paradigması

Özel mülkiyetin, sınıfların ve devletin toplumunda (Platon’a atıfla Kısaca “Site” diyeceğim) estetik ürün üretme etkinliği ancak iki durumdan biri olarak var olabilir.

Birinci  durumda, estetik ürün üretme etkinliği, Site üyelerinin; Site’yi, Site dışını, Site’nin değerlerini, kutsalını “tanımalarına” ve bu Site’nin içine ve dışına göre konumlarının ve varlıklarının anlamlarını öğrenmelerine hizmet eder. Birinci durumda, estetik ürün üretme etkinliğini “kozmolojik bir eğitim” ve  “propaganda” kavramlarına göndermeyle tanımlayabiliriz.

İkinci durumda, estetik ürün üretme etkinliği, Site üyelerine, Site’nin yapısına ve dünyasına karşı çıkma, onunla mücadele etme olanağı ve olasılığı veren bir düşünce ve eylem alanı açar. Bu durumda, estetik ürün üretme etkinliğini, “özgürlük”, “kurtuluş” paradigmalarının bir parçası olarak düşünmemiz gerekir.

Bu ikilemle sistemli bir biçimde ilk önce Platon’un (MÖ 423 – 347) karşılaştığını söyleyebiliriz. Platon bu ikilem üzerinde uzun uzadıya düşündükten sonra, ikinciyi dışlayacak, birinciyi koruyacak bir yol ve yöntem bulamadığından, estetik ürün üreticisinin Site’nin sağlığı (bekası) için Site dışına sürülmesi gerektiğine karar verir.

Aristoteles, (MÖ 384-322) Büyük İskender’in hocalığını yapmış, Site’nin egemenlerine hizmet vermiş bir filozof olarak, bu ikilemden kurtulmanın yolunu, ikincisinin yapılma (sanatı tanıma ve konuşabilme) kurallarını ayrıntılı bir biçimde tanımlamakta bulur (Bu kuralların metni Poetika kaybolur, ancak 1535’de yeniden keşfedilir).  Horace’ın (MÖ 65 – 8) Ars Poetika “şiirinde” kimi farklarla adeta bir reçete haline getirilen bu kurallar, kapitalizm oluşmaya, burjuva sınıfı şekillenmeye başlayana kadar, Roma İmparatorluğu’nda, feodal toplumlarda Kilise tarafından da onaylanarak kabul edilir. Estetik ürün yaratma etkinliği böylece, “Site” düzeninin egemenlerinin hizmetine, insanının eğitilmesinin (öznelliğinin üretilmesinin) hizmetine bu kurallar sayesinde verilir.

Burjuvazi ve Modernizm

Burjuva sınıfı şekillenirken, feodal toplumun ahlak ve dünya anlayışına, birey tarifine, kozmolojisine, kendi  yaşam faaliyetini (kapitalizmi), eylemini sınırladığı için karşı çıkarken, onun estetik ürün üretme kurallarını da özgürlük adına reddetmeye başlar.

Bundan böyle estetik ürün üretme etkinliği kendi dışında hiçbir kurala hiçbir dini, ahlaki, siyasi işleve bağlı kalmayacaktır: “Sanat sanat için” yapılacaktır. “Sanat sanat için” sloganı burjuva sınıfının eski rejime, onun ideolojik egemenliğine estetiğine karşı bir başkaldırının, bir özgürlük talebinin kısacası burjuvazinin devrimci refleksinin ifadesidir. Burjuva entelektüellerin ağzından dile getirilen bir savaş çığlığıdır.

Ama burjuva iktidarı yerleştikten sonra, kapitalizm ve piyasa yaşam dünyasının tek belirleyicisi olmaya başlarken, birbirine paralel iki sürecin de doğduğunu görüyoruz.

Birinci süreç: “Sanat sanat için” sloganıyla, eski rejimin efendilerinden, estetiğinden özgürleştiklerini düşünenler, bu kez, metalar dünyasının, sermayenin ve piyasanın tahakkümü altında girdiklerinin ayırdına vardılar. Kendi sınıflarından kopmaya, “sanatı sanat için” yapabilmenin tek yolunun onu kapitalizmin ve piyasanın tahakkümü altına sokan metalaşma sürecine karşı korumaktan, kapitalizmle mücadelenin aracına dönüştürmekten geçtiğini düşümeye başladılar. Burada ilk ve en kestirme yol, estetik ürün yaratma etkinliğini, kapitalizmden kaynaklanan “özgürlük yokluğu”, “yabancılaşma” duygularının biçimlendirilmesine,  içerdeki “bunaltıyı” ve “bulantıyı” anlatmaya, dışlaştırma çabalarına tabi kılmaktı. Estetik ürün yaratma etkinliği ancak o zaman, yeniden bir özgürlük talebine dönüşebilirdi.
Ancak kapitalizmden özgürlük talep eden, ona ahlaki siyasi eleştiriler yönelten estetik ürün üreticileri yalnız değildi. Sanayi, tarım ve hizmet alanlarında üreten çok geniş bir üreticiler kitlesi tarih sahnesine çıkmıştı, kapitalizme karşı mücadele etmeye başlamış, ilk eylemlerini özellikle sanayi sektöründe daha 19. Yüzyıl’ın ilk çeyreğinde ortaya koymaya, giderek Anarşist, Komünist akımların ortaya çıkışının maddi zeminini oluşturmaya başlamışlardı.

İkincisi süreç: Burjuva sınıfı giderek eski rejimle ittifaklar oluşturmaya, 19. Yüzyıl boyunca,  1848 ayaklanmalarında, Paris komünü, Belçika Genel Grevleri’nde, son derecede baskıcı, “katliamcı” refleksler sergilemeye başlamıştı. Aynı anda burjuvazi, bir taraftan, neo-klasizme, “estetizm”e dönerek, sanatın “birinci durumdaki” eğitim ve propaganda özelliklerini geri kazanmaya çabalıyordu. Diğer taraftan, Aydınlanma rasyonalizm karşıtı eğilimler özellikle Paris Komünü’nün  yarattığı travmanın da etkisiyle (Nietzche tipik örnek olarak görülebilir) hızla canlanıyordu.
Bu iki süreç 19. Yüzyıl’ın son çeyreğinde çok özel koşullarda kesişmeye başladı. Bu özel koşulları kısaca şöyle özetleyebiliriz:

1.     Tekelci kapitalizmin doğuşu, ilk finansallaşma, küreselleşme (emperyalizm) aşaması. Sömürgecilik vahşeti.
2.     Ekonomik kriz, büyük durgunluk, ve I. Savaş.
3.     Finansal kriz ve II. Savaş.
4.     Burjuva liberal bireyin kimlik krizi

Bu koşullarda, bu iki süreç kesişerek “Modernist” hareketi oluşturdu. Bu iki sürecin varlığına bağlı olarak da Modernizm, çelişkili, Janus yüzlü bir akım olarak şekillendi. Roma Tanrısı Janus gibi Modernizmin bir yüzü  geleceğe dönüktü, kitle hareketine, sınıf mücadelesine, kapitalizmin aşılması olasılıklarını aramaya ilişkindi. Öbür yüzü geçmişe, “Bolşevik barbarlığın” “Yahudi komploların” tehdidi altındaki “Avrupa uygarlığını”  kapitalizm öncesi dönemin değerlerine dayanarak yeniden kurma fantezisine dönüktü (Bu bağlamda, Eliot’un “Çorak Ülke” şiirini, Pound’un Kanto’larını düşünebiliriz).
Geleceğe bakan yüz, komünist harekete yaklaşırken, geçmişe bakan yüz Faşizme, Falanjizme ve Kralcılığa yaklaşmaya başladı.

Bugün, Türkiye’deki “muhafazakar sanat” arayışına bakınca da Modernizmin geriye bakan, karanlık yüzünü görüyoruz. Bu yüz toplumun karşı karşıya olduğu ekonomik ve jeopolitik sorunlara, finansallaşmanın, “küreselleşmenin” getirdiği belirsizlik, alt üst olmuşluk duygularına, bunları derinleştiren “hedonist” (hazlara odaklanmış) tüketim tarzının, bu tüketim tarzıyla birlikte gelen imajların, kültürel kodların,  toplumun dokusunda, aile, ahlak sistemleri üzerindeki yıkıcı etkilerine geçmişe bakarak direnmeye çalışıyor. Bu “akım” toplumu “geçmişinden kopararak zayıflattığına” (Eliot’un deyimiyle “duyarlılığını kırdığına”) inandığı Cumhuriyet geleneğinden, Aydınlanma olayının etkilerinden kurtarmak için, bunların öncesine, Osmanlı ve İslam kültürüne dönmeyi, buradan toplayıp geldikleriyle bugünü yeniden yapmayı amaçlıyor. Bu akım,  Modernizmin geçmişe bakan, faşizmin totaliter özlemlerini taşıyan karanlık yüzüne ait bir refleks olarak karşımıza çıkıyor. Bu “karanlık yüze” cevap vermek de Modernizmin geleceğe bakan aydınlık yüzü olarak, komünist harekete, sola ve hatta eğer bel kemiğinde hala biraz kemik kaldıysa “liberal demokrasiye” düşüyor.
Ergin.yildizoglu@gmail.com