Sunday, March 26, 2017

Önce “Hayır” sonra da “Hayır”

(Birgün Pazar eki 26/03/2017)

Şu durumun absürtlüğüne bakar mısınız? Tüm demokratik hakları (ne kadar kaldıysa  o kadarını), insan haklarıyla ilgili kaygıları, bizzat bir anayasaya sahip olma durumunu ortadan kaldıracak bir anayasa için referanduma gidiyoruz. Dahası, bu referandumdan çıkacak “Evet” ile ülkenin tek mutlak yöneticisi, belki de “halife” olmayı arzulayan bir lider, referandumdan sona idam cezasını geri getirmeyi de vaat ediyor.

“Hayır”a baskı, terör, “Evet”e hizmet...

Bu referanduma sunulan anayasaya “Evet” diyecek olanlar adeta bir sultanlık ve hatta halifelik düzenine de evet demiş olacaklar. Çok mu abarttım? Güçler ayrılığını (yasama yürütme yargı), meclisleri kapatma, kanun kuvvetinde kararname çıkartma, meclisi kapatma yetkilerini kendinde birleştirmeyi amaçlayan bir liderin, kendilerini 2 milyar ümmetin temsilcisi olarak gören, 90 yıllık  cumhuriyet parantezini kapatacağını söyleyen, bir kadronun arzularını, bir sultanlık, halifelik kurma arzusu olarak yorumlamak çok mu yanlış? Bu arzulara, referandumdan, “Evet” çıksa bile “Hayır” demek gerekmez mi?  
Bir referandumun, düzenli genel seçimlerin, yapıldığı bir ülkede bu sorular, halkın iradesini yok sayan, anti demokratik bir refleks olarak görülebilir. Peki ya sultanlığa ve halifelik arzusuna karşı demokrasiyi korumak istiyorsak, ya gerek referanduma giden süreci gerekse de oylamaya sunulan anayasayı, adaletsiz buluyorsak? Dahası referanduma giden sürecin kimi özellikleri bu referandum açısından ciddi bir meşruiyet sorunu yaratıyorsa?
Örneğin, referandumdan “Evet” çıkmasını isteyen Siyasal İslam’ın liderliği, partisi- hareketi, geçmişte bir çok kez bir tramvaya benzettiği demokrasiden artık kurtulmayı, devleti ele geçirme, hegemonyasını kurma süreci içinde, Batı’nın baskısıyla mecburen kaldırmayı kabul etmek  durumunda kaldığı idam cezasını geri getirmeyi vaat ediyor.  Demokrasiyi, hukuk düzenini kaldırmayı oylayan bir referandumdan çıkacak bir “evet” sonucunu, hangi ahlaki nedenlerle ve adalet ilkesine göre meşru kabul edeceğiz. Toplumun bir yarısı “evet” dediği için mi? Ya toplumun “hayır” diyen öbür yarısı?
Öyle ya referanduma, “Evet” isteyen bir iktidarın OHAL yönetimi altında gitmiyor muyuz? Siyasal İslam’ın elindeki devlet aygıtları, yerel yönetimler “Hayır” diyenlere fiziki ve simgesel şiddet uyguluyor; “Hayır” kampanyasına saldıran sivil milis bozuntuları korunuyor, böylece “Hayır” diyenler, terörist, FETÖ üyesi olmakla, suçlanarak, referandumdan sonra iç savaşla tehdit edilerek, silah gösterilerek  korkutulmaya, yıldırılmaya çalışılarak, kampanya yapmaları, hatta düşüncelerini açıklamaları engelleniyor. Buna karşılık, devletin tüm vatandaşlarından, dolayısıyla “Hayır” diyenlerden de topladığı vergi gelirleri, maddi ve mali olanakları, uçaklar, otobüsler, makam arabaları, meydanlar, salonlar “Evet” kampanyasının hizmetine veriliyor. AKP’nin elindeki yerel yönetimler, “Evet” karşılığı seçmene, çeşitli rüşvetler dağıtıyorlar. Valiler OHAL’i bahane edip “Hayır” kampanyasının toplantılarını engelliyorlar. Güvenlik güçleri afişlerini indiriyor, bildiri dağıtanları, dövüyor gazlıyor tutukluyor. Bu arada Mecliste grubu olan HDP’nin liderliği hapiste; susturulmaya, Kürtlerin “Hayır” demesi engellenmeye çalışılıyor. Hayır kampanyasının sesi olacak  entelektüeller çoktan tutuklanarak susturuldular, bunlara her gün yenileri ekleniyor.
Bir genel seçimlerin, referandumun meşruiyetini korumanın en önemli araçlarından biri de, olası hile ve yolsuzlukları önleyecek tarafsız kurumların, güvenli oy sayma sistemlerinin varlığıdır. AKP liderliğindeki Siyasal İslam’ın rejiminin Türkiye’sinde bir genel seçimlerin veya referandumun güvenliğini sağlayacak, sonuçları denetleyecek kurumlar tarafsızlıklarını çoktan kaybettiler; bunlar Siyasal İslam’ın denetimi ya da etkisi altındadır. Oy sayma sisteminin teknolojisi üzerinde  önemli soru işaretleri vardır.
Bu koşullarda gidilmekte olan referandumda olası yolsuzlukları, bunlara ilişkin itirazları soruşturacak, oy sayımının güvenliğini sağlayacak tarafsız bir kurum yoktur. Bu koşullarda, güçler dengesi ve süreçteki ağır adaletsizlikler göz önüne alındığında, bu referandumdan çıkacak tek güvenilir, meşru, kabul edilebilir sonuç, tüm olanaksızlıklara karşın çıkabilecek bir “Hayır” olacaktır. “Evet” çoktan kirlenmiştir!

Demokrasi mi dediniz?

Bu referandumdan çıkacak bir “Evet” sonucunun “demokrasiyi”, “hukuk düzenini” ortadan kaldıracağını söylerken şu gerçeği aklımdan hiç çıkartmıyorum: Bu topraklarda kapitalist demokrasi, Batı’daki örneklerine göre her zaman çok sınırlı, hukuk düzeni hep çok kırılgan, istikrarsız oldu.
Diğer taraftan, AKP rejimine gelene kadar, 1930’lardan, 2000’li yıllara kadar, siyasetin egemen söylemi hep bu demokrasinin sınırlarının tartışılması, genişletilmesi, devletin, toplumun demokratikleştirilmesi, hatta insan haklarının savunulması bağlamında  şekillenmişti.
Doğru bu ülkede sık sık askeri darbeler yaşandı. Ancak, ülkedeki, emperyalizme bağımlı sermaye birikim modellerinin krizlerini aşma çabaları, demokratik hakların sınırlarına dayandığında, bu sınırları kapitalizmin andaki gereksinimlerine göre yeniden düzenlemek için gündeme gelen askeri darbeler bile “demokrasi” söylemini korumak, demokrasiyi restore etmek amacını daha baştan belirtmek gereksinimi duydular. Kürtlerin etnik kültürel talepleri, LGBTQ bireylerin hakları da bu demokrasinin sınırları içinde kendilerine pek bir yere bulamadılar. Yine kapitalist demokrasi, insan hakları söylemi, vaatleri, hem egemen ideolojinin hem de vatandaşın bilişsel haritasının en önemli bileşeni hatta “ana göstergesi” olageldi.
Askeri darbeler hep bu, sermayenin gereksinimleri-demokrasinin sınırları ilişkisini  hatta sermayenin özgürlük (liberté) talebiyle, halkın eşitlik (égalite) talepleri arasındaki çelişkiyi yöneten kapitalist devlet tipine ait rejimlerdi. Bu nedenle, askeri darbeleri laikliği korumak için konmuş, kaynağı, toplumsal desteği belirsiz bir “vesayet” fantezisiyle açıklamaya kalmak, tarihi geriye doğru, darbelerin arkasındaki gerçek gücü (sermaye ilişkisini) gizleyerek yazmaya yönelik sığ bir liberal çabadır.
 Anımsarsanız, Siyasal İslam da AKP önderliğinde iktidara yükselirken, hegemonyasını kurma sürecinde, devleti eline geçirme projesini, liberal entelijensiyanın da katkılarıyla, bu demokratikleştirme, “vesayeti kaldırma” söylemine dayanarak ilerletmişti. Sermayenin, AKP’ye destek verdiği noktada “askeri vesayet” diye bir şeyin aslında olmadığı da ortaya çıktı. Gerçekte, emperyalizme bağımlı kapitalist sınıfın bir tercihi olmaktan öte bir “askeri vesayet” olmadığı için, askeri müdahale kapitalist sınıfın bir tercihi olmaktan çıktığı noktada, AKP de olmayan “vesayeti”, hiç bir gerçek direnişle karşılaşmadan, tereyağından kıl çeker gibi “kaldırıverdi”...
Şimdi, bu referanduma giderken, iktidar partisinin liderliğinin, destekçisi kanaat önderlerinin “demokrasi söylemini”, insan haklarını koruma demokratik hakları genişletme vaatlerini, karanlık bir imparatorluk nostaljisi uğruna tamamen terk etmiş olduklarını görüyoruz.

Yasa düzenine karşı bir anayasa

Pazartesi Cumhuriyet gazetesinde Orhan Bursalı, yükselen burjuvazinin demokrasi anlayışının gelişmesinde en önemli köşe taşlarından biri , despotizmin karşıtı ve önleyici çaresi olarak, güçler ayrılığı kavramının kurucusu Montesquieu’den de yararlanarak oldukça açık bir biçimde sergiledi; ben tekrarlamayacağım: Güçler ayrılığı yoksa Anayasa da fiilen yoktur. Öyleyse artık sınırlı bile olsa demokratik bir rejimden söz edilemez, AKP rejimini “despotizm” bağlamında konuşmak gerekir.
Bu referanduma sunulan ‘anayasa’ “Evet” oyu alırsa, tüm yetki – güç tek bir kişinin elinde toplanacaktır. Montesquieu’nün “despotizm” tanımı da bu noktadan başlar. Öyleyse, yeni anayasa da aslında, onaylandığı anda, dinci-despotik, dolayısıyla totaliter bir rejimin (artık bu rejim için İslamo-faşizm kavramını kullanmaya başlayabiliriz) kurulmasının aracısı olarak, kurulan rejimde fiilen yok olacaktır.
Bu yeni rejime, en azından, anayasal bir bağlayıcılığı (hukuk devletini) ortadan kaldıracağı için “Hayır” demek, eğer “Evet” çıkarsa da referandum öncesindeki sürecin adaletsizliklerinden dolayı “Hayır” demeye devam etmek gerekiyor.  Evet, referandumda oy verecek bireyler vardır; bu oylara saygı da göstermek gerekir ama, bir yere kadar çünkü hakikatler de vardır. Adalet ise bunların başında gelir. Adalet arzusunu tatmin etmeyen her rejime direnmek, bu rejimi arzulayanların sayısal üstünlüğünden bağımsız olarak, insan olmanın gereğidir.
Ancak, bu direnme momentinde, “en azından anayasal bağlayıcılık” hedefi artık “hayır” demeye devam edebilmek için yeterli olmayacaktır. Aksine, bu hedefe takılmak, haklar ve özgürlükler olarak demokrasinin genişletilmesinin, devlet olarak demokrasinin (‘kimin için?’ sorusuyla birlikte) giderek ortadan kaldırılması mücadelesinin önünde önemli bir engel oluşturacaktır.

Bu direnişin, artık İslamo-faşist biçimi almaya başlamış bir devletten gelecek saldırılar karşısında ayakta kalabilmesi için, teorik ekseni kadar taktiklerini, tekniğini ve teknolojisini de daha şimdiden -ne kadar geç kalmış olsak da- hızla praxis konusu yapmaya başlamak gerekir.

Monday, January 16, 2017

Emperyalizm ve Jeopolitik -Kısa bir tarihsel teorik giriş- Yazılmakta olan bir kitabın 9. Kısmından bir bölüm. Yorum yazmak isteyenler olursa sevinirim

Bir önceki bölüm:

9.2.2 Bağımlılık ve Azgelişmenin gelişmesi

(...)

9.2.3 Frantz Fanon- emperyalizme karşı mücadele

Frantz Fanon’un (1925-1961) önemi, hem emperyalizme karşı bağımsızlık, hem de bağımsızlığı kazandıktan sonra bunu emperyalizme karşı koruma, mücadelesinin sorunları üzerine değerli analizler üretmekle kalmamış aynı zamanda Cezayir bağımsızlık savaşına da doğrudan katılarak devrimci teori ile pratiği birleştirmiş bir siyah radikal entelektüel ve siyasi militan olmasından kaynaklanıyor.
Fanon’un, sömürgelerin emperyalizme karşı mücadelesinin pratik siyasi ve kültürel hatta psikolojik sorunları üzerinde düşünen yazarların, bir anlamda 1980’lerda canlanan “post-colonial” çalışmaları alanının öncüsü olduğu söylenebilir. Diğer taraftan, Ortadoğu’da son 15 yılda, özellikle “Arap Baharı” olarak nitelenen  olaylara sahne olan 2011 yılından bu yana yaşanan gelişmeleri göz önüne aldığımızda, Fanon’un,  düşüncelerinin bizim zamanımızda da önemini korumaya devam ettiğini de kolaylıkla söyleyebiliriz.
Fanon 1925’de Martinique’de doğdu. Lise yıllarında, Avrupa sömürgeciliğinin önemli eleştirmenlerinden yine Martinique doğumlu, Aimé Cesaire’in görüşleriyle, “Negritude”, “siyahlık durumu” kavramıyla tanıştı. Fanon 18 yaşında, 1943 yılında Martinique”i terk ederek, Alman Faşizmine karşı savaşmak üzere Özgür Fransa ordusu saflarına katıldı. Savaştan sonra Fransa’da kaldı, Lyon Üniversitesinde tıp ve psikiyatri okudu. “Siyahların yabancılaşmadan (disalienation) kurtulması” konulu bir deneme yazdı; bu denemenin genişletilmiş hali 1952’de  Siyah ten beyaz maske başlığıyla yayımlandı. Fanon 1953’de Cezayir’e giderek Blida-Joinville hastanesinde Psikiyatri bölümünde çalışmaya başladı. Ertesi yıl Cezayir Bağımsızlık savaşı patlak verdi. Fanon 1956 yılında  hastanedeki görevinden ayrılarak bağımsızlık mücadelesine katılmak üzere Tunus’a gitti, Orada Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) yayın organı Mücahit’in  editörlüğünde çalıştı. Fanon’un Cezayir halkının bağımsızlık mücadelesini anlatan yazıları 1959’da Cezayir Deviminin beşinci yılı başlıklı bir kitapta toplandı. Fanon’a 1960 yılında Lösemi kanseri teşhisi kondu. Fanon, 1961 yılında ölene kadar tüm enerjisini Dünyanın Lanetlileri başlıklı son derecede büyük bir öneme sahip eserini tamamlamak için harcadı.
Fanon’un deneyimi ve görüşleri, en önemlisi katkıları sömürgeciliğe karşı mücadele edenler için büyük ilham kaynağı oluştururken, eleştirileri son derecede önemli uyarılar olmaya bugün de devam ediyor. Edward Said Fanon için, “ortodoks ulusalcılığın, emperyalizmin açtığı yoldan gittiğini, emperyalizmin iktidarı bunlara terk eder görünmekle birlikte aslında hegemonyasını yaygınlaştırdığı gerçeğini,  görebilen ilk önemli anti-emperyalizm teorisyenidir”[[1]] diyordu.
Fanon’un, kendini Marksist olarak tanımlamamış olmasına karşın Marksizm’den, Varoluşçuluk’tan psikanaliz teorilerinden de yararlanarak emperyalizm teorilerine katkılarını üç kategoride toplayabiliriz. (1) Emperyalizme karşı bağımsızlık savaşının pratik ve kültürel sorunları. (2) Bağımsızlıktan sonra gündeme gelen sorunlar; ulusalcılığın kimi çıkmaz sokakları. (3)  Emperyalizme karşı bağımsızlıktan önce ve sonra mücadelenin kültürel, psikolojik (psikanalitik) boyutu.
1- Ulusal bağımsızlık, ulusal burjuvazinin entelektüellerin sömürgeci devletle pazarlıklarının sonucunda değil, kitlelerin  örgütlü ve silahlı mücadelesiyle kazanılmalıdır. Ulus, kitlelerin aydınlanması, eğitimi, “yeni” insan, “yeni kültür ancak bu mücadele içinden çıkabilir,  bu mücadele ile şekillenebilir.
Sömürgeci devletle yapılan pazarlıklar yoluyla elde edilecek bağımsızlık kısa sürede,  beyaz tenli sömürgecinin kitleler üzerinde uyguladığı baskının, sömürü rejiminin yerine, bu kez yerli siyah tenli bir sınıfın, ulusal burjuvazinin, entelektüellerin uyguladığı baskı, sömürü rejiminin almasına yol açar.
Bağımsızlık mücadelesi ve şiddet (silahlı mücadele), sömürge yönetiminin, beyaz adamın kültürünün asırlar boyunca kitlelerde yarattığı aşağılık, iktidarsızlık duygusunun kırılmasına, özgüvenin kazanılmasına hizmet eder, hatta bu özgüvenin kazanılması için gereklidir.
2- Kitlelerin, kendi temsilcileri olan parti ve entelektüeller yoluyla sürdürdüğü mücadele, bağımsızlık  sürecinde ulusal burjuvazinin çıkarlarının egemen olmasını engellemeli,  bu sömürgecilikle uzlaşmaya hazır, toplumsal olarak gereksiz orta sınıfın ortadan kalkmasını sağlayacak  toplumsal koşulları inşa etmelidir.
Ulusal burjuvazi kendi ekonomik siyasi çıkarlarının belirleyiciliği altında,  kitlelere ihanet ederek ulusal kurtuluşu yarıda kesme ve bir baskı rejim kurma eğilimi taşır. Dahası ulusalcı bilinç kolaylıkla “donup katılaşarak” bir taraftan, giden beyaz efendilerin yerine yeni renkli (coloured) efendilerin geçmesine yol açabilir, diğer taraftan, kolaylıkla aşırı milliyetçiliğe, ırkçılığa, aşiretçiliğe dönüşerek dejenere olabilir. Bu duruma tek çare, ulusalcı “yerlici” bilincin aşılarak gerçek kurtuluşa, toplumsal bilincin ulusalcı bilinci ötesine geçilmesidir.
Ulusal kurtuluş mücadelesine kadınların katılımı, ataerkin kültürün, peçenin, çarşafın baskısını kırmaya başlar. Bu sürecin ulusal kurtuluştan sonra devam etmesi son derecede önemlidir.
3) Gerek sömürgecinin egemenliği, gerek sömürgeciliğe karşı mücadelede, gerekse de ulusal kurtuluştan sonra önemli kültürel sorunların başında, Fanon’un “siyah ten beyaz maske” olarak tanımladığı marazi öznellik biçimi gelir.
Fanon’a göre ulusalcılık ne bir siyasi doktrindir ne de siyasi bir program. Devrimci bir partinin kitlelerin çıkarlarını ifade etmesi ve mücadeleyi bunun etrafında örgütlemesi esastır. Bir ulus, devrimci liderliğin tasarladığı kitlelerin anlayarak kabul ettiği bir sosyoekonomik programdan başka bir şey değildir.
Kurtuluş bir armağan değildir. Kitlelerin kendi eylemleriyle elde ettikleri bir şeydir. Bu aynı zamanda bir kültürel özgürleşme, yüzyılların bilinçlerde yarattığı siyahlık, eksiklik ikinci sınıf olma duygusundan kurtula mücadelesidir. Bu mücadele aynı zamanda emperyalist kültürün egemenliğine ve sızmalarına karşı bir direniş mücadelesidir de.
Fanon’un, kendi zamanının çok ilerisindeki bu savına göre, sömürgeleştirme döneminde, sömürgecinin kültürü, yerel sömürge halkın kültürünün yerine geçtikçe, sömürgeci ırkçılığın psikopatolojik etkileri, sömürge halkın bireylerinde ruhsal davranış bozukluklarına yol açar. Bu etkiler sömürge halkın bireylerinin bağımsız kimlikler geliştirmesine olanak vermez. İkincisi, sömürgeci Batı kültürü “beyazı” saflıkla, temizlikle,  iyilikle, siyahlığı da kirle kötülükle özdeşleştirdiğinden, sömürge halkı da siyahlığı kötülükle özdeşleştirmeyi öğrenir. Böylece sömürge çocukları beyaz olmayı arzulayarak büyür, kendi siyah kimliğini yadsımaya çalışır, kendi halkına beyazların gözüyle bakmaya alışır. Bu çocuklar, entelektüeller siyah insanı,  eksik, gelişmemiş, aşağı insan olarak algıladıklarından siyahlığı kabullenemez,  kendi halkını beyazların gözünden görmeye devam eder: bu konumda kaldıkça da asla özgürleşemez.
Ancak Fanon sömürgecinin kültürünü tamamen inkar etmez, asimile olmaya direnen aynı zamanda iki kültür arasında köprüler kuran ve bu yolla bir karşıt hegemonya söylemi inşa etmeyi amaçlayan “hibridliği” savunur.
Yeryüzünün Lanetlileri kitabında Fanon, bu durumu üç aşamada betimler. Birinci aşamada sömürgenin entelektüeli sömürgecinin kültürünü özümser. İnançları sarsılmaya başlar. İkinci aşamada, inançları sarsılan entelektüel, halkın içine döner, anıların, öykülerin, folk mitolojilerinin içine gömülmeye  başlar. Üçüncü aşamada, entelektüel halkın ataletinin, dinginliğinin kendisini teslim almasına izin vermez. Sömürge entelektüeli, bir ulusun varlığının bir kültürle değil,  ancak halkın işgalci sömürgeciye karşı gerçekleştirdiği mücadelesiyle kanıtlandığının bilincine varır.



[1] Edward Said. Culture and Imperialism, Vintage, 1994 sf. 329. Aktaran Hamza Hamouchene, “The Legacy of Frantz Fanon”, CounterPunch, 13/03/2015

Friday, December 26, 2014

“AKP hükümetine demokrasi ve hukuka dönüş çağrısı”. üzerine bir not


Liberal entelijensiya, “AKP hükümetine demokrasi ve hukuka dönüş çağrısı”. Başlıklı bir metne imza toplanmaya çalışılıyor. 
Bu metne imza koyanlar liberal entelijensiyanın sahtekarlığına ortak olacaklardır. Sahtekarlık sözü ilk anda ağır gelebilir. Onun için kısa bir açıklama yapacağım.
1) Metin işlerin son bir kaç yılda bozulduğunu ima ediyor.
2) Buradan hareketle öncesini, dolayısıyla liberal entelijensiyanın siyasal İslam’ın yükselişine yaptığı katkıyı, hatta suç ortaklığını gizlemeyi amaçlıyor
3) Geçmişte bir dönemde, “geri dönülecek” bir demokrasi ve hukuk düzeni olduğunu ima ederek, AKP’nin aslında demokrasi ve hukuk düzeni getirmeye çalışırken yolda çıktığına inanmamızı istiyor.
4) AKP’nin ve siyasal İslam’ın liderliğinin yanlış yaptığını ve yanlıştan geri dönebileceğini ima ederek Siyasal İslam’ın özgün bir projesi olduğunu ve attığı adımların kendi içinde tutarlı bir bütün oluşturduğunu görmemizi engelliyor, restorasyon sürecini, bizzat AKP liderliğinin ve siyasal İslam’ın entelektüellerinin avaz avaz bağırarak açıklamaya devam ediyor olmalarına karşın gizlemeye çalışarak, direnişi paralize ederek, devamına katkıda bulunuyor.
Bu noktada liberal entelijensiya, siyasal İslam’ın hegemonya sürecinde üstlendiği “trasformismo” (ortada durarak önce yanına çekmek sonra öbür tarafa  aktarmak) işlevini yeniden yakalamayı amaçlıyor.
Bir zamanlar hata yapılmış olduğunu kabul etsek bile, tüm olup bitenlerden sonra, hala o hatalı tutumda ısrar etmek,  aslında “hatanın” kasıtlı olduğunu, bu anlamda bir sahtekarlıkla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor
Bir Anglosakson deyimini ödünç alırsam, geçmişte bunlar tarafından bir kere dolandırıldıysanız, sizi dolandıranlara ayıp. Şimdi ikinci kez kanarak bu metne imza koyarsanız artık size ayıp.

Sunday, December 21, 2014

ABD - Küba yakınlaşması ile ilgili eski bir yazı


 

 Küba ne yöne gidiyor? 

4 Ekim 2010 (Sendika.org)
Küba’da Raul Castro yönetimi, 500,000 işçiyi işten çıkaracağını açıkladı. Biz de kendimizi, ayakta kalmış son devrim için “Küba ne yöne gidiyor?” sorusuyla karşı karşıya bulduk. Bu sorunun cevabının kapitalizm olmasından korkuyoruz. Aslında “Küba ne yöne gidiyor?” sorusunun içinde bir başka ve belki de daha ağır bir soru gizli. Bu soru da bize çok gecikmiş, ama bir o kadar da önemli bir başka tartışmayı öneriyor. Küba bir yöne gidiyorsa, “bu yolculuğa hangi noktadan başlıyor?” Diğer bir değişle nereden geliyor [da belki de kapitalizme doğru gidiyor]?
Bu soruya bu yazıda bir cevap vermeye niyetim yok. Onun yerine aklımdaki kimi soruları sizinle paylaşmaya çalışacağım. Ama önce bizi bu tartışmaya iten en son gelişmelere kısaca bakalım.
Yüzde on’luk tasfiye
Küba’da çalışanların sayısı toplam 5 milyon kişi civarında. Öyleyse geçen ay açıklanan işten çıkartmalar ki, bu günlerde fiilen başlamış olmaları gerekiyor, toplam çalışanların yüzde10’una eşit. Bu gelişmelerin iki garip boyutu var. Birincisi işten çıkartmalara ilişkin açıklamaları işveren (devlet) değil, sendikalar (CTC) yapıyor. İkincisi, bu işten çıkartmalar açıklanmadan önce sosyal güvenlik yasaları değişiyor; işsizlik ödeneği son maaşın yüzde 60’ı ve bir ay olarak sınırlanıyor. Böylece yeni yasalara göre bu işçilerin işten çıkarıldıktan bir ay sonra hiç bir ödenek almadan ortada kalacakları anlaşılıyor. Sizi bilmem ama ben bunu öğrenince dudaklarım uçukladı. “Bu nasıl bir rejim ki işgücünün yüzde onunu bir anda sokağa koymaktan çekinmiyor?” diye düşündüm. Ama tabii ki durum biraz daha karmaşık.
İşten çıkarılacak olanlardan 250,000’ine 178 alanda özel iş kurmaları için lisans verilecek. Diğer bir deyişle bu 250,000 kişi, taksi şoförü, berber, lokantacı, bakkal, veya herhangi bir dalda küçük üretici olabilecekler. Tabii, hangi üretim ve ticaret bilgisiyle, hangi başlangıç sermayesiyle olacakları, gerekli iş aletlerini, ondan sonra gereken yedek parça ham madde vb’yi nereden bulacakları pek belli değil. Raul’un “Sizleri yalnız bırakmayacağız” vaadine güvenmekten başka çaremiz yok bu aşamada. Birilerinin de ABD’deki Kübalı göçmenlerden gelmesi olası kaynaklara umut bağladığı anlaşılıyor.
Geri kalanlardan 200,000’i devlet dışında, var olan ya da kurulacak kooperatiflerde istihdam edilecekler. Geriye 50,000 kişi daha kalıyor. Ama bunların ne olacağını çıkaramadım.
Ama ilk 250,000 kişinin eğer gereken sermayeyi bulabilir (ABD’deki Kübalı göçmenlerden önemli miktarda sermaye gelirse), başarılı olurlar da işlerinde tutunabilirlerse, işçi sınıfı kategorisinden çıkarak, küçük burjuva kategorisine geçecekleri kesin. Başarılı olamayanların işlerini kaybettikten sonra başarılı olanların yanında çalışmak durumunda kalacaklarını (o da şanslıysalar) varsayarak, bu aşamada, sermaye birikimi, merkezileşme ve yoğunlaşma sürecine adım atılmış olacak. Diğer bir deyişle Raul Castro rejimi devlet eliyle (o da destek olduğunu varsayarsak) küçük burjuva yaratmaya ve kapitalistleşme sürecinin önünü açmaya, kapitalist yetiştirmeye başlıyor. Tabii bunu söylerken kendimi şu sorudan koruyamıyorum.İyi de bu kapitalistleşme sürecine giren üretim tarzı ne?
Bu soruya, Komünist Partisi yayın organı Granma gazetesinin bir başyazısındaki “Reformların amacı, sosyalizmi, korumak, sürdürmek mükemmelleştirmeye devam etmektir” saptamalara bakarak “sosyalizm” diye cevap verebiliriz. O zaman da “Egemen sınıfın (Sanayi ve tarım işçilerinin- yanılıyor muyum yoksa), bizzat kendisinin yüzde onluk bir kesimini özel girişimciye (kapitaliste) dönüştürmeye kalkması ne anlama geliyor?” sorusu kafamızın içinde dolaşmaya başlıyor.
Konuya dönersek, daha önce özel sektörde yaklaşık 600,000 kişi çalışıyormuş Bunların sayısı yeni gelenlerle birlikte 850,000’e, diğer bir deyişle toplam çalışanların yüzde 17’sine ulaşıyor.
Peki bu dramatik işten çıkartmaların, piyasa ekonomisini canlandırma reformlarının, hem de dünyada serbest piyasa ekonomisinin iflas ettiğine ilişkin bir kanı genelleşirken, mantığı nereden kaynaklanıyor?
Bir yıldır ortada dolaşan “Bir milyon işçi fazlası var, üretkenlik düşük, devletin yükü çok fazla” söylemi, Raul Castro’nun “Küba’nın, insanların çalışmadan yaşayabildiği bir ülke olduğu imajını tümüyle silmeye kararlıyım” açıklamaları bize ışık tutabilir mi?
İşçi fazlası kavramı tümüyle kârlılıkla ve verimlikle, diğer bir deyişle sermaye birikiminin ölçütleriyle bakınca ortaya çıkan bir durum. Ama Küba sosyalist bir ülke! Böyle bir ülkede, üretici güçler gelişir, toplumsal hizmetler yaygınlaşırken, işçi fazlası kavramı olamaz. Eğer olursa bu sorun çalışma saatleri indirilerek, refah düzeyini yükseltecek hizmet sektörü genişletilerek kolaylıkla aşılabilir.
Prof Vidal‘in, “Bu değişiklikler şayet halk hareketleri yoluyla uygulanırsa adada sosyalizmin güçleneceğine” ilişkin sözlerindeki “halk hareketi”nin nasıl bir şey olacağını ise anladığımı söyleyemem.
Peki, Raul’un açıklaması bize yardımcı olabilir mi? Belki ama önce, kimi kastettiğini anlamak koşuluyla, ayda 20 dolara çalışan işçileri mi, yoksa turizm sektöründe yabancı uyruklu milyonerlere sağlanan lüks konut edinme ayrıcalığından yaralanamadığı için yakınan kimi Kübalıları mı?
Kafam gittikçe karışıyor
Bu konu üzerinde düşünmeye başlayınca, ilk önce Sendika.Org’un hazırladığı Küba dosyasına baktım. Karşıma ilginç bir görüntü çıktı.Petras, Küba’daki rejimi, üstelik de bence çok dostça ve soğukkanlılıkla ve çok iyi anlaşılır savlarla eleştirmiş. Buna karşılık,Castro, Petras’a fena halde bozulmuş, “Sözde aşırı solun süper devrimcisi”, “Hayalci” diyor, “Zehirli neo-liberal mavallar öğütlemekle” suçluyor. Ama ne yazık ki Castro’nun yazısından bu hiddetin nedeni anlaşılamıyor.
Narciso Isa Conde, Kapitalizme giden yolları kapamaktan, prekapitalist seçenekleri yok etmekten, sosyalizme açılmaktan söz ediyor (500,000 işten çıkarma kararından önce mi yazıyor acaba sonra mı?). CastroThe Atlantic Monthly‘ye “Küba modeli artık bizim için bile işlemiyor” demiş, sonra düzeltmiş, aslında ironi yapıyormuş.
Ali Ergin Demirhan‘ın yazısıCastro-Petras tartışmasına büyük ölçüde açıklık getiriyor. “Gerçekten çok yararlı ve aydınlatıcı” diye düşünürken, Guillermo Almeyra‘nın yazısındaki “Yatırımcıları çekmek için devrimin kalıntılarını gömmek intihardır“. “Aksine özgür örgütlenme, özyönetim ve demokrasi temeli üzerinde, üreticilerin iktidarını maksimum düzeye çıkararak otokrasi ve bürokrasiyi ortadan kaldırarak büyük bir değişimle onu yeniden canlandırmak lâzım“, uyarısını görünce yine kafam karıştı. Pardon! Nasıl yani?Devrimin artık yalızca kalıntıları mı var karşımızda? Otokrasi kim?
Sonra İnternet’te Kübalı sosyalist Sam Faber ile yapılmış bir söyleşiye rastladım (‘Küba Devriminin Kaynaklarına Yeniden Bakarken’ başlıklı kitabın yazarı). Faber Küba rejiminin uzun süredir bir gerileme yaşamakta olduğunu, bunun ekonomik kriz nedeniyle daha da derinleştiğini, işten çıkarmaların bu zeminde gündeme geldiğini ileri sürüyordu. Faber, Küba’da bu işten çıkartmalara karşı pek bir direniş beklemediğini söylüyor. Buna karşılık son yıllarda gençlik, özellikle siyah gençlik arasında bir yabancılaşmanın, polis tacizine karşı tepkinin yükselmekte olduğuna dikkat çekiyor; adeta buradan bir radikalleşme bekliyor. Çok iyimser diye düşündüm. Gençliğin bu kesimini etkisi altına almış olan müzik ve gangster kültürünü düşününce…
Bir moment daha mı geliyor
Acaba, 1989 -1993 dönemini andıran bir tarihsel moment mi geliyor? Küba bir ekonomik ve siyasi rejim değişikliğinin, toplumsal altüst oluşların eşiğinde mi?” Bu sorular önümüze geliyor. Bu kez bunlardan kaçmamak gerekiyor.
Berlin Duvarı’nın yıkılması, SSCB’nin dağılması, tarihimizin en önemli olaylarından biriydi. Ama o zaman Türkiye solu bu olayı tartışmak bir yana, görmezden gelmeyi seçti, üstelik de o zaman elinde Kuruçeşme Toplantıları gibi bir araç varken.
Türkiye solu, 1989-93 arasında yaşanan o “olayı” kimi siyasetçilerin hatalarına, ihanetine, uluslararası komplolara bağlayıp geçmeyi tercih etti. Sokaklara toplanan, duvarın üzerinden atlayan, ondan sonra da kendini neo-liberalizmin, haz ve tüketim toplumunun kucağına bırakan on milyonlarca insanın arzularını, tepkilerini görmezden geldi, bunların nedenlerini, köklerini sorgulamadı, devrimden 80 yıl sonra ortaya çıkan bu durumu anlamaya çalışmadı, böyle yaparak da iyice anlaşılmaz, karanlık, gizemli bir olaya dönüştürdü
Türkiye solu, burada sorunun Stalin’i suçlamaktan veya aklamaktan çok daha öte, tarihimize ve geleceğimize, bugünkü sosyalizm anlayışımıza ilişkin bir anlamı olduğunun ayırdına varamadı.
Şimdi Küba benzer bir süreci adeta yavaş çekilmiş bir tren kazası filmi gibi yaşıyor. Ya da öyle görünüyor. O zaman kaçırdığımız fırsatı şimdi yakalamak gerekir diye düşünüyorum. Fidel’i, Raul’u aklamak ya da mahkum etmek için değil. Onların da son tahlilde yapısal belirleyicilikler altında hareket eden birey olduklarını unutmadan olup bitenleri anlayabilmek ve dersler çıkartabilmek için.