Monday, November 16, 2020

Bir Başkadır

 

“Bir başkadır” adlı televizyon dizisinin, sosyal medyada rastladığım göndermelerden, hatta yorumlama -eleştirme çabalarından, oldukça ilgi çektiğini hatta beğenildiğini anlıyorum. Bir Televizyon dizisinin, bu kadar ilgi çekmesini, hatta entelijensiyanın, o kadar sorun arasında bu kadar vaktini almasını ilk anda yadırgamadım değil. 

İngiltere Netflıx kanalında “Ethos” adıyla sunulan dizinin birinci bölümünü zar zor izledikten sonra durumu biraz daha anlamaya başladım sanırım. Diziyi birinci bölümden sonra terk etmemin nedenleri arasında sinematografiye, ya da oyunculara yönelik bir tepki yok. Hatta Meryem’i oynayan sanatçının dengeli inanılırlık düzeyi kabul edilebilir bir performans sergilediğini düşünüyorum. Benim tepkim başka konulardan kaynaklandı.

Bu konulara geçmeden önce şunu anımsamak yararlı olabilir: Televizyon dizileri büyük sermaye işlemleridir. Bu anlamda kültür endüstrisinin önemli artık-değer üretme kaynaklarını (fabrikalarını) oluştururlar. 

Kültür endüstrisi bulunduğu ülkedeki ekonomik ve siyasi, iktidarla yakından bağlantılıdır; daha açık koymak gerekirse, iktidarın yeniden üretim sürecinin çok önemli bir parçasıdır. Bu durumda böyle büyük kültür endüstrisi projelerini tasarlayan ve hayata geçirenler, hele “Süreç olarak Faşizmi” yaşamakta olan bir sosyal formasyonda, iktidarın koyduğu siyasi ve kültürel kısıtlamaları, kültürel hegemonya gereksinimlerini gözetmek, hatta bunlara en azından taviz vermek zorunda olacaklardır. 

Sokakta kendisine uzatılan mikrofona, Rejime ilişkin olumsuz bir şeyler söyleyen sıradan vatandaşın kolaylıkla tutuklanarak taciz edilebildiği bir ülkede yapılacak TV dizilerinin Rejime eleştirel mesafelerini koruyabileceklerini düşünmek büyük saflık, hatta entelijensiya söz konusu olduğunda “staretejik cahillik” olacaktır.

“Bir Başkadır” dizini değerlendirirken, yukarda belirtilenleri gözden kaçırmamak gerekir.

Dizi İngiltere Netflix’inde “Etos” adıyla da sunuluyor. Düşünmeye buradan başlayabiliriz.  

Etos: Estetik yapıtın, İzleyicinin etik duyarlılıklarını hedef alan bileşenlerine ilişkin bir kavramdır. Bu anlamda, kolaylıkta “poetikadan”, “retoriğe” oradan da “propaganda” alanına geçebilir.

Başarılı dizilerin ilk bölümü her zaman izleğin en temel unsurlarını, karakterlerini ve “etos”unu kurar. Böylece izleyiciyi, onu hangi dünyaların içine çekeceğini baştan anlatarak ve göstererek, yakalamaya çalışır. Ne de olsa tüm estetik yapıtlar (her estetik yapıt sanat kategorisine girmez), özellikle büyük sermaye birikim projesi olanlar, izleyicinin dikkati ve ilgisi üzerinde rekabet halindedir.

İzlek: “Bir başkadır” bize ilk bölümde iki “yaşam dünyası” sunuyor. Anladığım kadarıyla daha sonra bu yaşam dünyalarına “Kürt sorunu” üzerinden bir üçüncüsü ekleniyormuş. Ancak diğer bölümleri izlemediğim, aşağıdaki saptamalardan anlaşılabilecek nedenlerden dolayı da izlemeyeceğim için bu 3. “Yaşam dünyası”na değinmeyeceğim. 

Dünya-1: Eğitimli, laik/seküler ve en azından yukarı orta sınıftan seçkinlerin ve entelijensiyanın dünyasıd

Dünya-2: Yoksul, işçi sınıfı, eğitim düzeyi düşük ve dindar bir dünyadır. 

Bu iki dünya bize üç kadın üzerinden sunuluyor.

D1: Psikiyatrist (entelektüel) bir kadınla temsil ediliyor. Bu profesyonel kadın, D2’nin varlığını kabullenmekte büyük zorluk çekiyor. Bu zorluğun basıncıyla patolojik düzeyde bir suçluluk duygusu içindedir ve bu durumundan da a kendisini çocukluğunda deta “programladığına” inandığı anne-babasını suçluyor; bunları konuşmak için bir başka psikiyatrist kadına gidiyor. Bu noktada, akla iki soru geliyor: 1) D2’yi kabul etmekte zorlanan bu kadın kaç yaşındadır? 2) Anne-babası kimlerdir?

D2: Bu da bir kadın tarafından temsil ediliyor. O da D1’nin varlığını kabullenemiyor. Ancak bundan dolayı bir suçluluk duymuyor, çünkü onun gözünde bu ahlaksız, yoz ve olmaması gereken bir dünyadır. Bu kadın gidip sorunlarını yumuşak sesli, bilge izlenim veren bir hocayla (yaşlı bir erkek ve bir Müslüman entelektüel) konuşuyor ondan akıl ve yardım bekliyor.

Zaman: İzlek hangi zamanı temsil ediyor: Benim anladığım, izlek öncelikle güncel zamanı temsil ediyor. Bir dizinin tasarlanma ve gerçekleşme süresi, Pandemiye herhangi bir gönderme yapmıyor olması, “zamanı”, 2018-19 yıllarına koymamız gerektiğini düşündürüyor.

Pek bu zamanda ülkede neler olmaktadır: Ülkede İslamcı bir “yeni faşizm” süreci yaşanıyor. Bu sürecin iktidarı ekonomik bir krizle yüzleşmeye başlamış, lideriyse kültürel iktidarlarını kuramadıklarından (total kontrol inşa edemediklerden, adeta D1’den kurtulamadıklarından) her fırsatta yakınıyor.

Peki laik psikiyatrist kadın kaç yaşındadır. Ben 30’ların ortasında, en fazla 40’lerın başında olduğu izlenimini edindim. Bu saptama bizi, anne-babası tarafından “programlanma” zamanı olarak 20-30 yıl geriye götürür; diğer bir deyişle Siyasal İslam’ı iktidara taşıyan hegemonya inşa sürecinin başladığı yıllara…

Bu formül ile izlek bize, patolojik suçluluk duygusunun kaynağı olan programlamadan sorumlu anne-baba’nın, siyasal İslam’ı “Radikal öteki” olarak gören, “laikçi” birileri olarak düşünmemiz ve mahkum etmemiz gerektiğini söylemiş oluyor. Bu kaçınılmaz olarak bizi “Kemalist”, Aydınlanma geleneğinden, ya da solcu bir aileye, izleğin, ana karakterin ağzından mahkûm edilen tutumun ait olduğu ettiği 2. Zamana götürüyor. İzlek bu ikinci zamanı kullanarak Siyasal İslam’ı olumluyor, onun yükselişine direnen ve haşa direnmeye devam eden güçleri mahkum ediyor.

Dizinin izleğinin anlatısı, D1’in, D2’yi yargılamaya hakkı olmadığını, D1’in D2’yi anlaması ve kabul etmesi gerektiğini ima eden bir doğrultudadır. Buna karşılık D2’nin, D-1’i yargılamaya ve mahkûm etmeye hakkı vardır.

D1’in, Siyasal İslam’ın dünyasını “anlaması” ve “kabul etmesi”, “ötekileştirmemesi” gerektiği fikri yaklaşık 20 yıl önce, Siyasal İslam’ın yükselme ve hegemonya inşa sürecinin başladığı dönemde etkin bir “propaganda” ve “trasformismo” aracıydı (Bkz: Zaman gazetesi ve liberal entelijensiya): D1 “ötekini” dinlemelidir, anlamalıdır ve en önemlisi “değişimi” kabullenmelidir. D2’nin ise, D1 karşısında böyle bir sorumluluğu yoktur.

Bu TV dizisi üzerinde bu kadar laf etmeye bile değmeyecek, sıradan bir “kültür endüstrisi” malıdır.  Dizi, karmaşık ve “derinlikli olma” izlenimi yaratmaya çalışarak sanat taklidi yapıyor. Ancak kaba bir “aesthetic management” düzeyini aşabildiğini sö”ylemek zor. Kısacası bu diziyi, yapımcılarının iddialarından ve niyetlerinden bağımsız olarak, Rejimin kültürel egemenlik projesinin değirmenine su taşıyan bir “propaganda”, besbelli ki “başarılı” bir propaganda olarak değerlendirmek gerekiyor.


Thursday, October 22, 2020

"Yeni Faşizm"in ikinci baskısıyla ilgili tanıtma yazısı üzerine iki not

 Cumhuriyet'in Kitap ekinde "Yeni Faşizm"in ikinci baskısıyla ilgili tanıtma yazısı için yazara teşekkür ederim.

Ancak gelen e-mail mesajlarından hareketle iki not düşmem şart oldu. Birinci, yazıda Yeni faşizme çare olarak sosyal demokrasiyi gördüğüme ilşkin bir not var. Fark edenler olmasaydı, bu yanlış anlayışın üzerinde durmayacaktım. Kitabı okumuş olanlar fark edecektir ve benim yazdıklarımı izleyenler de bilirler: Ben "süreç olarak faşizme" karşı sosyal demokrasiyi, hiç bir zaman çare olarak görmedim. Aksine Alman ve italyan faşizminin sol harekleti hızla yok edebilmesinin nedenleri üzerinde düşünürken, çare olarak neleri düşündüğümü göstermiş oluyordum. İkincisi. Tanıtma yazısının II. Baskının I.den ne gibi farklar işerdiği hakkında da bir iki satır işermesi gerekirdi diye de düşünüyorum.

Thursday, August 06, 2020

Bunu 2006'da Beyrut için yazmıştım. Aklıma geldi paylaşmak istedim


Bazı kentler…

“Es ist ein Licht, das der Wind ausgelöscht hat.”[[1]]

Georg Trakl

 

 

Kükürt rengi koridorlarında güneşin

Bez bebekler emekliyor, ellerinde ölü çocuklar

Kimse yok, gözlerinden öperek yanaklarını okşayacak

Bir şey değil” diyecek, “yalnızca korkulu bir rüya

Bak, annenin gözleri gibi deniz ve dingin. Hadi uyu

Yarın dondurma alır, Korniş’te dolaşmaya gideriz.”

 

Yaseminler… Ama yanık et ve fosfor kokusu

Gardenyalar, bombalanmış trafo ve mika

Zeytin ağaçları, simsiyah, paramparça - Şarapnel

Apartmanlar moloz, köprüler çökmüş - Roket

Etoile Restaurant, Chirac’la Hariri’nin yemek yediği

Şimdi boş, ama hala ayakta.

Karanık aynalarında, karanlık gölgeler- Ezrail.

 

Bazı kentler vardır talihsiz.

Ne kadar yeniden doğsalar…

Tsunami, Haçlılar, Osmanoğulları

Sabra, Şatila, Şaron!

 

Abdülhamit çeşmesinin taşlarında oturdum ağlıyorum.

Telefonum çalıyor inatla. Açamam, ellerim benim değil.

İnsanlar geçiyor önümden, ayak bileklerinden toprağa çekiyor tarih

Başlarının üzerinde  F-16, Katyuşa - Martılar çoktan kenti terk etti

Kırık camların üzerinde yürüyorlar - hareketsiz

Kafası kopmuş bir sürücü, çıkıp peşlerine takılıyor,

ayaklarını sürüyerek hiç konuşmadan.

Gözleri, - kaportaya yapışmış iki beyaz salyongoz -

Arkasından bakıyor, hiç konuşmadan…

 

Bazı kentler vardır talihsiz.

İnsanları ne kadar dost ve güzel

Çiçekleri ne kadar kösnül ve renkli

Şarabı ne kadar tatlı olursa olsun

Denizi ne kadar mavi ve sonsuz

Bazı kentler vardır talihsiz.

 

 



[1] “Bir ışık var, rüzgarın söndürdüğü”

Friday, July 17, 2020

Boratav hocamın “Yeni Faşizm” başlıklı çalışmamla ilgili eleştirileri üzerine düşünürken…


Çok değerli dostum ve sevgili Hocam Korkut Boratav, zaman ayırmış ve “Yeni Faşizm” kitabımın üzerine bir tanıtma-eleştiri kaleme almış. “Kitaplar dostlar mektuplardır” diyordu biri, ya da böyle bir şey. “Mektubuma” cevap aldığım için çok mutlu oldum.
Hocamın eleştiriler tam da benim, genel anlayıştan farklı olduğunu düşünerek, beklediğim konuda yoğunlaşmış.  Hocamın yazısındaki “Yeni faşizmi yükselten güç entelijensiya” alt başlığı ve “Yıldızoğlu’nun bu üstyapı çözümlemesi, bence, “yeni faşizm”in temel nedenini, dinamiklerini açıklayamaz. “Öfkeli kitleler” tespitinden hareket eden aşağıdaki sınıfsal açıklamayı yeğliyorum” ifadeleri işte bu konuyla ilgili. Bir anlamda benim bu kitabı yazarken ki temel kaygımla...

Hocamın yazısına geçmeden önce sık sık değindiğim bir noktayı bir daha vurgulamak istiyorum.

Sol hareket, “kavramlar arası bilgi ve açıklayıcı söylemler” üreten bir tabaka olarak “enteliyensiya”yı hep analizlerinin dışında tuttu. Bu nedenle devletle, türlü rejimlerle hatta toplumsal hareketlerle, sermaye ve işçi sınıfları arasındaki bağın adeta, kendiliğinden ve otomatik olarak kurulduğunu varsayarak, ideolojik kültürel düzeyleri, “aracıları” (metiators) ya görmezden geldi ya da görmek istemedi.

Sol hareket, Türkiye’de 2000’li yıllarda AKP iktidara geldiğinde tam da bu nedenlerle, bu iktidarın nereye gideceğini tahmin edemedi, kadrolarını ve liderliğinin siyasi ve kültürel “sermayelerini” (Bourdieu) küçümsedi. Liberal entelijensiya tüm aymazlığı ve küstahlığıyla “bu liderliği ve kadroları” yönlendirebileceğini, hatta kullanabileceğini düşündü.

Sol ve liberaller, “AKP nedir” sorusu göz ardı ettiğinden, onun bir siyasi parti olarak ne sıradan  burjuva partileriyle arasındaki farkı görebildi ne de  özgün bir projesi olduğunu kavrayabildi.

Sol ve liberal entelijensiya, AKP liderliğinin ve kadrolarının “habitus”unu  (onları çekillendiren tarhsel kültürel gelenek ve ortam ve dil-kavramlar) düşünmek bile istemedi. Bu liderliğe ve kadrolara o “habitus”la bağdaşmayan özellikler atfetti, onların kitle tabanlarıyla ilişkisinin doğasını da “bu habitus”u görmezden gelerek, ekmek peynir sorununa indirgeyerek, ideolojinin ve kültürün maddiliğini unutarak, tanımlamayı seçti.

Böylece sol ve liberal entelijensiya bu anlamda, bilerek ya da bilmeyerek kitleleri salt biyolojik gereksinimlerine (açlık, barınma vb) göre yaşayan biyolojik varlıklara indirgediğini fark edemedi; bireyin hem etik bir varlık olduğunu hem de kendini aşkın bir şeye bağlayarak varlığını anlamlandırma eğilimini, kitleleri bu “anlamların” harekete geçirdiğini göremedi.

Bugün gelinen noktada liberaller, “yanıldık” filan gibi bahanelerle AKP yükselişine yaptıkları katkıların sorumluluğundan kurtulmak istiyorlar. 

Sol ise, neyle yüz yüze olduğunu, rejimin özgünlüğünü hala kavrayamıyor, etkisi olan, fark yarabilen bir direniş hattı inşa edemiyor.

Ben “Yeni Faşizm” kitabına çalışmaya bu kaygılarla başladım, Kabaca bilinenler üzerinde durmadım, bunların üzerinden yeni bir yol açmaya çalıştım. Olası eleştirilerin de bu alandan gelmesini bekliyordum.

Hocamın yazısının da düşündürdüğü gibi, sanırım öyle oluyor.  Ancak, "Yeni faşizmi yükselten güç entelijensiya" saptamasına katılmıyorum. Faşizmi “bir üst yapı çözümlemesiyle” açıkladığımı da düşünmüyorum.

Birincisi, üst yapı kavramını, tanımı, sınırları bulanık ve aynı derecede bulanık “alt yapı” ile ilişkileri belirsiz  (iki “yapı” nasıl birlikte işler gibi) ve kapitalizmin “ekonomi ile siyaseti birbirinden ayıran “fantezisine” prim verdiği için kullanmamaya çalışıyorum.

İkincisi “faşizmi” bir üst yapı çözümlemesiyle açıklamadığımı düşünüyorum. Örneğin klasik faşizmin tarihsel zemini tanımlamaya çalışırken, ekonomik krizden, savaşın yıkımından bilimsel teknolojik gelişmelere kadar birçok maddi sürece işaret ettim.  “Yeni Faşizm”e gelince o dönemle bu dönem arasındaki paralellikleri özellikle vurguladım.

Entelijensiya konusuna dönersem, "Yeni faşizmi yükselten güç entelijensiya" saptamasına/eleştirisine katılmadığımı söylemiştim.

Birincisi kitapta gösterdiğim gibi bu genel olarak entelijensiya değil, entelijensiyanın belli bir kesimidir. Diğer kesimleri komünist hareketle, liberallerle birlikteydi.

Yalnızca bugün değil klasik faşizmde de, faşizmin doğuşunda ve özgün bir ideoloji ve hareket olarak şekillenişinde entelijensiya çok kritik bir rol oynamıştır. Bu faşist söylemin kurulmasında, hareketin ve partinin inşa edilmesinde toplumsal taban desteğinin oluşmasında ve harekete geçirilmesinde hep (milliyetçi, ırkçı, dinci ) entelijensiyanın birincil derecede rolü vardır.

Entelijensiya bu özel konuma nasıl geliyor?  Bu sorunun cevabını kitapta, bu entelijensiyanın düşünsel dünyasının şekillenmesinin,  bu işleri yapmak istemesinin, yapabilmesinin maddi temelini,  ideolojik tarihsel zemini üzerinde  dikkatle düşünerek bulmaya çalıştım. Dün ve bugün arasındaki ekonomik siyasi jeopolitik hatta teknolojik-bilimsel gelişmelere ilişkin paralelliklere işaret ettim. Şimdi bunlara 1918-21 İspanyol gribini ve 2019-20? Covid-19 Pandemi'sini de ekleyebiliriz!

Faşizm'in bir kapitalist devlet biçimi olduğu da bir gerçek. Bu nedenle de sınıfları dışarda bırakmadığım gibi, gerek kitlelerin egemen sınıfın yöneticilerine yönelik tepkilerini, gerekse de büyük sermayenin sürece katılımını, katılımının koşullarını da özellikle vurguladığımı (örneğin Reichtag’daki kaynak yaratma toplantısı) düşünüyorum.

Büyük sermayenin sürece, faşist parti toplumu bir arada tutabileceğini kanıtladıktan sonra katıldığını da vurguladım.

Bu önemli olgudur! Birincisi faşizmi sürekli  evrilen  ilerleyen gerileyen yeniden ilerleyen bir süreç olarak düşünmek gerekir. Büyük sermaye bu sürece belli bir aşamada, faşist partiye “serseriler” tasfiye edildikten sonra, güvenmeye başladığı noktada katılır.

Bu katılım gerçekleştikten sonra sermayenin ve devletin tüm kapasitesi Faşist partinin arkasına geçer. Bu noktadan sonra faşist partinin yönetimini parlamenter yollarla devirmek olanaklı değildir.

Alman ve İtalyan deneyleri, faşizm sürecinin başlangıcında liberallerin faşistlerle ittifak yolu aramaya çalıştığını, parlamenter pratikleri benimseyerek desteklediği ve faşizm sürecinin önünü açtığını gösteriyor. Bu alanda da dünle bugün arasındaki paralellikler çarpıcıdır.

Almanya ve İtalya deneyimleri sol hareket açısından tam bir fiyaskodur. Faşizm sürecini daha baştan durduramadılar; faşizmin kapitalist sınıf için bir seçenek düzeyine yükselmesini engelleyemediler (Türkiye sosyalizminin 1970ler deneyimi, gücünün çapı düşünüldüğünde, bu açıdan tarihsel bir başarı olarak görülebilir:  Egemen sınıf faşizmi değil toplumda yüzeyde kalmaya, geçici olmaya mahkum askeri diktatörlüğü seçti) yasallık içinde kalarak, yasallık içinde kalmayan faşist milislere yem oldular, üzerlerine gelen şiddete karşılık veremediler ve kısa sürede imha edildiler.

Friday, April 10, 2020

Nostos algos



“Hatırada kalan şey değişmez zamanla”
Eylüldü, Boğazdaydı
çay, yosun ve de bir şey daha kokuyordu
kentin son güzel, ilk imkansız günleri
Denize doğru dingin bir derenin
iki yakasına bağlanmıştı yalnız kayıklar
gözleri beklentiyle suların aynasında
belki de zaman yavaşlamıştı o kadar

Güneşin son ışıkları salkım saçak
Venüs’ün altın saçları gibiydi sularda
yeşili örterken kadife perdesi gecenin
kıvrımlarındaydı, ayın keskin kristal bıçağı

Hiç kapanmadı mikrop kapmadı kurtlanmadı
bu yara, bazen pembe kösnül bir ağızı gibidir
genellikle, hüzünlü bir yarım tebessüm…
“Hiç kanamaz mı?” diye sormayın
“Sizi o kadar iyi tanımıyorum”…

------------------------------------
Nisan 2020 Karantina günlerinde
La Fontaine'in dediği gibi:
"Un Lièvre en son gîte songeait (Car que faire en un gîte, à moins que l’on ne songe ?) "

Thursday, October 24, 2019

Son sığınak anti-emperyalizm


“Barış Pınarı Harekâtı” yine siyasal İslam ile şoven milliyetçiliği “Beka” sorununda buluşturdu.
Siyasal İslam, kendi iktidarını ülkenin yerine ikame ediyor: “Biz gidersek ülke batar”… Şoven milliyetçilik de her zamanki dar görüşlülüğüyle, Kürt düşmanlığını, hatta ırkçılığını, emperyalizm sorunu içine gizlemeye çalışıyor.
Bu iki akımın buluştuğu yerde, şoven milliyetçilik, “solu” anti-emperyalizm adına siyasal İslam’ın iktidarını desteklemeye çağırıyor, bu çağrıya cevap vermeyenleri de “sahte sol” olmakla suçluyor.
Siyasal İslam’a aynı “hakikat rejimini” paylaşmadığımdan tartışmaya çalışmanın bir yararı olmadığını biliyorum. Buna karşılık “şoven milliyetçilik” benim, genel olarak komünizmin, benimsediği Aydınlanma Geleneğinin içindedir ama onun “karanlık yüzündedir.” BU nedenle denebilir ki, bir tartışmayı sürdürebilmek için gerekli olan ortak dil ve bir tarihsel zemin var. Deneyelim!

Kürtler vardır

Önce şu, yadsınamaz üç gerçeklerle yüzleşmek gerekir. PKK-PYD- SDG’nin varlığından bağımsız bir Kürt nüfus/halkı/milleti vardır. Bu nüfus/halkı/milleti ile bir tür temsil ilişkisine sahip bir entelijensiya, genel olarak siyasi önderlikler de vardır. Bu nüfusun/halkın/milletin, varlığının tanınmasından başlatıp kendi kaderini tayin etmeye kadar ulaşan in bir seri “haklar ve özgürlükler” talepleri de vardır.
Kürt “sorunu” (!) “kapsamı” altında tanımlanan bu “üç gerçekle” yüzleşmekten kaçınmak, bir paranoyak şizofreniye işaret eder. Şoven milliyetçiliğin, bu üç gerçeğin gündeme getirdiği sorulara, Kürt nüfus/halk/milletinin haklar ve özgürlüklere ilişkin taleplerine bir cevap vermeye çalışmak yerine, bu talepleri anti emperyalizm adına yok saymaya çalışması bu üçlemeyi ortadan kaldırmaz. Realitenin gerçeğini ısrarla yok sayan “histerili” bir tutum, “duvarın sertliğini yadsıyarak ısrarla kafasını vurarak yıkmayan çalışan biri gibi”,  insani felaketlere açılacak trajik sonuçlar yaratmaktan kaçınamaz.
Bu nüfus/halk/millet ile arasında bu “haklar ve özgürlükler” talepleri bağlamında bir tür temsil ilişkisi olan, entelijensiyanın, siyasi liderliklerin, bu talepleri savunmaya devem edebilmek için jeopolitik alanda büyük güçlerle türlü ilişkilere ve ittifaklara girmesi, doğruluğu tartışılabilecek siyasi bir sorundur. Ancak bu “sorun”, varlığı tartışılamayacak “haklar ve özgürlükler taleplerini” ortadan kaldırmaz. Ayrıca bu siyasi sorunun ortaya çıkmasında, şoven milliyetçiliğin “haklar ve özgürlükler” taleplerine bugüne kadar tatmin edici cevaplar üreterek Kürt nüfusunun/halkının/milletinin, aklını ve kalbini kazanamamış en azından  barışçı bir diyalog kurmaktan kaçmış olmasının payı da büyüktür..

Sol ve anti-emperyalizm.

Şoven milliyetçiliğin anti emperyalizm anlayışı üzerine söyleyecek çok şey yok. Birincisi kapitalizmi sorgulamadan, 19. Yüzyıldan kalma bir “bağımsızlık” fantezisiyle emperyalizme karşı çıkılamaz. İkincisi, bir büyük güce karşı, öbür büyük gücün kucağına atlamanın, Kürt siyasi hareketinin büyük güçlerle ittifak yaparak ayakta kalmaya çalışmasından farklı bir taktik olduğunu savunmak kolay değildir..
Beka sorununa sahip çıkmayan solu sahte sol olarak suçlamanın, “Türkiye yoksa sol da yoktur” gibi garip savların garipliklerini görebilmek için, önce sol, sosyalizm ve komünizm kavramları arasındaki farkı anımsamak gerekir.. “Sol” göreli bir kavramdır, tarihsel bir konjonktür içinde, konjonktürün durumunun sınırlarına göre, ülkedeki siyasi yelpaze içinde bir yere işaret eder. Fransız devriminde Jacobin kanat Jironden kanada göre soldur, her ikisi de  Kralcılara /restorasyonculara göre soldur, Ancak Bebeuf’in sağında kalırlar. Faşizme karşı mücadelede Cumhuriyetçiler sol yelpazenin, anti-faşist  cephenin içinde görülebilirler.
“Sol” böyle değişken bir kavramken, her zaman sol içinde olan, sosyalizm ve komünizm arasındaki fark belirgindir. Sosyalizm haklar ve özgürlükler sorunlarını, halkın yaşam koşullarını iyileştirme projelerini kapitalizmin sınırları içinde, ya da kapitalizme komünizmin arasındak kalan alanda düşünür. Komünizm için ise bu sınırlar yoktur. Komünizm bu sorunların tüm insanlık baskı ve sömürüden kurtulmuş bir toplumsal yaşam biçimine ulaşmadan kalıcı olarak çözülemeyeceğini, her zaman varlığını koruyacağını savunur. Onun projesi, kapitalimin ufkunun ötesine yöneliktir.
Ne solun, ne sosyalizmin ne de komünizmin varlığı, bir ülkenin sınırlarına, hele bir ülkenin varlık ya yokluk durumuna indirgenemez. Bu kavramlar evrensel olana ve tüm insanlığın yaşam dünyasına, kapitalist uygarlığının “vakitlerine” ilişkindir. Ülke, siyasi-coğrafi bir kavramdır, sol, sosyalizm ve komünizm ise insanların tercihlerine, pratiklerine ilişkindir.
Bir ülke yok olabilir, ama o topraklardaki hatta dünyadaki, insanlar yok olmadıysa, sol, sosyalizm ve komünizm de yok olmaz, en fazla ifadeleri değişebilir. Diğer taraftan, bu tercihin gerçekleştiği zemin bir ülkenin toprağı olabileceği gibi, tüm insanlığı kucaklamayı amaçlayan, örneğin, küresel iklim krizi, barış gibi bir zemin de olabilir.
Sonuç olarak şoven milliyetçiliğin,  Kürt düşmanlığını, hatta ırkçı reflekslerini “emperyalizm” kavramı içine saklamaya çalışması, kendisine katılmayan, sol/sosyalist/komünist hareketleri sahtelikle suçlaması, bu arada kendine solda bir yer araması boşuna bir çabadır.