Tuesday, April 12, 2022

Finansal krizler, Covid-19 pandemisi, Ukrayna Savaşı ve ekonomistlerin yeni korkusu: Stagflasyon

 

Son aylarda, Financial Times, Wall Street Journal, The Economist gibi dünyanın finans ve ekonomi alanında önde gelen yayınlarında, dünya ekonomisinin geleceğine ilişkin kaygılı ve birçok açıdan belirsizliğe işaret eden bir ruh hali dikkat çekiyor. Paul Krugman, Larry Summers, Nouriel Roubini gibi ünlü ekonomi profesörleri, Martin Wolf gibi "emektar" ekonomi yorumcuları; enflasyon, stagflasyon, "küreselleşmeden geri dönüş" gibi konuları tartışıyorlar.

Bu durum, salt Covid-19 pandemisinin ve Ukrayna Savaşı'nın etkilerinden kaynaklanmıyor. Kaygılar da yeni değil. 

Aslına bakarsanız, 21. yüzyılın ilk 20 yılı dünya ekonomisine iyi gelmedi. Finansal krizler birbirini izledi, yeniden bir "Büyük Depresyon" korkusu canlandı. 21. yüzyıl savaşlarla başladı, hala savaşlarla devam ediyor. 

Küreselleşme, yeni ve bitimsiz bir süreç olarak algılanırken, finansal krizden bu yana "Bitiyor", "Geri çevriliyor" gibi kaygılı yorumlarla anılır oldu. Dahası, depresyon korkusunun yerini, ekonomi politikalarına duyarlılığı çok zayıf bir durum olan stagflasyon (Ekonomik durgunluk ile enflasyonun aynı anda görülmesi) korkusu aldı. Sık sık "anksiyete çağı", "belirsizlik çağı" gibi kavramlara rastlıyoruz.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Wednesday, March 30, 2022

Onbir yıl önce yazılmış bir yazı-Yine güncel diye düşündüm (bir iki noktaya dokundum bir de çok kısa bir son bölüm var)

 

Bir “Olay” olarak Kızıldere

Sendika.org: 08/03/2011

Kızıldere Katliamı’nda devletin öldürdüğü komünistler bu yıl (2011-E.Y) önceki yıllarda görülmedik bir canlılıkla ve heyecanla anıldı. Üzerinden 44 yıl gibi adeta bir kuşaktan daha uzun bir süre geçmiş olmasına karşın, Kızıldere Katliamı’nda ölen komünistlerin anısının hala bu kadar güçlü bir biçimde, bu kadar güçlü sadakatleri harekete geçirmeye devam ediyor olmasının üzerinde dikkatle durmak gerekiyor.

Bu bağlamda Kızıldere Katliamı o zaman “yapı”nın (Türkiye’deki siyasi ve ekonomik güç ilişkilerinin oluşturduğu kümenin) içine uymayan onun tarafından bastırılamayan ve denetim altına alınamayan birçok “yeni”yi barındıran, beklenmedik, gerçekleştiğinde, “yapı”da travma yaratan,  yeni bir şeyleri (hakikati ve sadakati) gündeme getiren, gösteren ve özgün bir öznenin tarih sahnesine çıkmış olduğunu haber veren bir tekillik (singularity),  diğer bir değişle bir “Olay” olarak düşünülebilir.

Gerçekten de “Kızıldere Katliamı” zamanda çok kısa bir yer kapladı ve hemen gösteri toplumunun sahnesinden çıktı. Ancak, bu zamanda kısa var oluş, bu “Olay”ın, kısa zamanda hızla genişleyen duygusal ve siyasi sadakatlerin ortaya çıkmasına, 1970’lere damgasını vurmasına engel olamadı.  Egemen sınıflar, 1980 Askeri Darbesi’yle, bu izleri silmek için 1971-72 düzenine göre çok daha yoğun bir şiddet ve yıldırma dalgasını, bu gün “Liberal ve sol liberal” olarak nitelenen kesimlerin, post modern sofistlerin desteğini de alarak harekete geçirdiler. Bir, hatta iki gençlik kuşağından, meta manyağı, tüketim hastası, benmerkezci, “kapitalist gerçekçi”, uyumlu bireyler üretmek için büyük çaba harcadılar. Doğru yaşanmış bir dönem olarak 1970’lerin, anılarını bir markalar, imajlar dalgası altında boğmaya çalıştılar, ama geçen yıl 1 Mayıs’taki pankartlar ve sloganlar, bu yıl Kızıldere Katliamı’nda öldürülen komünistlerin bu kadar güçlü bir biçimde anımsanması, başarılı olamadıklarını gösteriyor. 

Bu yıl “Kızıldere”nin bu kadar canlı bir biçimde anımsanması da bir rastlantı değil. Dün Kızıldere olayı, tüm dünyayı sarsan “1968-73” dalgasının üzerinde ortaya çıktı. Bugün de havada “birşey”ler var, yine yeni bir kuşak, Avrupa ülkelerinden Kuzey Afrika’ya tarih sahnesine çıkıyor...

“Olay” ve Yeni dalga

Kızıldere’de THKO kadrolarının ve THKP-C liderliğinin “Olay” mekanında birlikte bulunmaları “zamanın ruhuna”, “Olayın” diyalektiğine son derecede uygun bir durumdu.

O dönemde Türkiye’de deneyimli, bilgili, fedakarlığından kuşku duymamıza hiçbir neden olmayan başka komünistler de vardı. Ama onlara baktığımızda, kapitalizmin Fordist (Bürokratik, kitlesel-işçiye ve kitlesel üretime ve tüketime dayalı) sermaye birikim rejiminin başlayan yapısal kriziyle birlikte geride kalan döneme ait olduklarını görüyoruz. Dahası bu komünistler, o sırada nihai krizlerine girmeye başlayan iki sosyalist deneyimin (Rus ve Çin devrimlerinin) sadakatlerini taşıyorlardı.

Buna karşılık, yeni başlayan dönemin “ilk raundu”nda “zamanın ruhu”nu, hem Kapitalizme hem de Sosyalizmin andaki örneklerine başkaldıran, yeni olanaklar arayan bir gençlik hareketi/isyanı, düzenle uzlaşmayı en keskin bir biçimde reddeden, Kızıl Tugaylar, Tupamaros, Kızıl Ordu Fraksiyonu (Baader Meinhof), FKÖ, Kara Panterler gibi yapıların, Che’nin eylemleri, Küba DevrimiVietnam Savaşı, ABD’de Sivil Haklar Hareketi belirlemektedir. Bu yeni dönemi anlamaya çalışan yaklaşımlar yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.

THKP-C ve THKO bu yeni dönemin ürünü iki harekettir (İbrahim Kaypakkaya da bu yeni döneme, yeni arayışlara aittir ama konu Kızıldere olduğundan ne yazık ki üzerinde duramıyorum); bu dönemin özelliklerini, gücünü ve de zaaflarını taşımaktadırlar. Bu yüzden yollarının kesişmesi de “Olay”ın doğasına uygundur, hatta doğasının gereğidir.

Yeni dalganın öznesinin simgesi olarak Mahir Çayan

Mahir siyasi yaşamına başladıktan sonra kısa sürede, bir önceki dönemi eleştirmeye, kendini ondan ayırmaya, teori, örgüt, çalışma tarzı bağlamlarında yeni dönemi anlamaya çalışan arayışlara yöneldi. Bu çabaların sonucunda ortaya “Kesintisizler” olarak bilinen ve Mahir’in kopuş sürecini yansıtan denemeler çıktı. Bu denemelere bakınca Kesintisiz I’in önceki dönemin izlerini taşıyan bir çalışma olduğunu görüyoruz. II-III ise Mahir’in yeni dönemin fena halde ayırdına varmış olarak kendi cevaplarını hızla üretmeye başladığı metinlerdir. Bu yüzden, henüz 25 yaşındaki bu genç komünistin, yeni ve hala bugün bile üzerinde düşünmeye geliştirmeye açık en ilginç teorik yaklaşımları ve kavramları kendilerini II ve III’de gösterirler.

Bu yazının amacı bu kavramları tartışmak olmadığından bazılarına kısaca değinmekle yetineceğim. Bunların en güçlüsü, kapitalist parlamentarizmin, giderek artacak olan bir hızla yaşamaya başladığı dejenerasyonu betimleyen, totaliter/faşist biçimlerle, artık bir imkansızlığa dönüşen demokratik cumhuriyete ait biçimleri içeren bir hibrit ve istikrarsız devlet biçimi olarak “oligarşik devlet” kavramıdır. Bugün liberal demokrasi kavramı altında sermayenin totaliter egemenliğine dönüşmüş, bizzat muhafazakar siyaset bilimciler tarafından “piyasa devleti” olarak tanımlanan bir siyasi yapıyla karşıyayız. Buna “terörizme karşı mücadele” bahanesiyle devreye sokulan uygulamaları da ekledik mi, Mahir’in, daha ilk belirtileri ortaya çıkarken “oligarşik devlet” kavramıyla başarıyla yakaladığı olgunun en gelişmiş haline ulaşıyoruz.

“Suni denge” ve “ideolojik önderlik” kavramlarına baktığımızda, işçi hareketinin Fordizmin baskısı karşısında devrimci bir karşı dalga oluşturmaktaki baraısızlığını, 1970’lerde kapitalizmin kültürel egemenliğiyle açıklamayı deneyen “karşıt kültür” teorilerinin, Guy Debord’un “Gösteri toplumu” çalışmasının boğuştukları teorik sorunları, kaygıları ve çözüm arayışlarını kolaylıkla görebiliyoruz. Karşıt kültür teorileri Mahir öldürüldükten sonraki yıllarda geliştirildiler. Mahir’in Guy Debord’un 1968’de yayımlanan çalışmasını ve Gramsci’nin 1950’lerde Avrupa’da yayımlanan “Hapishane Defterleri”ni okuma şansına sahip olduğuna ilişkin bir veri yok elimizde. Ancak, “suni denge” ve “ideolojik önderlik” kavramlarının, ideolojinin yeni işleyiş biçimlerine, kapitalizmin toplumu kültürle denetim altına alma kapasitesine ilişkin, yeni döneme ait sorunları paylaştığını görüyoruz.

Emperyalizmin “içsel olgu olması”na ilişkin saptamasının tanımladığı gelişmelerin en yetkin biçimlerini de 1980’lerin ortasında resmen IMF ve Dünya Bankası programlarıyla yaşamaya başladık. IMF’inin dayattığı neoliberal ilkelere “kalkınma/gelişme” kavramlarının yerini aldı, dış kaynağa mecbur bırakılan ulusal hükümetlerin, seçenekleri, yerli kapitalist sınıfların baskısıyla daraltıldı eleri kolları bağlandı; seçmenin ekonomi yönetimini etkileme olanakların elinden alındı..

Bu çalışmaların sonucunda, “sömürge tipi faşizm” saptamasının ve “Zamanın Ruhu”nun etkisiyle (her özne kendi zamanına aittir, ama eylemlerinin sonuçları bu zamana sığmayabilir) Mahir, kapitalizme ve emperyalizme karşı tek olanaklı ve en uygun mücadele biçimini “silahlı mücadele”, “öncü savaşı” olarak saptadı.  

Bu, bu tartışmada, beni, Mahir’in bu saptamalardan çıkardığı sonuç “doğru muydu?”; yoksa bu “trajik bir hata” mıydı? gibi sorular ilgilendirmiyor. Zaten Mahir’in ait olduğu “zaman bloku” da hızla geride kalıyor. 

Bugün esas önemli olan şudur: Platon, “Devlet”  çalışmasında, “toplumsal adalet”, adaletli site/devlet nasıl olur sorusuna cevap ararken, erdemli olmayı kendi doğasına uygun içimde davranmak olarak saptar. Mahir (ve yoldaşları) yaptığı teorik saptamalardan çıkardığı siyasi sonuçları sonuna kadar kabul ederek erdemli olmanın en yüksel örneklerinden birini sergilemiştir. 

Olayın hakikati üzerine

Bugün Kızıldere Olayı’nı anımsayanlar, sadakatini hala taşıyanlar aslında neyin sadakatini taşıyorlar? Tabii ilk elde kapitalizme ve emperyalizme karşı uzlaşmaz bir duruşa sadakati taşıyorlar. Ama bence bugüne ışık tutabilecek iki özelliği daha var “Kızıldere Olayı’nın” ve Mahir’in erdemi’nin.

Bunlardan birincisini şöyle düşünmeye başlayabiliriz: Siyasi analizler, bunları yapanların karşısına yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ahlakı talepler de koyarlar. Mahir, “suni denge”, “sömürge tipi faşizm” saptamalarını yaptıktan sonra, bu saptamalardan çıkardığı siyasi sonuçları, bu sonuçlar bireyin var oluşu açısından ne kadar zor taleplerle gelirlerse gelsinler kabul etti ve gereğini yaptı. 

İkicisi, bu sonuçların dayattığı koşullarda, dostla düşmanı kalın çizgilere ayırmayı bildi. Deniz’lerin, idamını engellemek için başladığı eylemi, sonuna kadar götürdü. Bu noktada insanın aklına ister istemez, kendisinden yüzlerce kat büyük bir gücü Termopil’de durdurmaya karar veren Leonidas geliyor: Kavgaya, kazanma ya da kaybetme olasılığını düşünmeden, gerekli olduğu için girmek... Kavafis’in bir dizesiyle:

 

“Ne onurludur, o insanlar ki yaşamlarında

İnançlıdırlar ve savunurlar kendi Termopillerini”

 

Ve “sadakat” üzerine

Zizek “Yeniden Lenin” başlıklı makalesinde bir yerde “Şimdi Lenin gibi yapmak gerekir” diyor ve ekliyordu “Tabii ki ben salak değilim, aynısını yapalım demiyorum, onun gibi yapalım” (anlığımdan aktarıyorum) diyordu.  “Lenin ‘Şimdi yeni koşullar var’ diyerek bu koşullara uygun tutumu geliştirmeye koyulmuş”. 

Mahir’in de Lenin gibi yapmış olduğunu (bu tutumun sonuçlarını değil tutumu konuşuyorum burada) görüyoruz.  Kızıldere’ye sadakat’in gereği de Mahir’in yaptığını (silahlı öncü savaşı mücadelesi...) yapmak değil “onun gibi yapmaktır” diye düşünüyorum.

Bu açıdan bakınca bugün iyimser olmamı gerektiren gelişmelerin yanı sıra, beni kötümserliğe iten gelişmeler de görüyorum. “Zamanın Ruhu”na uygun olduğundan bunlardan yalnızca beni kötümser olmaya iten bir gözlemime değinerek bu yazıyı bitirmeye çalışacağım.

Bugün Türkiye komünist hareketinin ana kümeleri, AKP Hükümeti’nin sıradan bir muhafazakar hükümet olmadığı konusunda anlaşıyor gibi görünüyorlar. Dahası, bu hükümetin emperyalizmle ilişkisi, temel hak ve özgürlükleri hatta Aydınlanma Geleneği’nin değerlerini hedef alan bir rejim değişikliği gerçekleştirmekte olduğunu da düşünüyorlar. Bu gelişmelere bakınca da bu siyasi akımlar, faşizme, totalitarizme giden, ya da daha şimdiden ulaşmış bir devlet biçimi ile karşı karşıya olduğumuza ilişkin teorik siyasi saptamalar yapıyorlar. 

Önümüzde bir genel seçimler var ve AKP’nin bu seçimleri de kazanması bekleniyor. Hem de toplumda bir siyasi hareketlenmenin, toplumsal muhalefet dalgasının yükselmeye, AKP’nin söyleminin etkinliğini kaybetmeye başladığı, buna karşılık Hükümet’in kanun kuvvetinde kararnamelerle yönetmeye hazırlandığına, idam, hadım gibi bedensel cezaları tartışmaya açmaya başladığı bir dönemde...

Türkiye komünist hareketi, bu saptamaları gözlemleri yapıyor olmasına karşın seçimlere sıradan bir muhafazakar partiye karşı ve olağan koşullarda giriyormuş gibi davranıyor. Gruplar, partiler seçimlere kendi başlarına ve kendi adaylarıyla giriyorlar. Birileri yüzde 10 barajı için blok kuruyor. Olağan koşullarda son derecede makul olan bu tutumlar, ne yazık ki günün olağan üstü koşullarında, rejimin var olan ve gelmekte olduğu görülen/saptanan özelliklerine ilişkin yapılan teorik saptamalarla uyum içinde olmuyor.

En zor koşullarda gerçekleştirilen THKP-C, THKO işbirliğinin, teorik saptamaların siyasi sonuçlarını en zor koşullarda kabul etmenin izlerinin (olayın bu izlerinin) bugün çok zayıf olduğunu düşünüyorum.  Ne yazık ki bir de aklıma, size abartılı gelebilir ama, III. Enternasyonal’in, iş işten geçtikten sonra benimsediği “Birleşik Cephe”, politikasından önceki “III. Dönem” olarak bilinen macerası geliyor. Bu dönemde gündeme gelen “sosyal faşizm” sloganı ve bu programla uyumlu politikalar, komünistlerden farklı “sol” hareketleri, “sosyal demokratları” faşistlerle eşitleyen böylece faşizme karşı bir birlik oluşturulmasını engelleyen, hatta solun güçlerini bölen, enerjisini boşa harcamasına yol açan politikalar olarak tarihe geçtiler...

*

Bu yazıdan on yıl sonra bugün yine aynı hataları tekrarlamaya devam ediyoruz. “Teori” artık bir siyasi mücadele aracı olarak ilgi çekmiyor; bağlamından kopartılıp adeta “inanç” konusuna dönüştürülüyor, böylece siyasi eylemle bağları kopuyor. Sonuş olarak ne kapitalizmin. Üretim araçlarının ve işçi sınıfının geçirdiği evrim, Siyasal İslam’ın 20 yıllık iktidarının kültürel sonuçları siyasi eylemin yolunu aydınlatacak bir teorik faaliyetin konusu olamıyor. 

Hala, “birlik” konusu ne zaman gündeme gelse, çabalar sonuçsuz kalıyor. başarısız oluyor. Buna karşılık bir felaket üzerimize gelmeye devam ediyor. 

 

 

 

 

Friday, February 25, 2022

Putin 'doktrin"

 

Rusya'nın Ukrayna'yı işgali, Putin'in geniş stratejik hedefleri açısından neden önemli?

BBC Türkçe
25 Şubat 2022, 03:29 +03

Rus tankları Ukrayna'nın Rus nüfusu ağırlıklı ayrılıkçı bölgesine ilk kez girmeye başladığı gün Putin'in, Kremlin'de Rusya Güvenlik Konseyi'nin basına açık olarak gerçekleştirilen toplantısında yaptığı konuşma büyük ilgi çekmişti. 

"Analistler" bu konuşma metnini, satır araları da dahil adeta didik didik ederken, Çarşamba günü Putin'in "Ukrayna'da bir "özel askeri harekat" başlattığını açıklayan konuşmasıyla uyandık.

Şimdi analistler, şaşkınlıkla "Putin ne yapmak istiyor?", "Uluslararası ilişkiler alanında Putin'e yol gösteren bir 'doktrin' var mı?" gibi soruların cevaplarını bulmaya çalışıyor.

Bu soruların cevaplarını ararken, Putin'in bir dış politika 'doktrini' varsa bunun bir günde oluşmadığını varsayarak işe başlamak gerekiyor. En azından 20 senelik bir süreç söz konusu.

(...)

Yazının tamamını okumak içn tıklayınız


Thursday, February 24, 2022

RUSYA, KAFKASYA VE TÜRKİYE’NİN “YENİ” JEOPOLİTİĞİ

 


Tempo Dergisi, 04 Eylül 2008


Doğu Bloğu’nun, ardından Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin çökmesi, böylece Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Türkiye’ye yeni olanaklar sunmuş ancak, yeni bir dış politika paradigması sorunuyla da karşı karşıya bırakmıştı. Rusya’nın bir büyük güç olarak yükselmesi de şimdi Türkiye’yi tehlikeli dış politika seçenekleriyle karşı karşıya bırakıyor, yine çok önemli dış politika sorunlarını beraberinde getiriyor.

İyimser belirsizlikten kötümser belirsizliğe

Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Türkiye üzerinden bir büyük jeopolitik basıncı kaldırırken, aynı anda çelişkili bir duruma yol açtı.

Soğuk Savaş bittiğine göre, Türkiye’nin NATO’nun Güney Kanadı olma konumu anlamını yitirmişti. Öyleyse Türkiye’nin yeni dış politika ilkeleri neler olmalıydı? İkincisi SSCB karşısında ki stratejik konumu Türkiye’ye iki kutuplu dünyada, mali ekonomik olanaklar, askeri kaynaklar, sağlıyordu. Şimdi Türkiye’nin ABD ve Avrupa açısından stratejik önemi azalırsa bu ekonomik kaynaklar kuruyabilir miydi?

Diğer taraftan, SSCB’nin dağılmasıyla Kafkasya, Türki Cumhuriyetler Rusya’nın etki alanından çıkarak dünyaya açılmaya başlıyordu. Böylece Türkiye seçkinlerinin büyük bir iyimserlikle, tarihsel kültürel bağlarından dolayı kolaylıkla nüfuz edebileceklerini düşündükleri bir siyasi ekonomik coğrafya şekilleniyordu. Türkiye’yi yönetenler bu yeni koşullara uyum sağlayabilecek, bir bloğun parçası olmanın koyduğu kısıtlamalardan arınmış, etkin bir dış politika oluşturabilecekler miydi?

Şimdi, Putin yönetimi altında toparlanan ve SSCB’nin eski nüfuz alanları üzerinde etkisini yeniden kurmaya başlayan Rusya’nın bu yükselişi Türkiye açısından yeni ve tehlikeli bir dış politika paradigması sorununu gündeme getiriyor.

Rusya’nın yükseliş süreci, ABD’nin hegemonyasını restore etme çabalarıyla çakışarak, Gürcistan “olayında” olduğu, Türkiye’nin sınırlarında “sıcak noktalar” oluşturmaya başladı. Bu yeni durum Türkiye’yi bu kez, köklü dış politika ilkelerini, örneğin Montreux (Boğazlar) anlaşmasını dahi değiştirmeye zorlayacak seçeneklerle karşı karşıya bırakıyor. Oluşmaya başlayan tehlikeli belirsizliği, ABD dış politika uzmanlarının, Türkiye’nin bir NATO üyesi olduğunu bile bile, “Türkiye NATO ile Rusya arasında seçim yapmalıdır” uyarılarından da görmek olanaklı. Örneğin, Hudson Institute’den, Zeyno Baran, Wall Street Journal’daki yorumunda, Türkiye’nin Soğuk Savaş boyunca bile koruduğu Montreux anlaşmasını, Kara Denizi NATO savaş gemilerine açacak biçimde yorumlaması, NATO’un yanında ve Rusya’nın karşısında yer almasını öneriyor. Böylece Türkiye’nin önüne riskli bir dış politika seçeneği gelirken Soğuk Savaş sonrasında oluşan dış politika geliştirme özgürlüğü, belki de o zaman bu özgürlüğünü doğru dürüst kullanamamış olduğu için, şimdi hızla kısıtlanmaya başlıyor.

SSCB’den Yeni Rusya’ya

SSCB, 1980’lerde, Gorbaçev’in liderliğinde ekonomik, toplumsal (Prestorika ve Glaznost) reformlar sürecine girdi, Batı’yla ilişkilerini yumuşatmaya başladı. Gorbaçev’i, 12 Haziran1991 seçimlerini, ekonomik reform ve demokratikleşme programıyla oyların %57’sini ve Batı’nın büyük desteğini alan Boris Yeltsin izledi. Yeltsin’in Ağustos 1991’de kendisine yönelik bir darbe girişimini bastırdıktan sonra, Aralık 1991’de SSCB’yi fiilen dağıttı ve serbest piyasa ekonomisine geçmek amacıyla IMF patentli bir programı Başbakan Chubais yönetiminde uygulamaya koydu.

Yeltsin 31 Aralık 2000’de istifa ettiğinde, Soljenitzin, “Yeltsin döneminin bir sonucu olarak, devletimizin bütün temel sektörleri, ekonomik, kültürel ve ahlaki yaşamımız talan edildi” diyecekti (The Nation, 25 Aralık 2000).
Gerçekten’de Yeltsin’in başlattığı ”reform süreci” döneminde, Dünya Bankası Baş (eski) Ekonomisti Stiglizt ‘in de işaret ettiği gibi, Rusya’da yoksulların sayısı 10 kat artarak 14 milyon 147 milyona çıktı; 1989-99 arasında GSMH yüzde 50 geriledi. Bu gelişmelere paralel olarak ekonomi mafyalaştı, ”oligarklar” denen, bir avuç olağanüstü zengin, güçlü insan ülke ekonomisini, özellikle de petrol ve gaz sanayilerini (Foreign Affaires Mart/ Nisan 2000) ele geçirdi. Moshe Levin ‘in Le Monde Diplomatique ‘te (12/99) vurguladığı gibi, 1998’e gelindiğinde Rusya’da artık ne devlet ne de ekonomi kalmıştı.

Rusya’nın dünya ekonomisi içindeki konumu da değişmişti. Rusya dün sanayi malları ihraç eden bir ülkeyken Yeltsin döneminin sonunda, doğal kaynaklardan elde ettiği ürünleri ihraç eden, çevre ülkelerine benzemiş, Rusya Bilimler Akademisinden Dr. Dmitri Glinski-Vassiliev’in işaret ettiği gibi, Saudileşmeye başlamıştı (Ponars Conference, 25 Ocak, 2002). Sanayi ürünleri ihracatının %85’ iniyse silah sistemleri oluşturuyordu.
Rusya yönetici seçkinleri ve halkı bu ”reform sürecine” girerken Batı’nın kendilerine yardım edeceğini varsayıyordu. Ancak yardım gelmek bir yana, tam bir talan, ülkeden dışarıya yılda ortalama 150 milyar dolar sermaye kaçışı yaşandı. Böylece Alman Koeber Vakfı’nın CIS Barometer dergisinde vurgulandığı gibi ”Moskova, geçmişteki ABD (reformlar-E.Y.) saplantısını stratejik bir hata olarak görmeye’ başladı. Artık Rus yöneticisi sınıfına göre ”Rusya önce kendi iç sorunlarını halletmeli, ekonomisini toparlamalı, siyasi olarak güçlenmeliydi” (Le Monde 17/12/02); liberallerin saygınlıklarını tümüyle yitirmiş olmaları, halkın talebinin de bu yönde olduğunu gösteriyordu. Putin’e göre ”geçen on yıl boyunca dünya ekonomisine entegre olma çabası ulusal ekonomik kompleksi tahrip etmişti”.

İkincisi, Batı, Almanya’nın birleşmesi sırasında Gorbaçev’e NATO’nun SSCB nüfuz alanına doğru genişlemeyeceğine ilişkin verdiği sözü de tutmamıştı. Batı, eski SSCB ülkelerini NATO’ya almaya, “Renkli devrimlerle” Rusya’yı kuşatmaya, sivil toplum örgütleri aracılığıyla Rusya’nın iç siyasi yaşamını yönlendirmeye başlamıştı.

Bu iki gelişme Rusya elitini, ekonominin restorasyonu, devleti merkezileştirme ve güçlendirme, doğal kaynakların üzerinde denetimi arttırma, “SSCB’nin çöküşünü 2. Yüzyılın en büyük felaketi” olarak niteleyen Putin’in yönetimi altında SSCB’nin nüfuz alanını restore etme çabalarına hızlandırdı.

Rusya Federasyonu net nüfus kaybederken, “yakın çevrede” 20 milyondan fazla Rus’un yaşıyor olması da ayrıca bu restorasyon çabalarının önemli nedenlerinden biriydi (Spengler, The Asia Times, 19 Ağustos 2008) Böylece Rusya yönetiminde ulusalcı, merkeziyetçi ve emperyalist bir refleks güçlenmeye başladı. Bu gün Kafkaslarda patlak veren krizle açığa çıkan bu refleks, Putin dönemine damgasını vurdu.

Putin dönemi

Putin dönemine yakından bakınca, İki aşama görebiliyoruz: Birincisi, Batı’yla çatışmamaya çalışarak yürüme, bu arada, medyayı ve siyasi partilerin Batı’nın etkisinden yalıtmaya, yerel yönetimlerin yöneticilerinin seçilmesine ilişkin reformlarla devlet aygıtını ve denetimini merkezileştirme, ülkedeki sivil toplum örgütlerini denetim altına alma çabaları. Bu aşamada, Yeltsin döneminde özelleştirmelerde devlet işletmelerini ele geçirerek büyük servetler oluşturan, sonra özellikle petrol ve gaz alanında doğal kaynakları Batı’ya satmaya başlayan kapitalist elit, “oligarklar” büyük ölçüde tasfiye edildiler, enerji kaynakları, tekrar adım adım devlet denetimi altına alındı. Rusya ile Avrupa arasındaki enerji tedariki ve ticaret alanlarında ekonomik bağlar bu aşamada hızla güçlendi.

İkinci aşamada, Irak’ın işgalinden sonra, petrolün varil fiyatının 20 dolar civarından sürekli yükselerek 110-140 dolar koridoruna ulaşması, dünyanın en önemli petrol ve gaz ihracatçılarından bir olan Rusya’ya yeni avantajlar getirdi. Rusya bu yolla, çok büyük kaynaklara ulaşarak ekonomisinin, askeri yapısının restorasyonunu finanse etmeye, hatta Ukrayna olayında olduğu gibi, uluslararası alanda da etkisini arttırmaya başladı. Bu dönemde, Putin’in giderek Rusya’nın uluslararası konumunu güçlendirmeye başladığını, uluslararası planda, BM Güvenlik Konseyinde, ABD ile çelişen tutumları almaktan çekinmediğini, Şanghay İşbirliği Örgütünün güçlenmesi için çabaladığını, giderek Rusya’da faaliyet gösteren yabancı enerji şirketlerinin sınırlamaya başladığını görüyoruz. Dahası Putin’in Rusya’nın Kafkasya ve Hazar Denizi petrollerinin Batı’ya taşınması üzerinde tekel oluşturması için de çalışmaya başlamıştı.
Enerji piyasalarından elde edilen yeni gelirler Putin’e, Batı’nın Rusya’yı kuşatma stratejine karşı koymaya başlaması için gerekli özgüveni de beraberinde getirdi. Bu yeni özgüvenin, Gürcistan’ın Güney Osetya’ya saldırmasıyla oluşan ortamda kendini etkin bir biçimde gösterdiğini söyleyebiliriz.

Türkiye’nin Yeni dış politika ortamı

Yukarda değindiğim gibi, SSCB yıkıldığında açılan jeopolitik alan, Türkiye’ye yeni olanaklar sunuyordu. Rusya’nın yükselmeye başlaması ve Gürcistan’a girdikten sonra Güney Osetya ve Abhazya’nın bağımsızlıklarını tanıması Türkiye’yi açısından çok önemli bir dış politika paradigması sorunu yarattı.

Özetle, Türkiye, Soğuk Savaş sona erdikten sonra, NATO üyesi bir ülke olmakla birlikte kendi coğrafi konumuna uygun, çok yönlü ve derinliği olan bir dış politika “paradigması” kurmaya çalışıyordu. Bu politikanın bir gereği olarak, Karadeniz’de Rusya ile ekonomik işbirliğine dayalı, siyasi olarak sorunsuz ilişkiler sürdürmeye çalışıyordu. Türkiye ABD’nin İran’la girdiği bilek güreşine katılmıyor komşularıyla kurduğu karmaşık ve çok boyutlu ilişkilere dayanarak gerektiğinde Rusya’yı dengeleyen bir çizgi izliyordu. Bu arada, Kafkaslara yaratmaya çalıştığı dengeler içinde, ABD’nin petrol ve gaz boru hatlarını Rusya’nın tekelinden çıkarma girişimlerine destek veriyor, Baki Tiflis Ceyhan boru hattı projesiyle Hazar denizi petrollerini ve gazını Batıya taşıyan bir enerji platformu işlevini üstlenerek jeopolitik ağırlığını arttırmaya çalışıyordu. AKP hükümeti döneminde bu çizgi izlenmeye devam edilse de, ABD’ye daha fazla dayanma, bu yolla bölgede güç yansıtma eğiliminin (umudunun) dış politika doktrinine daha fazla nüfuz etmeye başladığını da söylemek olanaklı.

Türkiye’nin seçkinlerinin bu çok yönlü dış politikayı izlemeye olanak veren ortamdan yararlanmayı ne kadar başardığı ayrıca tartışmaya değer bir konu, ama şurası kesin ki Gürcistan krizinden, ABD ve NATO gemileri boğazlardan geçerek Karadeniz’e girmesinden sonra, bu ortam hızla kayboluyor.

Şimdi, bölgedeki ülkeler arasında geçerli dengelerin hepsi birden sarsılmaya başlarken Türkiye’nin ABD ve İngiliz dış politika uzmanları tarafından “ya bizdensin ya da bize düşman” anlamına gelen dar bir ikileme sokulmaya çalışıldığı söylenebilir: “Türkiye Boğazları ABD ve NATO gemilerine açarak NATO’nun yanında mı yer alacak? Yoksa Montreux koşullarında ısrar ederek fiilen Rusya’nın yanında mı?” Bu tür bir ikilemin Türkiye açısından ne kadar sınırlayıcı olabileceğini görebilmek için, kendi güvenliği açısından yönetmek zorunda olduğu dengelere kısaca bakmak yeterli.

Karmaşık dengeler dünyası

Türkiye’nin öncelikle Rusya ile ABD arasındaki dengeyi kendisine, gerek uluslararası alanda gerekse ülke içinde, hatta Güney Doğuda ek sorunlar yaratmayacak bir noktada tutması gerekiyor. Gerçekten de, Türkiye’nin, Rusya’yı tümüyle karşısına alması en azından ekonomik nedenlerden dolayı akla uygun değil. Türkiye kendisi için yaşamsal önem sahip doğal gaz tüketiminin %65’ini Rusya’dan ithal ediyor; bu ithalatın durması halinde, bu gün için hemen hiçbir alternatife sahip değil.

İkincisi, Türkiye 2008 yılında vermesi beklenen açığın yarısı Rusya ile gerçekleştirdiği ticaretten kaynaklanacak gibi görünüyor. Türkiye, mali yapısının giderek kırılganlaştığı bir ortamda, bu dış açığı biraz olsun kapatacaksa, Rusya ile ticaretinin aksamaması hatta daha da arması gerekiyor. Dahası Rusya ile ekonomik ilişkiler Türkiye’de, Turizm, inşaat tekstil, nakliyat gibi sektörler açısından büyük öneme sahip. Buna karşılık Rusya’nın Türkiye ile ticareti, toplam ticareti içinde önemsiz bir yer tutuyor. Rusya eğere bir ekonomik baskı uygulamak isterse, bu ticaretin bir kısmından, hata tümünden kolaylıkla vazgeçebilir. Kısacası burada Türkiye aleyhine bir durum söz konusu…

Diğer taraftan Rusya’ya karşı tutum alma konusunda ABD ile AB’nin lider ülkeleri arasında görüş ayrılıkları olduğu, bu görüş ayrılıklarının “transatlantik” ilişkilerine yeni gerginlikler eklediği de bir gerçek. Örneğin Almanya ve Fransa’nın, salt enerji, dış ticaret ve mali ilişkiler alanlarında değil, genelde uluslararası jeopolitik kaygılarla da ABD’nin talepleriyle, Rusya’nınkiler arasında, ağırlığı ABD’den yana olsa da, bir denge oluşturmaya çalıştıkları görülüyor. Türkiye’nin bu dengenin şekillenmesini beklemeden kendine dayatılan ikilemlerden birine bağlanmaktan kaçınması gerçekçi ve temkinli bir tutum olacaktır.

Bir örnek vermek gerekirse, Türkiye’nin Kafkasya İstikrar ve İşbirliği Platformu, önerisinin, Avrupa çevrelerinde şiddetli bir itirazla karşılaşmazken, ABD dış politika çevrelerinde, Gürcistan ve Rusya’yı aynı masaya oturtmayı, bu arada ABD ile NATO’yu dışarıda tutmayı amaçladığı varsayımından hareketle, ciddi ölçüde şimşekleri üzerine çektiği anlaşılıyor. ABD, AB dengeleri bağlamında bir diğer belirsizlik de Türkiye’nin AB üyeliğinin geleceğine ilişkin. Örneğin, Reuters’in aktardığına göre Prof William Hale gibi ABD-İngiltere çizgisine yakın kimi yorumcular, “Türkiye, çadırın dışında bırakılırsa, çok daha fazla sorun yaratacaktır” savından hareketle, AB üyeliği olasılığının şimdi daha da güçlendiğini ileri sürüyorlar. Buna karşılık, Eursia Group adlı danışmanlık kurumundan Wolfongo Piccoli adlı bir analiste göre, Gürcistan krizi Türkiye’nin AB üyeliği olasılığını daha zayıflattı. Çünkü böyle bir üyelik “Avrupa’nın sınırlarını Gürcistan’a ve Kafkasların geri kalanına kadar getirir” (12/08/08). Diğer bir değişle Avrupa Türkiye’yi sorunlu alanlarla arasında bir tampon bölge olarak tutmak istemektedir ve bu kriz bu tutumu daha da güçlendirmiş olabilir.

ABD’yle Rusya arasındaki ilişkilerin sertleşmesi, İran’ın nükleer silah üretme çabalarını, Rusya’nın da katkılarıyla hızlandırabilir. Böylece Türkiye, yakın bir gelecekte nükleer silahlara sahip bir İran’la yaşamak durumunda kalabilir. Böyle bir durumun gerçekleşmesi halinde, İran’a saldırma planları yapan bir ittifaktan yana açıkça tutum almanın riskleri, bu risklerin karşılanması için gerekecek savunma tedbirlerinin maliyeti, ülke ekonomisi acısından kaldırılamayacak kadar yüksek olabilir. Karadeniz’in NATO ve Rusya arasında bir çatışma alanı haline gelmesi halinde oluşacak savunma gereksinimleri de benzer bir sonuç yaratacaktır.
Diğer taraftan İran’a karşı ABD/NATO ittifakının yanında açıkça tavır almak, beraberinde Sünni-Arap ülkeleriyle, Türkiye’nin sosyal kültürel yapısını da etkileyebilecek düzeyde yakın ilişkiler kurmayı getirebilir.

Türkiye’nin Kafkasya bölgesinde, bir etnik çelişkiler yumağına rağmen yönetmeye çalıştığı, Ermenistan, Azerbaycan Gürcistan dengeleri, NATO ittifakının Ermenistan’ı Rusya’nın ve İran’ın etkisinden hızla yalıtmak amacıyla, Türkiye’ye, Azerbaycan’la ilişkilerini risk altına sokacak talepler dayatmasıyla bozulabilir. Türkiye’nin Ermenistan’la ilişkilerini normalleştirmesi, tarihsel sorunlarını bir an evvel çözmesi önemlidir.

Ancak, bu çözüm süreci, Türkiye’nin sorunu yönetmeyi beceremeyeceği, denetimi elinden kaçırabileceği bir hıza ulaşırsa, hem ülke içinde hem de, uluslararası alanda umulandan farklı sonuçlara yol açabilir.

Nihayet göz önüne alınması, dikkatle yönetilmesi gereken bir diğer hassas denge de Suriye ile ilgilidir. Rusya’nın Suriye’nin Tarsus limanında bir üs açarak Doğu Akdeniz’de donanma bulundurmaya başlaması, buradaki dengeleri değiştirecektir. Eğer Türkiye, Karadeniz’de Rusya ile, Monreux anlaşması üzerinden kafa kafaya gelirse, Güneyinde de Rus donanmasının varlığını da hesaba katmak zorunda kalacaktır.

Enerji jeopolitiğinde de korunması gereken hassas dengeler mevcuttur. Rusya’nın Gürcistan’a girmesiyle birlikte, BTC boru hattının güvenliği de tehlike altına, hatta kimi yorumculara göre önemi kaybolma sürecine girmiştir. Bu şimdilik, abartılı bir tespit olmakla birlikte, Türkiye’nin Azerbaycan’la ilişkilerinin bozulması halinde gerçekleşme olasılığı artabilecektir.

Ne ki ABD ve İngiliz yorumcularının, yeni bir “soğuk savaş” projesi peşinde, tüm bu karmaşık dengelerin Türkiye açısından önemini yadsıdıkları, dikkatlerinin Monreux Anlaşması’nın kısıtlamalarının kaldırılarak Karadeniz’in bir NATO gölüne çevrilmesi hedefi üzerinde yoğunlaştırdıkları görülüyor. Besbelli ki, Türkiye dış politikasını yönetmeye çalışanları gerçekten çok zor günler bekliyor.

 

Monday, February 14, 2022

“‘Süreç olarak faşizm’ teorisi: Tanımlar ve sınıflar” üzerine bir tartışma

 


Yaşar Ayaşlı’nın, “Süreç olarak faşizm” teorisi: Tanımlar ve sınıflar (11 Şubat 2022) yazısını ilk okuduğumda, cevap verip vermemek, dahası yazının devamını beklemek konusunda bir süre karar veremedim. Sonra bir kez daha dikkatle okuyunca yazıya verilen emeğe saygısızlık etmemek için düşüncelerimi, yazının devamını beklemeden açıklamak istedim.

Ayaşlı’nın benim çalışmama yönelttiği eleştirileri, tartışmayı kolaylaştırmak açısından üç başlık altında toplamak olanaklıdır diye düşünüyorum. 1) III Enternasyonal ve Faşizm teorileri. 2) Paxton’dan devşirme fikirler. 3) Faşizm analizini sınıfsızlaştırma.

III. Enternaysonel ve Faşizm

“Süreç olarak faşizm” başladığında İtalya ve Almanya’da tarihin bugüne kadar, bir gelişmiş kapitalist ülkede gördüğü en kitlesel, en kurumsal, en örgütlü ve topluma derinlemesine nüfuz etmiş, Komintern üyesi komünist partileri vardı. Bu ancak devasa sıfatıyla tanımlanabilecak partiler, sıfırdan başlayarak gelişen faşist hareketleri ve partileri durduramadılar. Dahası, İtalyan Komünist Partisi faşist serserilerin saldırıları altında adeta bir yılda tüm mevzilerini kaybetti. Sonuç olarak Komintern İtalya’da ve Almanya’da devasa komünist partilerin varlığına karşın yenildi [[i]].

Bu tarihsel deney Komintern teorilerinin, bugünle kıyaslanamayacak büyüklükte komünist partilerinin ve işçi hareketinin varlığına rağmen faşizmi durduracak hatta yenecek bir pratik üretemediğini göstermiyor mu? Bugün komünist hareketin zaaflarını, işçi hareketinin parçalanmışlığını, teknolojik gelişmelerin ve kültür endüstrisinin geldiği düzeyi düşününce, Komintern’in bu teorilerinin, bugün de pratiğin yolunu aydınlatma şansını sorgulamak gerekmez mi? Aksi bir tutum “skolastisizm” olmaz mı? Aklınıza Einstein’ın “Aynı şeyi yapmaya devam ederek farklı sonuç beklemek” üzerine sözleri gelmiyor mu?

Kaldı ki Ayaşlı da yukardaki paragraftaki fikirlerden çok uzak görünmüyor.  “Görünmüyor” diyorum çünkü, “1920-1945 arası yılların olağanüstü ve benzersiz koşullarında yapılmış faşizm tahlili eleştiri süzgecinden geçirilebilir, daha kapsamlı incelemelerle zenginleştirilebilir” dedikten sonra vazgeçip bu olası çabaları anlamsızlaştıracak bir saptama yaparak devam ediyor “Ancak ne yapılırsa yapılsın Komintern materyalleri hala faşizme giriş olarak okunması ve yeni analizlerde rehber edinilmesi gereken ana kaynaktır”. Yine soralım: Niye, hangi siyasi başarılarından dolayı ana kaynaktır”. “III.Dönem” (1928-33) politikaları, 23 Ağustos 1938  Ribbentrop-Molotof paktı[[ii]] da kaynaklara dahil midir.? [[iii]]

Marx’ın yazıları ana kaynaktır. Lenin’in yazıları ana kaynaktır. Birincisinin tahlilleri hala geçerlidir, her gün yeniden kanıtlanmaktadır. İkincisinin yazıları, ilk proletarya devriminin yolunu aydınlatmış, pratiğe şaşılacak bir işlevsellikle yön vermiştir.

Diğer taraftan, Ayaşlı’nın karar vermekte zorlandığını görmek gerçekten üzücüdür. Örneğin: 

Bunu demekle, 1945 öncesinde, hatta 20. yüzyılın sonuna kadar yazılanların günümüzdeki faşizmin dünyadaki tezahürlerini ve bunların bütün özelliklerini açıklamaya yettiğini söylemiş olmuyorum”… “Dimitrov’un tek cümlelik tanımı; faşizmin tarihsel yerini (ekonomik temelini), sınıfsal niteliğini, iç ve dış siyasetlerindeki yönelimlerini, burjuva devletinin başka biçimlerinden farkını ve siyaset etme tarzını gösteren zenginliktedir.” 

Ne yazık ki, bu iki önerme birbiriyle bağdaşmaz ve ikincisinin de ayrıca “gösterilmesi” gerekir.

Cımbızlamak istemediğimden alıntılarım uzun olacak:

“İkinci Dünya Savaşı sonrasının ve 21. yüzyılın faşizmleri, ortak olduğu kadar farklı yanlar da taşırlar. Aralarındaki ilişkide süreklilik esas kopuş talidir.”   … “Bugün yapılması gereken Komintern tanımına sırt çevirmek değil, ana doğrultuyu koruyarak bağlı olduğu nesnel koşullarla birlikte faşizmde yeni olanı da kapsayacak analiz ve tarifler yapmaktır. Şimdiki faşizmin bazı kanatlarının tarihsel faşizme mesafeli duruşları, totalitarizm ve korporatizme karşı kısıtlanmış çoğulculuğu savunmaları, düşman tanımını değiştirmeleri, paramilitarizmden ve anti-semitizmden rücu etmeleri, devletçiliğe karşı “serbest piyasa”yı savunmaları[[iv]ve bunun gibi pek çok değişiklikle eskisinden ayırt edilebilir.” “Faşizm tek boyutlu bir olgu değil hem ideoloji hem siyasi hareket hem devlet biçimi hem de sosyokültürel bir yapılanmadır. Dolayısıyla, faşistleştirme sürecinin, iktidar öncesi ve sonrasındaki gelişiminin sosyoekonomik düzlemde ele alınması Marksizm’in gereğidir”.

Ayaşlı’nın bu saptamalarının benim “Yeni Faşizm” başlıklı çalışmamın projesinden ne kadar farklı olduğunu anlamak gerçekten kolay değildir. Benim çalışmamda gündeme getirdiğim ve cevap bulmaya çalıştığım sorunların, Dimitrov’un tanımında kapsandığını söylemek yetmez göstermek ve benim gibi gereksiz işlerle uğraşanları boşuna enerji tüketmekten kurtarmak gerekir.

Bana gelince, “Yeni Faşizm” çalışmasını okuyanlar, benim III. Enternasyonel’in faşizm teorilerini görmezden gelmediğimi, işe yaramaz olarak bir kenara koymadığımı, “işe” onlardan başladığımı, nerede açıklayıcı olduklarını nerede eksik kaldıklarını bulmaya çalıştığımı kolaylıkla görebileceklerdir.

Paxtondan devşirme fikirler

Ayaşlı, benim çalışmamla Paxton’ın çalışması arasında paralellikler aramaya başlarken, benim düşüncelerimi Paxton’dan devşirdiğimi iddia etme noktasına çok yaklaşıyor. Bu ciddi bir durumdur.

Önce şunu anımsayalım, faşistleşme[[v]] süreci tartışmaları bu topraklarda Paxton’dan eskidir. 1970’lerde, “tırmanan faşizm” kavramı etrafında yaşanan tartışmalarda, “süreç olarak faşizm” kavramının çeşitli renklerini bulmak olanaklıdır.

Ayaşlı, Paxton’un kitabı elinde olmadığı için “başka bir yerden alıntılayacağım” diyerek devam ediyor: “Belirli bir özün ifadesi olarak değil, zaman içinde gelişen bir dizi süreç olarak bazı faşist hareketlerin yörüngesini takip edin.” Paxton, faşizmi, özü yerine, süreç içerisinde, hareket halindeyken, anlamaya çalışmaktan yanadır. Faşizmi R. Griffin “ideolojik bir öz”, S. Payne “üç boyutlu bir tipoloji”, Paxton ise “bir dizi süreç” olarak tanımlar. Bir başka akademisyen Roger Eatwell, haklı olarak Paxton’un “faşist hareketler ve rejimleri tespit etmesini sağlayacak taslak bir faşizm tanımı” olmadığını söylemektedir.”

Şimdi bunları benim Yeni Faşizm çalışmamın 2. Baskısının 21. Sayfasındaki şu ifadelerle karşılaştırın:

Diğer taraftan bugün, totaliter rejimler, faşizm kavramları alanına geçtiğimizde, bulacağımız şeyin, 1920’lerin, 1930’ların faşizminden (totaliter rejimlerinden) önemli farklara sahip olduğunu göreceğiz. Bence bu farklar, faşizm kavramıyla tanımlanan şeyin, onu tanımlamamıza olanak veren “özüne” değil, bu “özü” oluşturan unsurların kapitalizmin geçirdiği tarihsel evrim içinde, yeni, sosyoekonomik ve kültürel, hatta teknolojik koşullara göre düzenlenmesinden kaynaklanan yeni bir biçime ait olacaktır.”[[vi]]

Benim faşizmin tarihsel evrimine ilişkin saptamalarımın (sabit öz, değişen biçimler), Paxton’a atfedilen yaklaşımla taban tabana zıt olduğunu görmek için çok büyük çaba gerekmez, yalnızca okumak yeter. 

Ayaşlı: “Paxton”u “Faşizmle kapitalizm (emperyalizm) arasındaki zorunlu ilişkiyi kabul etmeyen, onun kitleler üzerindeki etkisini zordan yalıtarak ‘insanlar üzerindeki cazibesi’ ve ‘insani tercih boyutu’ ile açıklayan biridir”[[vii]].

“Bu adamın bizimle ne alakası var, denilecektir. Var, çünkü bu tür kavramlar devşirilseler (abç) bile genlerini yanlarında taşırlar. Yıldızoğlu’nun “yeni faşizm” üzerine yorumlarının finans kapital ya da büyük sermaye odaklı olmaması bundan bağımsız değildir. Yazılarında “egemen sınıflar”, ellerini göğüslerine kavuşturup sürecin sonunu “dur bakalım ne olacak” diye bekleyen iktidarsız sınıf veya sınıf fraksiyonları olarak resmedilirler.”

Önce “Yazılarında ‘egemen sınıflar’, ellerini göğüslerine kavuşturup sürecin sonunu ‘dur bakalım ne olacak’ diye bekleyen iktidarsız sınıf veya sınıf fraksiyonları olarak resmedilirler.” İddialarının saçmalığını vurgulamak gerekiyor“Süreç olarak faşizm” içinde gerek Almaya gerekse de İtalya’da büyük burjuvazi, elleri kolları bağlı oturup bekleyen iktidarsız bir sınıf değildir. Aksine bir taraftan ekonomik-toplumsal krizi muhafazakar, liberal partilerle, ile yönetmenin yollarını aramakta, faşist hareketleri dikkatle izlemekte, diğer taraftan bu hareketin liderliğinden kimi bireyler ile ilişki kurmaya çalışmaktadır. Büyük burjuvaziden birilerinin faşist hareketin liderlikleriyle ilişki içinde olmasını doğrudan sınıfın tercihi olarak yorumlamak, sınıfın tercihini birkaç kişinin tercihine indirgemek olacaktır. Bir sınıfın temsil ilişkisini, devletin o sınıfın çıkarlarını savunma ve yeniden üretme sürecinde aramak gerekir. İtalya’da “Faşist manifesto”, Almanya’da, Schmitt’in büyük sermayeyi ikna çabaları, Reichtag’da yapılan kaynak yarama toplantısı, başlangıçta Faşist hareketle büyük sermaye arasında bir temsil ilişkisi olmadığını, bu ilişkinin daha sonra yaratılması gerekmiş olduğunu göstermektedir.

İkincisi, belki Paxton “Faşizmle kapitalizm (emperyalizm) arasındaki zorunlu ilişkiyi kabul etmeyen, onun kitleler üzerindeki etkisini zordan yalıtarak ‘insanlar üzerindeki cazibesi’ ve ‘insani tercih boyutu’ ile açıklayan biridir” ama, benim çalışmamda, faşizmle sömürgecilik, emperyalizm, hatta Taylorizm ve teknolojik gelişmelerle, dolayısıyla kapitalizmin aşamalarıyla finans-kapitalin değerlenme koşullarıyla ilişkisini kuran bölümler vardır. Bir farkla ki bu bölümlerde ilişkiler indirgemeciliğe düşülmeden, neden sonuç bağlantıları, genel bağlam ve ara soyutlama aşamaları dikkate alınarak kurulmaya çalışılmaktadır. Örneğin, “Faşizmin tarihsel kültürel zemini” başlıklı bölüme bakabilirsiniz.

Ayaşlı’nın “Yıldızoğlu “Müslüman entelijensiya”yı topluma kendini dayatan esas özne olarak gösteriyor. Paxton da faşist hareketlerin başarısını geleneksel seçkinlerle ittifakına bağlar.” Diyerek kurmaya çalıştığı paralellik, sapla samanı birbirine karıştırmaktır ve kategorik olarak yanlıştır. Paxton’un ve başkalarının Faşizmi açıklarken geleneksel seçkinler dedikleri esas olarak aristokratik kalıntılar, Junkerlerdir. Benim yazılarımı okuyanlar Müslüman entelijensiyayı “geleneksel seçkinler” değil modern bir sınıf şekillenmesi olarak gördüğümü bilirler.

Sınıfsızlaştırma

 Ayaşlı benim süreç olarak faşizmi sınıfsızlaştırdığımı ve süreci nicelleştirdiğimi iddia ediyor. “Nicelleştirmeyi” nasıl anlamak gerekir bilemiyorum. Bana, sürecin “aynı” kalarak, niteliksel değişim yaşamadan hareket etmesi olarak anlamak gerekir gibi geliyor.  Bu anlayış doğruysa bu eleştiriyi bana değil Ayaşlıya yöneltmek gerekiyor:  Ayaşlı’nın“Yıldızoğlu, faşizm tanımlarken nihai belirleyici ya da “üst belirleyen” olarak büyük sermayeyi görmüyor… Yıldızoğlu’nun “yeni faşizm” üzerine yorumlarının finans kapital ya da büyük sermaye odaklı olmaması bundan bağımsız değildir“ saptamasında, eğer büyük sermaye başından beri sürecin içinde ve belirleyiciyse geriye yalnızca niceliksel, nicelleştirilmiş bir süreç kalıyor. 

Buna karşılık ben, analize büyük burjuvaziyle değil, kapitalizmin geldiği aşamada yarattığı biçimlerin nasıl faşizmin tohumlarını içerdiğini göstermeye çalışarak başladım. Faşist ideolojinin, bireylerin, hareketin şekillenmesini kapitalizmin (finansa kapitalin) yapısal özelliklerinden çıkarsamaya çalıştım. Sonra faşist hareketin, büyük burjuvaziyle buluşmasının aşamalarını saptamaya, “nicelleştirmekten” kaçınarak, bunları farklı dönemler olarak analiz etmeye çalıştım. Kısacası faşizmi ne kapitalizmden, ne finans kapitalden (toplumda yarattığı biçimlerden) kopardım. 

Söyleyeceklerim esas olarak burada bitiyor ancak bitirirken, Ayaşlı’nın “Rejim hem iş çevrelerinin hem de işçi sınıfının artan öfkesinden kaçarak ‘kültür savaşlarına’ sığınmaya çalışıyor.” “Bu cümle sınıflar üstülük ve tarafsızlık gibi açılardan eleştirilebilir; konumuz açısından önemi, “rejim”e işçi sınıfı gibi “iş çevreler”i dediği burjuvazinin (TÜSİAD’ı kastediyor olmalı) de öfke duyduğunu söylemesinden geliyor. Yani tekelci sermaye faşistleştirme ve kurumsallaşma sürecinde “bekle gör” politikası izlemiş oluyor.”  ifadelerine değinmeden edemeyeceğim. 

Aslında bu saptamaları, konuyu başka bir bağlama taşıdığı için bir kenara koymak gerekiyor ama yine de toplumda büyük burjuvaziden ve işçi sınıfından başka sınıfların da olduğunu, bu ikisinden farklı bir sınıfın çıkarını savunmanın sınıflar üstü olmak anlamına gelmediğini anımsatmak istiyorum. Daha fazlasını merak edenlere, siyasal İslam ve Müslüman entelijensiyanın özgün bir sınıf olarak şekillenmesine ilişkin yazdıklarımı önereceğim.

 



[i] İtalyan Faşizmi ve Alman Nazizmi, II. Büyük emperyalist savaşta, emperyalist devletin ordularının da yardımıyla askeri araçlarla yenildiler. 

[ii] Alman faşizmi konsolide olduktan sonra

[iii] Burada vurgulamak gerekir: Türkiye’de sosyalist hareketin 1970’lerde faşizme karşı sürdürdüğü mücadele bir çok hatalarına ve zaaflarına karşın faşizmi durdurmayı başardı, faşist partinin egemen sınıflar için bir seçenek olmasını engelledi. Egemen sınıflar da faşist hareket ve faşist devlet gibi, yapısal bir dönüşümü benimsemek yerine, devletin bir kolu olan orduyu ve “ara” ve “geçici” bir rejim olarak askeri diktatörlüğü̈ kullanmayı tercih ettiler. İtalyan ve Alman komünist partilerinin yasalcı ve parlamenter eğilimlerine karşılık Türkiye sosyalist hareketi faşist hareketin vahametini daha başından fark etti (Alman ve İtalyan komünistlerinin başına gelmiş olanlar tabii ki çok önemliydi) ve “goşizm” eleştirilerine, “aman provokasyon olur” yakınmalarına aldırmadan anti faşist savaşı tüm yönleriyle birlikte benimsedi, hareket ve parti olarak faşizmi durdurdu.

[iv] Geçerken not edelim: Faşist hareketin tarihinde “serbest piyasayı savunmak” yeni bir durum değildir.  Carl Schmitt 1932’de Langham Association’un genel toplantısında 1600 sanayici ve bankacı karşısında yaptığı açış konuşmasında, otoriter devletin (gelmekte olan Nazi devletinin) ekonomiye müdahale etmeyeceği konusunda büyük sermayeye güven vermeye çalışıyordu. (Herman Heller, “Authoritarian liberalism?”, 1933- İngilizce çevirisi: European Law Journal, Vol. 21, No. 3, May 2015). Heller, Otoriter rejimin ekonomiye müdahale etmekten kaçınamayacağını, Schmitt’in düpedüz büyük sermayeyi ikna etmeye çalıştığını savunuyordu. Heller, 1933’de, Almanya’yı terk etmek zorunda kaldı ve o yıl sürgünde öldü. Heller SDP’nin Marxist olmayan kanadından, hukukçu ve filozof bir entelektüeldi. Nazi partisi Şubat 1933’de, Goering’in Reichtag’da düzenlediği, “para dilenme” toplantısında, hala Alman finans-kapitalinin temsilcilerine güven vermeye çalışmakla meşguldü. (Ergin Yıldızoğlu, Yeni Faşizm”  2. Baskı, Eylül 2020 sf.50)

[v] “Faşistleşme” süreciyle “Faşistleştirme” süreçlerini birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi ekonomik, teknolojik, siyasi kültürel etkiler altında kendiliğinden faşist düşünce ve duyarlıkları geliştirmeye ve edinmeye başlamakla, “olmakla” ilgilidir. İkincisi ise Faşist hareketin ve partinin toplumda yarattığı dönüşümlerle, bir aktör tarafından değiştirilmekle ilgilidir.

[vi] Bu paragrafın devamında, bu değişik biçimlere ilişkin olası örnekler vardır.

[vii] Kitap elinde yokken, herhangi bir kanıt göstermeden bu kadar kesin konuşmak da oldukça ilginçtir.  Bana gelince, ben Paxton’u teorik ilham almak için değil, yeni veriler bulabilirim umuduyla okudum. Çalışmamda sağdan soldan bir çok tarihçinin ortaya koyduğu verilerden, hatta faşist metinlerden yararlandım ama bunları  kendim, elimden geldiğince yorumlamaya çalıştım.

Monday, November 16, 2020

Bir Başkadır

 

“Bir başkadır” adlı televizyon dizisinin, sosyal medyada rastladığım göndermelerden, hatta yorumlama -eleştirme çabalarından, oldukça ilgi çektiğini hatta beğenildiğini anlıyorum. Bir Televizyon dizisinin, bu kadar ilgi çekmesini, hatta entelijensiyanın, o kadar sorun arasında bu kadar vaktini almasını ilk anda yadırgamadım değil. 

İngiltere Netflıx kanalında “Ethos” adıyla sunulan dizinin birinci bölümünü zar zor izledikten sonra durumu biraz daha anlamaya başladım sanırım. Diziyi birinci bölümden sonra terk etmemin nedenleri arasında sinematografiye, ya da oyunculara yönelik bir tepki yok. Hatta Meryem’i oynayan sanatçının dengeli inanılırlık düzeyi kabul edilebilir bir performans sergilediğini düşünüyorum. Benim tepkim başka konulardan kaynaklandı.

Bu konulara geçmeden önce şunu anımsamak yararlı olabilir: Televizyon dizileri büyük sermaye işlemleridir. Bu anlamda kültür endüstrisinin önemli artık-değer üretme kaynaklarını (fabrikalarını) oluştururlar. 

Kültür endüstrisi bulunduğu ülkedeki ekonomik ve siyasi, iktidarla yakından bağlantılıdır; daha açık koymak gerekirse, iktidarın yeniden üretim sürecinin çok önemli bir parçasıdır. Bu durumda böyle büyük kültür endüstrisi projelerini tasarlayan ve hayata geçirenler, hele “Süreç olarak Faşizmi” yaşamakta olan bir sosyal formasyonda, iktidarın koyduğu siyasi ve kültürel kısıtlamaları, kültürel hegemonya gereksinimlerini gözetmek, hatta bunlara en azından taviz vermek zorunda olacaklardır. 

Sokakta kendisine uzatılan mikrofona, Rejime ilişkin olumsuz bir şeyler söyleyen sıradan vatandaşın kolaylıkla tutuklanarak taciz edilebildiği bir ülkede yapılacak TV dizilerinin Rejime eleştirel mesafelerini koruyabileceklerini düşünmek büyük saflık, hatta entelijensiya söz konusu olduğunda “staretejik cahillik” olacaktır.

“Bir Başkadır” dizini değerlendirirken, yukarda belirtilenleri gözden kaçırmamak gerekir.

Dizi İngiltere Netflix’inde “Etos” adıyla da sunuluyor. Düşünmeye buradan başlayabiliriz.  

Etos: Estetik yapıtın, İzleyicinin etik duyarlılıklarını hedef alan bileşenlerine ilişkin bir kavramdır. Bu anlamda, kolaylıkta “poetikadan”, “retoriğe” oradan da “propaganda” alanına geçebilir.

Başarılı dizilerin ilk bölümü her zaman izleğin en temel unsurlarını, karakterlerini ve “etos”unu kurar. Böylece izleyiciyi, onu hangi dünyaların içine çekeceğini baştan anlatarak ve göstererek, yakalamaya çalışır. Ne de olsa tüm estetik yapıtlar (her estetik yapıt sanat kategorisine girmez), özellikle büyük sermaye birikim projesi olanlar, izleyicinin dikkati ve ilgisi üzerinde rekabet halindedir.

İzlek: “Bir başkadır” bize ilk bölümde iki “yaşam dünyası” sunuyor. Anladığım kadarıyla daha sonra bu yaşam dünyalarına “Kürt sorunu” üzerinden bir üçüncüsü ekleniyormuş. Ancak diğer bölümleri izlemediğim, aşağıdaki saptamalardan anlaşılabilecek nedenlerden dolayı da izlemeyeceğim için bu 3. “Yaşam dünyası”na değinmeyeceğim. 

Dünya-1: Eğitimli, laik/seküler ve en azından yukarı orta sınıftan seçkinlerin ve entelijensiyanın dünyasıd

Dünya-2: Yoksul, işçi sınıfı, eğitim düzeyi düşük ve dindar bir dünyadır. 

Bu iki dünya bize üç kadın üzerinden sunuluyor.

D1: Psikiyatrist (entelektüel) bir kadınla temsil ediliyor. Bu profesyonel kadın, D2’nin varlığını kabullenmekte büyük zorluk çekiyor. Bu zorluğun basıncıyla patolojik düzeyde bir suçluluk duygusu içindedir ve bu durumundan da a kendisini çocukluğunda deta “programladığına” inandığı anne-babasını suçluyor; bunları konuşmak için bir başka psikiyatrist kadına gidiyor. Bu noktada, akla iki soru geliyor: 1) D2’yi kabul etmekte zorlanan bu kadın kaç yaşındadır? 2) Anne-babası kimlerdir?

D2: Bu da bir kadın tarafından temsil ediliyor. O da D1’nin varlığını kabullenemiyor. Ancak bundan dolayı bir suçluluk duymuyor, çünkü onun gözünde bu ahlaksız, yoz ve olmaması gereken bir dünyadır. Bu kadın gidip sorunlarını yumuşak sesli, bilge izlenim veren bir hocayla (yaşlı bir erkek ve bir Müslüman entelektüel) konuşuyor ondan akıl ve yardım bekliyor.

Zaman: İzlek hangi zamanı temsil ediyor: Benim anladığım, izlek öncelikle güncel zamanı temsil ediyor. Bir dizinin tasarlanma ve gerçekleşme süresi, Pandemiye herhangi bir gönderme yapmıyor olması, “zamanı”, 2018-19 yıllarına koymamız gerektiğini düşündürüyor.

Pek bu zamanda ülkede neler olmaktadır: Ülkede İslamcı bir “yeni faşizm” süreci yaşanıyor. Bu sürecin iktidarı ekonomik bir krizle yüzleşmeye başlamış, lideriyse kültürel iktidarlarını kuramadıklarından (total kontrol inşa edemediklerden, adeta D1’den kurtulamadıklarından) her fırsatta yakınıyor.

Peki laik psikiyatrist kadın kaç yaşındadır. Ben 30’ların ortasında, en fazla 40’lerın başında olduğu izlenimini edindim. Bu saptama bizi, anne-babası tarafından “programlanma” zamanı olarak 20-30 yıl geriye götürür; diğer bir deyişle Siyasal İslam’ı iktidara taşıyan hegemonya inşa sürecinin başladığı yıllara…

Bu formül ile izlek bize, patolojik suçluluk duygusunun kaynağı olan programlamadan sorumlu anne-baba’nın, siyasal İslam’ı “Radikal öteki” olarak gören, “laikçi” birileri olarak düşünmemiz ve mahkum etmemiz gerektiğini söylemiş oluyor. Bu kaçınılmaz olarak bizi “Kemalist”, Aydınlanma geleneğinden, ya da solcu bir aileye, izleğin, ana karakterin ağzından mahkûm edilen tutumun ait olduğu ettiği 2. Zamana götürüyor. İzlek bu ikinci zamanı kullanarak Siyasal İslam’ı olumluyor, onun yükselişine direnen ve haşa direnmeye devam eden güçleri mahkum ediyor.

Dizinin izleğinin anlatısı, D1’in, D2’yi yargılamaya hakkı olmadığını, D1’in D2’yi anlaması ve kabul etmesi gerektiğini ima eden bir doğrultudadır. Buna karşılık D2’nin, D-1’i yargılamaya ve mahkûm etmeye hakkı vardır.

D1’in, Siyasal İslam’ın dünyasını “anlaması” ve “kabul etmesi”, “ötekileştirmemesi” gerektiği fikri yaklaşık 20 yıl önce, Siyasal İslam’ın yükselme ve hegemonya inşa sürecinin başladığı dönemde etkin bir “propaganda” ve “trasformismo” aracıydı (Bkz: Zaman gazetesi ve liberal entelijensiya): D1 “ötekini” dinlemelidir, anlamalıdır ve en önemlisi “değişimi” kabullenmelidir. D2’nin ise, D1 karşısında böyle bir sorumluluğu yoktur.

Bu TV dizisi üzerinde bu kadar laf etmeye bile değmeyecek, sıradan bir “kültür endüstrisi” malıdır.  Dizi, karmaşık ve “derinlikli olma” izlenimi yaratmaya çalışarak sanat taklidi yapıyor. Ancak kaba bir “aesthetic management” düzeyini aşabildiğini sö”ylemek zor. Kısacası bu diziyi, yapımcılarının iddialarından ve niyetlerinden bağımsız olarak, Rejimin kültürel egemenlik projesinin değirmenine su taşıyan bir “propaganda”, besbelli ki “başarılı” bir propaganda olarak değerlendirmek gerekiyor.


Thursday, October 22, 2020

"Yeni Faşizm"in ikinci baskısıyla ilgili tanıtma yazısı üzerine iki not

 Cumhuriyet'in Kitap ekinde "Yeni Faşizm"in ikinci baskısıyla ilgili tanıtma yazısı için yazara teşekkür ederim.

Ancak gelen e-mail mesajlarından hareketle iki not düşmem şart oldu. Birinci, yazıda Yeni faşizme çare olarak sosyal demokrasiyi gördüğüme ilşkin bir not var. Fark edenler olmasaydı, bu yanlış anlayışın üzerinde durmayacaktım. Kitabı okumuş olanlar fark edecektir ve benim yazdıklarımı izleyenler de bilirler: Ben "süreç olarak faşizme" karşı sosyal demokrasiyi, hiç bir zaman çare olarak görmedim. Aksine Alman ve italyan faşizminin sol harekleti hızla yok edebilmesinin nedenleri üzerinde düşünürken, çare olarak neleri düşündüğümü göstermiş oluyordum. İkincisi. Tanıtma yazısının II. Baskının I.den ne gibi farklar işerdiği hakkında da bir iki satır işermesi gerekirdi diye de düşünüyorum.