Saturday, February 21, 2026

Aman dikkat! Bir sınıf var!

 


Siyasal İslam’ın entelijensiyasını, yalnızca bir “fikir üreticileri topluluğu” değil, özgün bir sınıf formu olarak düşünülmek gerekir. Bunu görmek, hem mevcut rejimin doğasını anlamak hem de “bu iktidar gerçekten sandıkla gider mi?” sorusuna daha gerçekçi yanıtlar verebilmek açısından hayati. Çünkü burada söz konusu olan, herhangi bir siyasi kadronun gelip geçici hâkimiyeti değil; dini bilgi üzerindeki tekelini, devlet aygıtı ve piyasayla eklemlenerek kalıcı bir iktidar biçimine dönüştüren, ideoloji üreterek zenginleşen bir sınıfın yükselişi söz konusudur.

Bu metin boyunca “entelijensiya” kavramını, sıradan “aydınlar topluluğu” anlamında değil, belirli bir tür entelektüel emek üreten sınıf olarak kullanıyorum. Buradaki kastım, George Konrád ve Iván Szelényi’nin işaret ettiği biçimiyle[[1], teknik uzmanlıkla sınırlı olmayan, birden çok alanda birden uygulanabilen çaprazbağlamlı bilgi üreten gruptur. Bu bilgi, yalnızca belirli bir makineyi, hukuki prosedürü ya da bürokratik tekniği işletmeye yaramaz; aynı anda siyasal iktidarın meşruiyetini kurar, ahlaki normları tanımlar, eğitim ve kültür politikalarını şekillendirir. Siyasal İslam’ın entelijensiyasını özgün bir sınıf olarak tartışırken, tam da bu türden entelektüel emek üreten, yani toplumsal alanın bütününe müdahale edebilen “bilgi sınıfı”nı kast ediyorum.

 

Dini bilginin üretim aracı haline gelişi

Siyasal İslam’ın entelijensiyasını özgün kılan ilk nokta, “dini bilgi”yi sıradan bir inanç içeriği olmaktan çıkarıp, üzerinde fiilî tekel kurduğu bir üretim aracı haline getirmiş olmasıdır. Kur’an ve hadis yorumu, fıkıh, “ahlak”, aile ve cinsiyet normları, eğitim ve kültür politikası gibi alanlarda neyin “doğru İslami bilgi” sayılacağına karar veren, bu entelijensiyadır. Dini söylemin sınırlarını onlar çizer; kimlerin konuşma yetkisi olduğuna, kimlerin “sapma” sayılacağına yine onlar hükmeder.

 

Bu durumda dini bilgiye erişim, onu yorumlama ve dolaşıma sokma kapasitesi, klasik anlamda bir “bilgi sermayesi” olmanın ötesine geçer. Bu bilgi, İslami alan içinde meşruiyetin önkoşulu, siyasal ve toplumsal konum alışın ana anahtarıdır. Dini referansla politika yapmak, eğitim vermek, medya üretmek istiyorsanız, bu sınıfın tanımladığı bilgi rejimine tabi olmak zorundasınız. Böylece dini bilgi, maddi üretim araçlarından farklı ama onlarla derin bağlara sahip bir üretim aracı formuna bürünür.

 

Kurumlar, mekânlar ve sınıfın yeniden üretimi

Bu bilgi tekeli, kendisi için özel üretim yeniden üretim alanları ve kurumlar yaratır. İmam hatip okulları, ilahiyat fakülteleri, din ağırlıklı vakıf üniversiteleri, cemaat dershaneleri, vakıf ve dernek ağları, “dindar” televizyon kanalları, yayınevleri, dergiler, dijital platformlar… Bütün bu kurumlar birer bilgi üretim ve dolaşım merkezidir, ama aynı zamanda bu sınıfın kendini yeniden ürettiği yeniden alanlar, kurumlar ve mekanlardır.

 

Bu alanlarda kimlerin yükseleceği, kimlerin kadro olacağı, hangi söylemlerin meşru, hangilerinin “aşırı” veya “sakıncalı” sayılacağı bizzat bu entelijensiya tarafından belirlenir. Eğitim ve kültür alanı, böylece iki işlevi aynı anda üstlenir: Bir yandan toplumu İslami normlara göre yeniden biçimlendirir, öte yandan bu normların bekçiliğini yapan sınıf için durmaksızın yeni kuşak kadrolar üretir.

Devletle iç içe geçme sürecinde bu kurumların önemli bir kısmının kamusal kaynaklarla beslenmeye başlaması, sınıfsal tabloyu daha da netleştirir. Dini bilgi tekelini elinde tutanlar, kendi yeniden üretimlerinin maliyetini toplumsallaştırırken, kontrolünü özel olarak ellerinde tutarlar. Bu, klasik bir egemen sınıf refleksidir: Risk ve maliyetler toplumun geneline yayılır, karar ve denetim hakkı dar bir zümrede yoğunlaşır.

 

Eğitim ve kültür mühendisliği: ideolojiden fazlası

Eğitim sistemi ve kültür endüstrisinin yeniden şekillendirilmesi, bu sınıfın kendini tahkim etmesinin en görünür yollarından biridir. Müfredat değişiklikleri, okul türlerinin dinselleştirilmesi, seçmeli derslerin çoğaltılması, gençliğin gündelik hayatına nüfuz eden dizi, film, yarışma, sosyal medya içerikleri… Bütün bunlar, İslami normları “hayatın doğal akışı” gibi sunmanın araçlarıdır.

 

Burada söz konusu olan, yalnızca soyut “değerler”in değişmesi değildir. Emek piyasalarının, kadın emeğinin, aile içi işbölümünün, gençliğin zaman kullanımının, eğlence ve tüketim kalıplarının yeniden düzenlenmesi anlamına gelir bu. Kimin çalışacağı, kimin evde kalacağı, hangi işlerin “kadın işi” ya da “erkek işi” olduğu, hangi eğlence biçimlerinin “helal” ya da “haram” sayılacağı, hepsi bu bilgi rejimi tarafından yeniden kodlanır. Toplumsal mühendislik, ideolojik propagandadan ibaret değildir; gündelik hayatın, bedenlerin ve zamanın planlanmasıdır.

 

Bu kadar derin bir müdahale, ancak o müdahaleyi planlayan ve yürüten bir sınıfın varlığıyla mümkündür. Siyasal İslam’ın entelijensiyası, tam da böyle bir planlayıcı ve uygulayıcı sınıf olarak ortaya çıkar: Uygulama araçları devlettir, ama bilgi ve norm üretimi bu sınıfa aittir.

 

Artı-değere eklemlenme: ideoloji üreterek zenginleşmek

Bu tabloya bir de ekonomik boyuttan bakmak gerekiyor. Dini bilginin üretimi ve dağıtımı, artık yalnızca sembolik prestij kaynağı değildir; doğrudan artı-değere erişim ve zenginleşme kanalıdır. Dini eğitim sektöründen elde edilen gelirler, vakıf ve dernekler üzerinden dönen kaynaklar, ihale alan “dindar” medya grupları, dini içerik üreten yayıncılık sektörü, “İslami finans” ve “ahlakileştirilmiş” iş yönetimi danışmanlığı gibi alanlar, bu entelijensiya için ciddi bir gelir havuzu yaratır.

 

Burada önemli nokta, bu sınıfın bizzat fabrika ya da tarla işleten klasik kapitalistler olmaması, ama bu kapitalistlerin rejimini meşrulaştıran, işgücünü disipline eden, tüketim kalıplarını yönlendiren bir ideolojik ve yönetsel işlev üstlenmesidir. Üretim sürecine doğrudan girmeden, artı-değerin yeniden dağıtımı üzerinden beslenen bir aracı sınıf söz konusudur. Dini bilgi, tam da bu noktada sermaye ile emek arasındaki ilişkide “yağlayıcı” işlev görür: Eşitsizlik, sömürü ve yoksulluk, doğal felaketler karşısında devletin yetersizliğinin sonuçları, “kader”, “imtihan”, “sabır” gibi kavramlarla paketlenir; sermayenin talep ettiği itaat ve esneklik, "İslami ahlak" olarak yeniden adlandırılır.

 

Dolayısıyla karşımızda, ideoloji (dini bilgi) üreterek zenginleşen bir sınıf vardır. Bu sınıf, kapitalist üretim tarzının dışında değil, tam göbeğindedir; ama üretken değil, asalaktır. Fiziki üretim araçlarının mülkiyetine sahip değildir ama dini bilgi bunların elinde simgesel üretim aracı olarak işler bu sınıfı artı-değer transfer eden devlet ve sermaye ağlarına yapıştırır.

 

Devletle bütünleşen bir iktidar sınıfı

AKP dönemi, bu sınıfın ilk kez merkezî devlete kitlesel ve sistematik biçimde yerleştiği dönem oldu. Bürokrasi, eğitim, medya, yargı, yerel yönetimler, hatta dış politika alanında bile bu entelijensiyanın kadroları belirleyici pozisyonlar aldı. Bu durum, siyasal İslam’ın “toplumsal tabanının” iktidara gelmesinden çok, onun entelijensiyasının bir iktidar sınıfı olarak devleti içeriden kuşatması anlamına geldi.

 

Bu iktidar yalnızca yürütme organına, hükümete ya da parlamentoya indirgenemez. Sınıf, devlet aygıtına dağılmış binlerce kadro, yüzlerce kurum, sayısız ağ ve ilişki üzerinden işler. Bir yandan atama, ihale, kadrolaşma pratikleriyle maddi kaynaklara erişimi garanti altına alır, öte yandan dinî bilgi tekeli sayesinde meşruiyet üretir. Devlet onun için hem koruyucu kalkan, hem de artı-değere erişim için vazgeçilmez bir araçtır.

 

Bu nedenle siyasal İslam entelijensiyasını, kapitalist üretim tarzına yapışmış, ondan beslenen, ama onu daha da otoriter ve tahammülsüz kılan asalak bir iktidar sınıfı olarak tanımlamak isabetlidir. Bu ideolojik ve yönetsel gücü ekonomik ağlarla birleştiren bir sınıf formudur.

Yaşamsal bir soru?

 

Bu tablo, kaçınılmaz olarak şu soruyu gündeme getirir: Böyle bir sınıf, iktidarını seçimle bırakır mı? Bu soruya basit bir “evet” ya da “hayır”la cevap vermek yanıltıcı olur; önce neyin “iktidar” olduğunu netleştirmek gerekir.

 

Eğer iktidarı yalnızca hükümet değişimi, yani seçimlerde oy çoğunluğunun el değiştirmesi olarak anlarsak, elbette sandık belirleyici olabilir. Bir siyasi parti iktidarı kaybedebilir, bir lider yönetimden gidebilir. Ama burada söz konusu olan, hükümetten daha fazlasıdır: Devlet aygıtına, eğitim sistemine, kültür endüstrisine, dini alanın kurumsal yapısına sinmiş bir sınıf iktidarıdır.

 

Bu sınıfın iktidarı, üç düzeyde işler:

 

1.         Kadro düzeyi: Devletin kritik pozisyonlarındaki bürokratlar, yöneticiler, uzmanlar, akademisyenler, medya figürleri bu sınıfa mensuptur veya onun normlarına bağlıdır.

2.         Kurum düzeyi: Okullar, üniversiteler, vakıflar, dernekler, medya kuruluşları, dini kurumlar bu sınıfın mantığına göre yapılandırılmıştır.

3.         İdeolojik düzey: Dini bilgi ve ahlak söylemi, meşru olan ile olmayanın sınırlarını bu sınıf adına çizer; geniş kitlelerin zihninde “doğal” ve “kutsal” olanla “sapma” arasındaki çizgiyi belirler.

 

Böyle bir yapı, yalnızca bir seçim sonucuyla çözülmez. Seçim yenilgisi, hükümet düzeyinde bir kırılma yaratabilir; ancak sınıfın devletteki mevzilerini, eğitim ve kültür alanındaki tekelini, sermayeyle kurduğu simbiyotik ilişkiyi koruma yönündeki direnci son derece yüksek olacaktır. Bu nedenle soruyu şu biçimde yeniden formüle etmek daha gerçekçidir: Bu iktidar sınıfının bilgi ve kurum tekelini, örgütlü toplumsal ve sınıfsal karşı güçler olmadan kırmak mümkün müdür?

 

Eğer emek hareketi dağınık, laik demokratik entelijensiya yalnızca savunmada, alt sınıflar ise İslami milliyetçi söylemlere hapsolmuş durumdaysa, bu sınıf seçim sonuçlarından bağımsız olarak farklı iktidar biçimleri altında varlığını sürdürmeye meyilli olacaktır. Belki hükümet düzeyinde geri çekilir, ama devlette, eğitimde, kültürde, yerel ağlarda kalıcı bir “derin İslamcı” zemin bırakır.

 

Tam da bu yüzden, siyasal İslam’ın entelijensiyasını özgün bir sınıf olarak görmek yalnızca analitik bir tercih değil, stratejik bir zorunluluktur. Bu sınıfı tanımlamadan, onun bilgi tekeli, kurumsal ağları ve artı-değere eklemlenme biçimleriyle yüzleşmeden ne bugünkü rejimi anlaşılır kılmak ne de ondan çıkış yollarını gerçekçi biçimde tartışmak mümkündür.

 

 



[1] George Konrád & Iván Szelényi (1979) The Intellectuals on the road to power, Harvester Press.