Friday, April 17, 2026

Macaristan’da rejim içi devir teslim

17 Nisan 2026 16:38

Bu tablo Magyar’ın, Orbán rejiminin liberal bir alternatifi değil, seçmenin öfkesinin yönelebileceği “rejim içi” bir çıkış kapısı olduğunu gösteriyor. Sergilediği Avrupa Birliği yanlısı söz ve hareketlerinin de içeriksiz jestler olmaktan öteye gitme olasılığı oldukça zayıf. Kısacası, sistemin kurulu siyasi-kültürel parametreleri içinde hareket eden biri iktidara geldi. Rejim değil, rejimin yönetimi değişti


Neofaşist Viktor Orbán, 16 yıl sonra ilk kez seçimleri, eski yoldaşı Péter Magyar’a kaybetti. Brüksel bürokrasisi ve liberal yorumcular, özellikle AB’yi sorgulayan bir liderden kurtuldukları için çok sevindiler. Onlara göre bu, demokrasiye dönüş arzusunun bir zaferiydi. Ben farklı düşünüyorum.

Seçim sonuçları tabii ki önemli. Ancak, kapitalist demokrasi, haklar ve özgürlükler, güçler ayrılığı, bağımsız bürokrasi boyutlarından soyutlanarak seçimlere indirgenemez. Bu boyutları göz önüne aldığımızda, şimdi Macaristan’da, demokrasiye doğru bir “rejim değişikliği” değil, “rejim içi bir değişiklik” olduğu görülüyor. Bu ayrımı kavramadan ne Macaristan’ı ne Polonya deneyimini ne de daha geniş bir coğrafyada “süreç olarak faşizmin” derin ayak izlerini görebiliriz.

Bu kez kültür değil ekonomi

Orbán’ın seçim kampanyası her zaman olduğu gibi “kültür savaşları” ve kutuplaştırma çabası üzerine kuruluydu. Ancak, göç tehlikesi, ailenin kutsallığı söylemi, Ukrayna’nın Macaristan’ı savaşa sürükleyeceği korkusu, Soros’un (Yahudi lobilerinin) gölgesi gibi argümanlar bu kez işe yaramadı.

Macaristan ekonomisi son üç yıldır adeta durma noktasındaydı. AB fonlarından gelen 28 milyar avro, kamu hizmetlerine değil yandaş şirketlere akmıştı. Hastaneler ancak bir yıl sonrasına randevu verebiliyordu, demiryolları çürümeye terk edilmiş, okullar yoksullaşmıştı. 2010’da yoksulluk ve yolsuzlukla savaşma iddiasıyla iktidara gelen Orbán; şimdi bu sorunların bir simgesine dönüşmüştü.

Diğer taraftan, Orbán’ın rakibi toplumsal muhalefetin lideri Magyar, Orbán rejiminin kurucularından, 2002’den 2024’e kadar Orbán’ın partisi Fidesz içinde üst düzeyde çalışmış bir isimdi. Magyar’ın temsil ettiği kültürel çizgi, göçe, yabancılara, AB’nin göçmen kotalarına, Ukrayna’ya silah gönderilmesine karşıydı; LGBT hakları, İstanbul Sözleşmesi, kürtaj hakkı gibi konuları gündemine almıyordu. Kısacası Magyar Orbán’la aynı kültürel zeminde duruyor. Magyar, seçim kampanyasını yolsuzlukla mücadele, kurumları onarma, Macaristan’ın demokratik kültürünü yeniden inşa etme, yargı bağımsızlığını restore etme, sivil alanı açma, AB ilişkilerini düzeltme vaatleri üzerine kurdu. Yani seçimler, dünya görüşü birbirine çok yakın iki lider ve parti arasında, esasen yönetim kalitesi ve yolsuzluk üzerinden yapıldı.

Bu tablo Magyar’ın, Orbán rejiminin liberal bir alternatifi değil, seçmenin öfkesinin yönelebileceği “rejim içi” bir çıkış kapısı olduğunu gösteriyor. Sergilediği Avrupa Birliği yanlısı söz ve hareketlerinin de içeriksiz jestler olmaktan öteye gitme olasılığı oldukça zayıf. Kısacası, sistemin kurulu siyasi-kültürel parametreleri içinde hareket eden biri iktidara geldi. Rejim değil, rejimin yönetimi değişti.

Eğer karşımızda gerçek anlamda sol eğilimli ya da seküler-liberal bir hareket olsaydı, rejim, seçim sisteminin aynı yumuşaklıkla çalışmasına izin verir miydi? Bu soru, Macaristan’daki ve benzer rejimlerdeki değişim olasılıklarının sınırlarını ve koşullarını anlamamız için kritik bir öneme sahiptir.

Rejim içi değişiklik

Magyar’ın mecliste elde ettiği ezici üçte iki çoğunluk, ona yasa yapma ve hatta anayasa değiştirme dolayısıyla rejimi altüst etme yetkisi veriyor. Buna karşılık ne Orbán ne de Fidesz panik içinde. Çünkü, biliyorlar ki, Magyar’ın önünde, rejimi koruyan dev engeller var: Veto yetkisine sahip Cumhurbaşkanı, Orbán’ın adamı. Anayasa Mahkemesi, Fidesz yanlısı hukukçuların elinde. Medyanın yüzde seksenine Orbán yandaşları sahip. Sivil ve güvenlik bürokrasisi, Orbán’ın atadığı personelle dolu. Üstelik Orbán henüz genç, 62 yaşında, geri dönme olasılığı azımsanacak gibi değil; hem muhalefet lideri olarak siyasi arenada kalmaya hem de Avrupa Parlamentosu’ndaki güçlü grubunu sürdürmeye kararlı. Orbáncılık da sona ermedi. Onu ayakta tutan devletten bağımsız finansal kurumsal yapı olduğu gibi duruyor.

Örneğin, Orbán rejimi, devlet kaynaklarını vakıflara aktararak kendinden sonra da yaşayacak bir “fikir üretim makinesi” inşa etti. 2021’de Mathias Corvinus Collegium’a (MCC) MOL petrol şirketinin hisseleri dahil 1,3 milyar euroluk devlet varlığı transfer edildi. Merkez Bankası da 800 milyon euroluk vakıf ağı kurdu. Bu yapılar, Orbán yanlısı araştırma, medya ve eğitim kurumlarını finanse ediyorlar.

MCC’nin Brüksel’de bir ofisi var ve AB politikalarını etkiliyor. Danube Enstitüsü ise Batılı muhafazakâr çevrelerle (Heritage Foundation gibi) işbirliği yaparak ideolojik meşruiyet üretiyor. Ayrıca Megafon adlı yapı, genç dijital “influencer”ler yetiştiriyor. Bu ağın Britanya, ABD ve Avustralya’ya uzanan ayakları var. NatCon konferansları ve CPAC Macaristan etkinlikleri uluslararası aşırı sağın önemli buluşma noktaları haline geldiler. Orbán başbakanlıktan düştü diye bu ağ çökmeyecek – çünkü vakıf yapıları özerklik sağlıyor, fikirler liderden bağımsız yaşayacak şekilde üretilerek yayılıyor.

Magyar yönetiminin Rusya karşıtı Avrupa Birliği yanlısı olma iddiaları da gerçekçi, görünmüyor. Uluslararası politika analistleri özellikle enerji bağımlılığının kalıcılığına dikkat çekiyor: Rusya’ya olan uzun vadeli doğalgaz ve petrol ithalat anlaşmaları, Macar hükümetini 2031’e kadar bağlıyor. Rus etkisi yalnızca enerji sektörüyle sınırlı değil; bilgi, siber güvenlik ve istihbarat alanlarında Rusya etkisi var. “Magyar bu bağları koparamaz, yalnızca yönetebilir”, deniyor Bu da dış politikada gerçek bir dönüşümü değil, en fazla diplomatik bir yeniden hizalanmayı mümkün kılıyor.

Polonya deneyimi ve Macaristan

Magyar’ı bekleyen ortamı daha iyi anlayabilmek için Donald Tusk’ın Polonya’daki son deneyiminden yararlanabiliriz. Ancak Tusk’ın, Magyar gibi bir “sağ popülist” (süreç olarak faşizmin ürünü) biri olmadığını akılda tutmak gerekiyor. Liberal bir siyasetçi olan Tusk, devraldığı rejimin kamu medyasındaki neofaşist propaganda aygıtını hızla sınırladı, sembolik adımlar attı. Buna rağmen kamuoyu desteği kararsız kaldı. Demokratik restorasyon süreçleri beklentileri hızla yükseltiyor, ama aynı hızla karşılayamıyor, hayal kırıklığı üretiyor. Demokratikleşmenin şartı olan “bağımsız” eleştirel medya, her hatayı görünür kılıyor; “hiçbir şey değişmedi”, ya da “bunlar yönetemiyor” duygusunu besleyebiliyor.

Polonya’da Liberal Donald Tusk’in yönetiminin 2. yılında (2025) muhalefet partisi (neofaşist) PİS’in desteğiyle seçilen, milliyetçi-muhafazakâr, AB politikalarına karşı mesafeli Cumhurbaşkanı Nawrocki yargıdaki atamaları onaylamadı, 88 büyükelçilik koltuğunu boş bıraktı. Tusk’ın gündeme getirdiği liberal-demokratik “reformlar” her adımda hukuki tıkanmalarla karşılaştı. Seçmenlerin büyük bölümü, “eskiler hesap vermeden bu iş bitmez” derken, Tusk hükümeti iki yılı bekleyerek harcadı. Bunun sonucu, demokratik restorasyona olan inancın zayıflaması ve “anti-establishment” duygusunun yeniden birikmesi oldu. Nawrocki’nin seçilmesi bu kırılmanın erken bir ürünüydü.

Macaristan’da, “demokrasiye dönme” bağlamında Polonya’dan çok daha derin bir sorun var: Orbán sistemi çok daha fazla kurumsal derinliğe sahip. Fidesz, sadece idari kadroları değil, üniversiteleri, sivil toplum örgütlerini, yerel yönetimleri ve kültürel hayatı da dönüştürdü. Matthias Corvinus Koleji gibi düşünce kuruluşları, devlet kaynaklarıyla finanse edilen ideolojik üretim merkezlerine dönüştürüldü. Bu yapıların tasfiyesi hem hukuki hem de toplumsal mücadele gerektiriyor.

Asıl kırılma noktası

Macaristan parlamentosunda 1989’dan bu yana ilk kez hiçbir sol ya da sosyal demokrat parti yok. Bu, tesadüf değil. Orbán rejiminin baskıları, kurumsal dönüşümleri ve kültür savaşları -süreç olarak faşizm- sol siyasi alanda büyük bir yıkım, “siyasi yelpazede” kritik bir boşluk yarattı.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Saturday, February 21, 2026

Aman dikkat! Bir sınıf var!

 


Siyasal İslam’ın entelijensiyasını, yalnızca bir “fikir üreticileri topluluğu” değil, özgün bir sınıf formu olarak düşünülmek gerekir. Bunu görmek, hem mevcut rejimin doğasını anlamak hem de “bu iktidar gerçekten sandıkla gider mi?” sorusuna daha gerçekçi yanıtlar verebilmek açısından hayati. Çünkü burada söz konusu olan, herhangi bir siyasi kadronun gelip geçici hâkimiyeti değil; dini bilgi üzerindeki tekelini, devlet aygıtı ve piyasayla eklemlenerek kalıcı bir iktidar biçimine dönüştüren, ideoloji üreterek zenginleşen bir sınıfın yükselişi söz konusudur.

Bu metin boyunca “entelijensiya” kavramını, sıradan “aydınlar topluluğu” anlamında değil, belirli bir tür entelektüel emek üreten sınıf olarak kullanıyorum. Buradaki kastım, George Konrád ve Iván Szelényi’nin işaret ettiği biçimiyle[[1], teknik uzmanlıkla sınırlı olmayan, birden çok alanda birden uygulanabilen çaprazbağlamlı bilgi üreten gruptur. Bu bilgi, yalnızca belirli bir makineyi, hukuki prosedürü ya da bürokratik tekniği işletmeye yaramaz; aynı anda siyasal iktidarın meşruiyetini kurar, ahlaki normları tanımlar, eğitim ve kültür politikalarını şekillendirir. Siyasal İslam’ın entelijensiyasını özgün bir sınıf olarak tartışırken, tam da bu türden entelektüel emek üreten, yani toplumsal alanın bütününe müdahale edebilen “bilgi sınıfı”nı kast ediyorum.

 

Dini bilginin üretim aracı haline gelişi

Siyasal İslam’ın entelijensiyasını özgün kılan ilk nokta, “dini bilgi”yi sıradan bir inanç içeriği olmaktan çıkarıp, üzerinde fiilî tekel kurduğu bir üretim aracı haline getirmiş olmasıdır. Kur’an ve hadis yorumu, fıkıh, “ahlak”, aile ve cinsiyet normları, eğitim ve kültür politikası gibi alanlarda neyin “doğru İslami bilgi” sayılacağına karar veren, bu entelijensiyadır. Dini söylemin sınırlarını onlar çizer; kimlerin konuşma yetkisi olduğuna, kimlerin “sapma” sayılacağına yine onlar hükmeder.

 

Bu durumda dini bilgiye erişim, onu yorumlama ve dolaşıma sokma kapasitesi, klasik anlamda bir “bilgi sermayesi” olmanın ötesine geçer. Bu bilgi, İslami alan içinde meşruiyetin önkoşulu, siyasal ve toplumsal konum alışın ana anahtarıdır. Dini referansla politika yapmak, eğitim vermek, medya üretmek istiyorsanız, bu sınıfın tanımladığı bilgi rejimine tabi olmak zorundasınız. Böylece dini bilgi, maddi üretim araçlarından farklı ama onlarla derin bağlara sahip bir üretim aracı formuna bürünür.

 

Kurumlar, mekânlar ve sınıfın yeniden üretimi

Bu bilgi tekeli, kendisi için özel üretim yeniden üretim alanları ve kurumlar yaratır. İmam hatip okulları, ilahiyat fakülteleri, din ağırlıklı vakıf üniversiteleri, cemaat dershaneleri, vakıf ve dernek ağları, “dindar” televizyon kanalları, yayınevleri, dergiler, dijital platformlar… Bütün bu kurumlar birer bilgi üretim ve dolaşım merkezidir, ama aynı zamanda bu sınıfın kendini yeniden ürettiği yeniden alanlar, kurumlar ve mekanlardır.

 

Bu alanlarda kimlerin yükseleceği, kimlerin kadro olacağı, hangi söylemlerin meşru, hangilerinin “aşırı” veya “sakıncalı” sayılacağı bizzat bu entelijensiya tarafından belirlenir. Eğitim ve kültür alanı, böylece iki işlevi aynı anda üstlenir: Bir yandan toplumu İslami normlara göre yeniden biçimlendirir, öte yandan bu normların bekçiliğini yapan sınıf için durmaksızın yeni kuşak kadrolar üretir.

Devletle iç içe geçme sürecinde bu kurumların önemli bir kısmının kamusal kaynaklarla beslenmeye başlaması, sınıfsal tabloyu daha da netleştirir. Dini bilgi tekelini elinde tutanlar, kendi yeniden üretimlerinin maliyetini toplumsallaştırırken, kontrolünü özel olarak ellerinde tutarlar. Bu, klasik bir egemen sınıf refleksidir: Risk ve maliyetler toplumun geneline yayılır, karar ve denetim hakkı dar bir zümrede yoğunlaşır.

 

Eğitim ve kültür mühendisliği: ideolojiden fazlası

Eğitim sistemi ve kültür endüstrisinin yeniden şekillendirilmesi, bu sınıfın kendini tahkim etmesinin en görünür yollarından biridir. Müfredat değişiklikleri, okul türlerinin dinselleştirilmesi, seçmeli derslerin çoğaltılması, gençliğin gündelik hayatına nüfuz eden dizi, film, yarışma, sosyal medya içerikleri… Bütün bunlar, İslami normları “hayatın doğal akışı” gibi sunmanın araçlarıdır.

 

Burada söz konusu olan, yalnızca soyut “değerler”in değişmesi değildir. Emek piyasalarının, kadın emeğinin, aile içi işbölümünün, gençliğin zaman kullanımının, eğlence ve tüketim kalıplarının yeniden düzenlenmesi anlamına gelir bu. Kimin çalışacağı, kimin evde kalacağı, hangi işlerin “kadın işi” ya da “erkek işi” olduğu, hangi eğlence biçimlerinin “helal” ya da “haram” sayılacağı, hepsi bu bilgi rejimi tarafından yeniden kodlanır. Toplumsal mühendislik, ideolojik propagandadan ibaret değildir; gündelik hayatın, bedenlerin ve zamanın planlanmasıdır.

 

Bu kadar derin bir müdahale, ancak o müdahaleyi planlayan ve yürüten bir sınıfın varlığıyla mümkündür. Siyasal İslam’ın entelijensiyası, tam da böyle bir planlayıcı ve uygulayıcı sınıf olarak ortaya çıkar: Uygulama araçları devlettir, ama bilgi ve norm üretimi bu sınıfa aittir.

 

Artı-değere eklemlenme: ideoloji üreterek zenginleşmek

Bu tabloya bir de ekonomik boyuttan bakmak gerekiyor. Dini bilginin üretimi ve dağıtımı, artık yalnızca sembolik prestij kaynağı değildir; doğrudan artı-değere erişim ve zenginleşme kanalıdır. Dini eğitim sektöründen elde edilen gelirler, vakıf ve dernekler üzerinden dönen kaynaklar, ihale alan “dindar” medya grupları, dini içerik üreten yayıncılık sektörü, “İslami finans” ve “ahlakileştirilmiş” iş yönetimi danışmanlığı gibi alanlar, bu entelijensiya için ciddi bir gelir havuzu yaratır.

 

Burada önemli nokta, bu sınıfın bizzat fabrika ya da tarla işleten klasik kapitalistler olmaması, ama bu kapitalistlerin rejimini meşrulaştıran, işgücünü disipline eden, tüketim kalıplarını yönlendiren bir ideolojik ve yönetsel işlev üstlenmesidir. Üretim sürecine doğrudan girmeden, artı-değerin yeniden dağıtımı üzerinden beslenen bir aracı sınıf söz konusudur. Dini bilgi, tam da bu noktada sermaye ile emek arasındaki ilişkide “yağlayıcı” işlev görür: Eşitsizlik, sömürü ve yoksulluk, doğal felaketler karşısında devletin yetersizliğinin sonuçları, “kader”, “imtihan”, “sabır” gibi kavramlarla paketlenir; sermayenin talep ettiği itaat ve esneklik, "İslami ahlak" olarak yeniden adlandırılır.

 

Dolayısıyla karşımızda, ideoloji (dini bilgi) üreterek zenginleşen bir sınıf vardır. Bu sınıf, kapitalist üretim tarzının dışında değil, tam göbeğindedir; ama üretken değil, asalaktır. Fiziki üretim araçlarının mülkiyetine sahip değildir ama dini bilgi bunların elinde simgesel üretim aracı olarak işler bu sınıfı artı-değer transfer eden devlet ve sermaye ağlarına yapıştırır.

 

Devletle bütünleşen bir iktidar sınıfı

AKP dönemi, bu sınıfın ilk kez merkezî devlete kitlesel ve sistematik biçimde yerleştiği dönem oldu. Bürokrasi, eğitim, medya, yargı, yerel yönetimler, hatta dış politika alanında bile bu entelijensiyanın kadroları belirleyici pozisyonlar aldı. Bu durum, siyasal İslam’ın “toplumsal tabanının” iktidara gelmesinden çok, onun entelijensiyasının bir iktidar sınıfı olarak devleti içeriden kuşatması anlamına geldi.

 

Bu iktidar yalnızca yürütme organına, hükümete ya da parlamentoya indirgenemez. Sınıf, devlet aygıtına dağılmış binlerce kadro, yüzlerce kurum, sayısız ağ ve ilişki üzerinden işler. Bir yandan atama, ihale, kadrolaşma pratikleriyle maddi kaynaklara erişimi garanti altına alır, öte yandan dinî bilgi tekeli sayesinde meşruiyet üretir. Devlet onun için hem koruyucu kalkan, hem de artı-değere erişim için vazgeçilmez bir araçtır.

 

Bu nedenle siyasal İslam entelijensiyasını, kapitalist üretim tarzına yapışmış, ondan beslenen, ama onu daha da otoriter ve tahammülsüz kılan asalak bir iktidar sınıfı olarak tanımlamak isabetlidir. Bu ideolojik ve yönetsel gücü ekonomik ağlarla birleştiren bir sınıf formudur.

Yaşamsal bir soru?

 

Bu tablo, kaçınılmaz olarak şu soruyu gündeme getirir: Böyle bir sınıf, iktidarını seçimle bırakır mı? Bu soruya basit bir “evet” ya da “hayır”la cevap vermek yanıltıcı olur; önce neyin “iktidar” olduğunu netleştirmek gerekir.

 

Eğer iktidarı yalnızca hükümet değişimi, yani seçimlerde oy çoğunluğunun el değiştirmesi olarak anlarsak, elbette sandık belirleyici olabilir. Bir siyasi parti iktidarı kaybedebilir, bir lider yönetimden gidebilir. Ama burada söz konusu olan, hükümetten daha fazlasıdır: Devlet aygıtına, eğitim sistemine, kültür endüstrisine, dini alanın kurumsal yapısına sinmiş bir sınıf iktidarıdır.

 

Bu sınıfın iktidarı, üç düzeyde işler:

 

1.         Kadro düzeyi: Devletin kritik pozisyonlarındaki bürokratlar, yöneticiler, uzmanlar, akademisyenler, medya figürleri bu sınıfa mensuptur veya onun normlarına bağlıdır.

2.         Kurum düzeyi: Okullar, üniversiteler, vakıflar, dernekler, medya kuruluşları, dini kurumlar bu sınıfın mantığına göre yapılandırılmıştır.

3.         İdeolojik düzey: Dini bilgi ve ahlak söylemi, meşru olan ile olmayanın sınırlarını bu sınıf adına çizer; geniş kitlelerin zihninde “doğal” ve “kutsal” olanla “sapma” arasındaki çizgiyi belirler.

 

Böyle bir yapı, yalnızca bir seçim sonucuyla çözülmez. Seçim yenilgisi, hükümet düzeyinde bir kırılma yaratabilir; ancak sınıfın devletteki mevzilerini, eğitim ve kültür alanındaki tekelini, sermayeyle kurduğu simbiyotik ilişkiyi koruma yönündeki direnci son derece yüksek olacaktır. Bu nedenle soruyu şu biçimde yeniden formüle etmek daha gerçekçidir: Bu iktidar sınıfının bilgi ve kurum tekelini, örgütlü toplumsal ve sınıfsal karşı güçler olmadan kırmak mümkün müdür?

 

Eğer emek hareketi dağınık, laik demokratik entelijensiya yalnızca savunmada, alt sınıflar ise İslami milliyetçi söylemlere hapsolmuş durumdaysa, bu sınıf seçim sonuçlarından bağımsız olarak farklı iktidar biçimleri altında varlığını sürdürmeye meyilli olacaktır. Belki hükümet düzeyinde geri çekilir, ama devlette, eğitimde, kültürde, yerel ağlarda kalıcı bir “derin İslamcı” zemin bırakır.

 

Tam da bu yüzden, siyasal İslam’ın entelijensiyasını özgün bir sınıf olarak görmek yalnızca analitik bir tercih değil, stratejik bir zorunluluktur. Bu sınıfı tanımlamadan, onun bilgi tekeli, kurumsal ağları ve artı-değere eklemlenme biçimleriyle yüzleşmeden ne bugünkü rejimi anlaşılır kılmak ne de ondan çıkış yollarını gerçekçi biçimde tartışmak mümkündür.

 

 



[1] George Konrád & Iván Szelényi (1979) The Intellectuals on the road to power, Harvester Press.