Thursday, October 21, 2010

İktidarsızlık da çürütüyor

“İktidar çürütür” derler. Ama iktidarsızlık da çürütüyor. Doğan Tarkan’ın, Zaman gazetesinde yayımlanan söyleşisi bu durumun çok güzel bir örneğini oluşturuyor. Tarkan, söyleşiyi yapan kişinin istediği yönde ona uygun şeyler söyleyebilmek çok büyük bir çaba gösteriyor. Partisinin amblemini değiştirmeyi kabul ediyor, AKP’ye karşı olanları modernizmi savunmakla suçlayarak, post-modernizme (liberallere) ve modernizmin dinci eleştirmenlerine göz kırpıyor.

Tüm bunlara gereken cevaplar fazlasıyla verildi. Ben Tarkan’ın söyledikleri içinde, bana “mise en abyme” kavramını anımsatan bir paragrafa dikkat çekmekle yetineceğim.

“Mise en abyme” sanat eleştirisi alanın ait bir kavram. Birçok yazar, ya da ressam yapıtlarının içine, yapıtın, burada yansıyarak, özünü açığa vuran bir tür “ayna” yerleştirirler. Hamlet piyesi içinde, gezici sanatçıların, Hamlet’in arzusu üzerine sahneledikleri Tiyatro oyunu, Velasquez’in Las Meninas, tablosunda, ressamın arkasındaki duvarda görünen aynada yansıyan görüntüler, bu kavramın en ünlü örneklerini oluşturuyor. Bazen de, bu “mise en abyme”, sanatçının isteği dışında yapıtın içinde oluşabiliyor; eleştirmen yapıtın içinde, onun anlamını görünür kılabilen bir bölüm, ifade bulabiliyor. Bu bölümün, ifadenin ışığında okunduğunda yapıt esas anlamını açığa vuruyor.

Doğan Tarkan’ın konuşmasında tam da böyle bir bölüm var. Konuşmayı bu bölümü çözümledikten sonra, bu çözümlemenin ışığında yeniden okumak çok yararlı oluyor.

“Bize anlattıkları şu: Solun yükselişini önlemek için AKP bu operasyonu yapıyor! Bu o kadar kendini beğenmiş ve dünyadan bihaber bir iddia ki. Toplam yüz kişisin. Yüz kişi, iktidar bizi yok etmek için bu operasyonu yapıyor diyor. İktidar üf dese yok olacağız zaten.” (vurgular bana ait)

Burada “mise en abyme” işlevini vurguladığım bölüm yerine getiriyor. Bu bölüm solun iktidar karşısındaki çaresizliğini, AKP’nin gücünün mutlaklığını, isterse solu yok edebileceğini söylüyor. Sol yüz kişi değil. Bir Mayıs günü Taksim Meydanına toplananlar ve ülkenin diğer kentlerinde meydanlara inenlere bakınca, solun hacmi “yüz binlerce” kavramıyla ifade edilebilecek bir büyüklüğü dahi aşıyor. İkincisi bu örgütsüz bir büyüklük, bir sürü değil; bir kavalcının peşinden gitmesi asla söz konusu değil. Aksine solun bir kısmı “Hayır” dedi, bir kısmı “boykot” dedi. Bu taraflar kendi aralarında kıyasıya tartıştılar. Üçüncüsü, Referandum’da AKP hükümetinin solu ikna etmeye özellikle önem vermiş olması, Zaman gazetesinin Tarkan’la sol üzerine konuşma yapması, solun siyasi ağırlığının da ihmal edilemez bir seviyeye geldiğini düşündürüyor.

Öyleyse Tarkan’ın bu paragrafı ne anlama eliyor. Bu paragrafta, Tarkan’ın, Bir Mayıs’a en fazla “onlarla” ifade edilebilecek büyülükte, minüskül bir grupla katılmış olmasının, kendi grubundan “genç sivillere tren kaldırıyor” olmasının, altında ezilmişliğini, sol tarafından dışlanırken siyasi iktidarın gücü karşısında, eğer püf derse yok olabileceğine ilişkin korkusunu açığa vuruyor.

Bu aynadan bakınca da tüm söyleşi “bir sevilme arzusunu”, yaranarak korunma refleksini sergileyen çırpınışlara dönüşmeye başlıyor

Friday, October 15, 2010

Sol” üzerine spekülatif düşünceler


Bu yazının konusu Türkiye solu, ya da bir başka zamanda, bir başka yerdeki sol değil. Bu yazı genel olarak, yüksek bir soyutlama düzeyinde kalarak, sol kavramı üzerine, daha çok felsefenin araçlarıyla düşünmeyi amaçlıyor.

“Böyle bir çabaya neden gerek duydun?” diye soracak olursanız, buna cevabım üç aşamalı olacaktır.

Birincisi, bir süredir, özellikle 2007 kriziyle birlikte (“bu kriz o kriz mi” başlıklı yazımı anımsayabilirsiniz: Cumhuriyet 27/08/2007)) bende “yeni bir dönemin” başladığına ilişkin bir algı oluştu. İçini tarihsel ve teorik olarak da doldurabileceğimi düşündüğüm bu algı bana, 1980’lerde başlayan, benim “Restorasyon” olarak tanımladığım bir gericilik döneminin, bu gericiliğin ideolojik kültürel, siyasi yapılarını destekleyen (ve bu yapılar tarafından meşrulaştırılan) ekonomik modelin iflas etmesiyle birlikte, sona ermeye başladığını söylüyor. Bu gericilik, 1917’de başlatabileceğimiz ve 1968-73 olaylarına kadar uzatabileceğimiz bir devrimci, ilerici dönemin ardından şekillenmişti. Şimdi bu dönem sona erdiğine göre, yeni bir ilerici dönemin başında olduğumuzu söyleyebileceğimizi düşünüyorum. Bu dönemin bir devrimler çağı, gerçekten ilerici biçimler üretecek bir dönem olup olmayacağını, giderek keskinleşen, çok yönlü, çok katmanlı, karmaşık sınıf mücadeleleri belirleyecek. Bu nedenle, sol kavramını, bu yeni dönemde, yalnızca 1917-1968/73 döneminin (ekonomik, siyasi, egemen öznellik biçimleriyle en önemlisi sınıf yapılarıyla) geride kaldığını düşünerek değil, aynı zamanda 1980-2007 döneminin yarattığı kültürel tahribatı da göz önüne alarak, tekrar düşünmek gerektiğine inanıyorum.

İkinci nedene gelince, “sol” göreli ve çok istikrarsız bir kavram. Diğer bir değişle solun, sağı-solu belli değil. Bu sol kavramı, her sol ve sağ konumun, kendi içinde de sol ve sağ olarak, bölünebilmesine izin veren bir içeriğe sahip. Zaman içinde evrimleşmeye başlamış olması da ayrı bir sorun.

Üçüncü gerekçem de kavramın adeta üzerinde bir mutabakat oluşmuşçasına, çok değişik bağlamlarda tanımlanmaya de pek gerek görülmeden kullanılmakta olmasından kaynaklanıyor. Filozof Alain Badiou 'nun işaret ettiği gibi Platon’da bu yana, felsefenin birinci görevi, üzerinde mutabakat sağlanan düşünceleri yeniden düşünmektir (i).

***

Sol kavramı, yaşamına Fransız Devrimi sırasında, bir rastlantıyla başladı. Fransız devriminin meclisinde, Meclis başkanının sağında ve solunda oturanlar farklı siyasi eğilimlere sahiptiler. Bu koşullarda, “sol” kavramı, daha ılımlı, mülkiyet sahibi sınıflara yakın, temkinli, devrimi yavaşlatmak, bir an evvel bir düzen oluşturmak isteyen sağ kesimin karşısında, daha fazla demokrasi, eşitlik arzulayan, devrimi bu yönde sürdürmeye devam etmek isteyen, “değişimden” yana olan kesimi ifade ediyordu.

Buradan hemen solun eşitlik, demokrasi ve süreci ilerletme eğilimini, değişim anlamlarını içerdiği söylenebilir. Ama zaman ilerledikçe, sol, “sağ ve sol” sapmalar bağlamında, aşırılar, ılımlılar ve muhafazakârları ayırt etmek için de kullanılmaya başlandı. Bir komünist partinin sağ ve sol kanatları olabileceği gibi, bir muhafazakar partinin, hatta bir faşist partinin de, genelde her siyasi akımın bir sağ ve sol kanatlarından söz edilebilir oldu. İkincisi, “değişim” kavramı, özellikle 1980 Restorasyonu’ndan sonra, “ilerleme” kavramından kopartılarak kendi başına kullanılmaya başlanınca, sol kavramı da, soyut bir “değişim” kavramına indirgenebilir hale geldi. Bu indirgemenin sonunda, liberal entelijansiyanın, Restorasyonu (son dönenlerde de İslamcı restorasyonu, AKP’yi) sol olarak sunmayı da içeren hegemonya stratejisi çok kafa karıştıran bir duruma yol açtı.

Benim amacım, bu denemede, bu sorunlardan kurtulmaya yardım edecek bir sol kavramını düşünmeye çalışmak olacak.

Demokrasi kavramı üzerinden “sol”

Bu amacıma ulaşabilmek için, kendime sağlam bir ölçüt bulmam gerektiğinin ayırdındayım. Bu bağlamda “demokrasi” kavramından yararlanabileceğimi düşünüyorum. Ne de olsa “demokrasi” zamanın en popüler kavramı değil mi? Günümüzde herkes demokrat olmak zorundadır. Demokrat olmamak yasaktır, adeta tedavi edilmesi gereken bir akıl hastalığıdır. Ya bu hastalık iyileştirilmeli ya da, demokratik komandoların nezaretinde hasta yeniden eğitilmelidir. Bugün tüm ülkelerin geleceğe ilişkin tek bir arzusu vardır, tüm ülkelerde siyasetin tek amacı ve ufku demokratikleşmedir… falan filan… değil mi?

Demokrasi bir taraftan, “halkın” (demos), kendini yönetmesi (kratia) anlamına geliyor. Böylece demokrasiyi gittikçe genişleyen bir öz yönetim kapasitesi olarak düşünebiliriz. Diğer taraftan, demokrasi, bu özyönetim kapasitesinin, gelişmesi sürecine sınır koyan, bir devlet biçimi olarak karşımıza çıkıyor.

Bu nedenle eğer demokrasi kavramıyla ilgileniyorsak, birinci seçenekte, araştırma / tartışma, konusu özyönetimin genişleyerek, özgün ve toplumun üzerinde, şiddet uygulama tekeline sahip bir kurum olan devletin alanını da kapsamaya, giderek onu ortadan kaldıracak olan bir sürece, diğer bir deyişle devletin sönümlenmesine, komünizmin sorunlarına ilişkin olmak durumundadır.

İkincisinde ise karşımızda bir devlet biçimi olarak demokrasi olduğundan tartışma / araştırma konusu “iyi devlet” (daha demokratik devlet, ama her zaman devlet) sorunsalı çerçevesi içinde kalacaktır.

İşte bu iki farklı demokrasi kavramı bizlere, sol kavramını düşünmekte yardımcı olabilir. Bu iki kavrama baktığımızda kategorik bir fark görüyoruz. Birincisinde, siyasi süreç verili yapıyla sınırlı değil, aksine onun ötesine geçmekle ilgili. Bu yüzden bu seçenekte felsefe ve siyaset, Kapitalist ekonomi ve devletten oluşan yapının dışındaki bir yerle ilgili olmak, onu düşünmeye çalışmak zorunda. Bu, birinci anlamında demokrasi komünizmle (bir devlet, yada parti ile ilgili olarak değil, bir işlemsel kavram olarak kullanıyorum) ile ilgili. Bu da bizi siyasette çok özgün bir konuma getiriyor. Çok özgün çünkü, bu hem yapının içinde (ama onunla uyumsuz) hem de aynı anda yapının dışında ve yapıya karşı var olan bir duruş/etkinlik.

Bu çok özgün konumda sağ ve sol kavramları yok. Çünkü yapıya karşı olmak durumu, az veya çok olamayacak bir bütünlüğe ve kesinliğe sahip! Dolayısıyla sağı ve solu ayır edecek bir ölçüt söz konu değil.

İkincisi, devlet biçimi olarak demokrasiye, oradan da “iyi devlet” kavramına gelirsek… Eğer amaç yapıyı aşmak, ortadan kaldırmak değilse, o zaman geriye bu yapıyı en yaşanılabilir en sürdürülebilir biçimde şekillendirmeye çalışmak kalıyor. Böylece siyasi pratik yerini düzenleme pratiğine bırakıyor.

Örneğin, devletin iyi bir devlet olabilmesi için, üç alanda egemenliği "iyi" düzenlemesi gerektiğini söyleyebiliriz: Ekonomik alan, ulusal sorun ve haklar, özgürlükler olarak demokrasi. Bu bağlamda, eğer ekonomik bir kriz varsa sorumlusu devlet olacaktır. Devlet, bağlı olduğu ulusu, uluslararası alanda doğru temsil etmeli, bağımsızlığın güvencesi olmalıdır. Üçüncüsü, devlet "demokratik olmak zorunda" oluğunun "bilincinde" olmalıdır. Diğer bir deyişle, hak ve özgürlükler olarak demokrasinin sürekli genişlemesi, evrenselliğini koruması, eşitlik getirici bir süreç olması "iyi devletin" sorumluluğudur. Bu bağlamda, bir topluluğa, dine, etnik özelliğe, bir ırka ve cinse ayrıcalık sağladığı, bu sorunlardan biriyle ilişkilendiği takdirde, devlet demokrasinin evrenselliğini koruyamayacak, soyut vatandaşların eşitliğini ilerletme sürecinin sorumluluğunu üstlenemeyecektir, "iyi devlet" olamayacaktır.

Burada, tüm bu alanlarda, seçeneklerin sınırlarını belirleyen bir yapı (kapitalist ekonomi ve devlet) söz konusudur. Diğer bir değişle, yukarıdaki iyi devlet amacına ilişkin “siyaset” (artık tırnak içinde yazmak durumundayız) söz konusu olduğunda tüm seçenekler yapının içindedir.

Diğer taraftan, yapı çelişkili sınıf ilişkileri üzerinde yükseldiğinden de, bu “iyi devlet” deki “iyi” farklı sınıflar için farklı anlamlar içerecektir. Örneğin kapitalist, ya da toprak sahibi sınıflar açısından ekonomik ve siyasi iktidarlarını toplumun geri kalanına en etkin ve en düşük maliyetle kabul ettirerek güvence altına alan devlet en “iyi devlet” olacaktır. Buna karşılık çalışanlar açısından, sermaye ile pazarlık etme koşularına, toplumsal ücretin (sosyal haklar) düzeyine ve içeriğine, işsizlikle ve pahalılıkla mücadele olanaklarına, örgütlenme özgürlüne refah koşullarına katkısına, göre tanımlanacaktır.

Bu nedenle yapı içinde birden çok, birbirine göre sağ ve sol olarak tanımlanabilecek, duruş noktasının söz konusu olacağını kolaylıkla görebiliriz:

“İyi devleti” konusuyla, amacıyla, ilgilenen küme içinde, önce sermaye ve emek karşıtlığına (ama aynı zamanda birlikteliğine) göre bir sağ sol kutuplaşması düşünmek gerekiyor. Sermaye tarafında liberal demokrasiden faşizme kadar uzanan bir muhafazakar siyaset yelpazesi ve bir çok “sağ” ve “sol” söz konusu. Emek tarafındaysa, kapitalizmin çelişkilerini yumuşatmayı, denetim altına almayı, verili ulusal “yapısını” korumayı, dolayısıyla sürdürülebilirliğini sağlamayı amaçlayan, Sosyal Demokrasiden Halkçılığa (Kemalizm, Peronizm, Nasırcılığa vb… ve “demokratik sosyalizme” kadar uzanan ve kendi içinde birçok sol ve sağ duruşu içeren bir siyasi yelpaze düşünmek olanaklı.

Yeniden vurgularsak, burada egemen paradigma, kapitalizmin aşılması değil, daha insancıl (insan haklarına saygılı), sürdürülebilir, eşitlikçi, çok kültürlü, cinsiyet ayrımlarını azaltmaya çalışan bir kapitalizmin yaratılması, kapitalizmin ebedileştirilmesi, tarihin durmasıdır. Diğer bir değişle, felsefi açıdan metafizik ve ütopya’cı bir “etkinlikle” karşı karşıyayız. Bu duruşu benimsemiş akımların, kendilerini “gerçekçi” komünistleri ise ütopyacı olarak tanımlamalarıysa tam anlamıyla bir saçmalıktır.

Bu mantıksal çözümlemeler, beni sol hareketle (“siyasetle”), komünist hareketin (Siyasetin) aynı kümelere ait olmadığı sonucuna götürüyor. Komünist siyaset, yapıya karsı bir siyaset iken, sol yapı içinde bir siyaset. Komünist hareket yapının dışından yapıya karşı olduğundan, gündemine alabileceği olasılıklar sürecinin ucu tümüyle açıktır. Komünist hareketin siyasi hedeflerini seçerken, bir tek işlevsel kavramı, yönlendirici ilkesi, ölçütü olacaktır: Yapının çözülmesi… Diğer bir değişle tüm tercihler, günlük hedefler, taktikler ve strateji, özgün konjonktürlerin seçimler, savaş vb…) özgün seçenekler hep bu ölçüte, “komünist hipoteze” yapının dışına giden ve orada devam eden yola, göre yapacaktır.

Sol hareketler ise, deyim yerindeyse kapitalist realist bir hipoteze sahiptirler. Yapıyı bir realite olarak kabul eder, bu anlamda realist bir siyasi seçenekler dizini oluştururlar. Bir tarafta egemenin, muktedirin kurup dayattığı iktidara karşı ezilenin, sömürülenin, haklarından mahrum bırakılanın yanında olmaya, onların yaşam koşullarını iyileştirmekten, “iyi devletten” yana olmaya çalışırlar. Böylece egemenler ve ezilenler ilişkisini veri alarak kapitalizmi daha yaşanabilir, devleti daha az baskıcı, temsil ilişkisini, özgürlükleri daha geniş kılmayı amaçlarlar. Ama her zaman yapının içinde kalmak koşuluyla.

Komünizm ise, ezilenler ve ezenler ilişkisini, kapitalizmi ortadan kaldırmaya bu kategorilerin geçerli olmadığı bir yeni ucu açık dinamik bir “yapıya” ulaşmaya ilişkindir.

Özetle ve kabaca, sol, ezenlere ezilenler arasındaki dengeyi ezilenlerden yana kurmaktan, iyileştirmekten yana olmakla ilgilidir. Komünizm bu dengeyi oluşturan ilişkiyi ortadan kaldırmayı amaçlar. Sol devleti iyileştirmeyi arzular, komünizm devletin olmadığı bir yere ulaşmayı…

Son tahlilde, diğer bir değişle yapının devamının sorgulanmaya başlandığı noktada, sol, toplumsal muhalefeti, protestoyu ve isyanı, örgütler, pasifize eder, yapının içinde kalmasını sağlar. Komünizm, her aşamada, ilk ve son tahlilde bu muhalefetin güçlenmesi, önünü açılması, hızlanması, yapının sınırlarından taşması için çalacaktır.

***

(i) Bu yazıda, özellikle demokrasiyle ilgili bölümlerde Alain Badiou’nun "Demokrasi kavramı üzerine yüksek düzeyde spekülatif akıl yürütmeler" başlıklı denemesi bana çok yardımcı oldu.

Thursday, October 07, 2010

“Yeni zamanlar” ve Cesaret

Türkiye’de ve Dünyada 30 yıldır egemen olan bir dönem sona eriyor. “Yeni zamanların” başındayız. Bu yeni zamanların bizden talep ettiği en önemli erdem “cesaret”tir. Tüm kötümser eğilimlere, komünist deney iflasla sonuçlandı propagandasına, bizi bu günün durumu içine çekmek için sunulan haz olasılıklarına, yükselen gericilik dalgasına kapılmamak, baskıya, devlet şiddetine, sömürüye dayanmayan, insanların eşit ve özgürce yaşayacağı bir dünyanın inşa edilebileceğine inanmak ve bu dünya için mücadele etme cesaretine sahip olmaktır. Başarı veya başarısızlık olasılıklarına bağlı kalmadan “bu günün durumunu değiştirecek toplumsal harekete” katılarak tarih sahnesine çıkma cesareti…

Otuz yıllık karanlık yırtılıyor

Türkiye’de bir askeri diktatörlükle, dünyada Reagan-Thatcher hükümetleriyle başlayan gericilik dönemi, kapitalist sınıfın, II. Dünya savaşı sonrasında kabul etmek zorunda kaldığı toplumsal kontratı yırtarak, engelsiz bir sınıf hâkimiyetini restore etmişti. Serbest piyasa söylemi, sermayeyi her türlü toplumsal denetimden kurtarırken, emekçi sınıfların tarihsel kazanımlarını adım adım ellerinden alıyordu.

Kültürel iklim de radikal bir biçimde değişmeye başlamıştı. Emekçi sınıfların kapitalizmi eleştirmesine, ötesine geçmenin yollarını aramasına, bir “kurtuluş” hareketini düşünmesine olanak veren “Aydınlanma” geleneği iki cepheden birden saldırı altındaydı. Kendini yeni ve çağdaş olarak sunan bir akım, toplumu ve insanı yeniden inşa etme geleneğini şiddetli yadsıyor, kapitalizm içinde kalan her türlü değişimi onaylarken, kapitalizmin ufkunu aşan her türlü değişimi olanaksız ve potansiyel felaket olarak görüyordu. Kültür endüstrisinin fabrikaları da, insanı bedensel hazlarına, bu hazları tatmin edecek metaları satın almasına olanak verecek para kazanma işlemlerine odaklanmaya çağıran bu akımın, her şeyin ne kadar kötü oldugunu “bilen” ama hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanan, pasif nihilist öznelerini seri halinde üretmekle meşguldü. Kapitalizm artık insanlara var olandan, başka bir gelecek vaat edemiyor, böylece nihilist bir faza giriyordu.

Aydınlanma geleneğine yönelik ikinci saldırı, her türlü hakikat fikrini yadsıyan pasif nihilizme, hazlara odaklanmanın getirdiği çöküntüye karşı, özellikle kapitalizmin yıkıcı etkilerinin en sert yaşandığı bölgelerden başlayarak, bu dünyanın ötesindeki bir “kurtuluş hakikatine” yönelen, dinci bir canlanmayla karşımıza geliyordu. Hıristiyan, Musevi, Müslüman, Hindu kökten dincilik yükseliyor, bilimsel yöntem, evrim teorisi sorgulanıyor, sorgulama giderek Kopernik devriminin kapısına dayanmaya başlıyordu…

Türkiye toplumu da bu iki saldırıdan kendine düşen payı 12 Eylül döneminin elinden fazlasıyla aldı. Bir taraftan yılgınlığın üzerinde, yeni bir tüketim humması, haz ekonomisi ve kültür endüstrisi hızla büyürken, öbür taraftan bu toplumun modern zamanlardaki tüm devrimci geleneği, mücadele tarihi burjuva devriminden başlayarak unutturulmaya, karalanmaya çalışılıyordu. 1960’ların ve 70’lerin isyancı kuşağının, komünist hareketin tüm yaşamının ve mirasının, üzerine patolojik damgası vurularak mahkum edilmesi özellikle önemliydi. Böylece yeni kuşaklar dünlerinden kopacaklar, bu günlerini anlayamayacaklar ve geleceklerini sorgulamayacaklardı.

Komünist hareketin ayakta kalanlarının önemli bir kısmı geçmişin değerlendirilmesine ve eleştirilerek radikal çekirdeğinin kurtarılmasına, deneylerinin yeniden edinilmesine olanak sağlayacak düşünsel etkinlilerde yetersiz, kimi zaman isteksiz ve giderek geç kalırken, bir kısmı, geçmişin eleştirisini, geçmişin ret edilmesiyle karıştırıyordu. Bu ikilem, bu geçmiş içinde yeri olmayan akımların, geçmişi yok sayarak kendilerine yar açma çabalarına olanak sağlıyordu. Bu süreç son derecede aklı karışık, yönelimsiz, liberalizmin demokrasi fantezilerinin, medyanın ünlülerinin, pembe veya karanlık dizilerinin tılsımına kapılmış, ama son derecede umutsuz ve mutsuz bir gençlik, özellikle işçi gençlik üretiyordu.

Dün teoriye ve geleneğe inançlarını kaybetmeden sabırla konuşmaya devam edenler, bu karanlık dönemde, yapıya teslim olmadan ayakta kalarak bu günlere kadar gelebildiler. Öbürleri… Öbürlerinin ne olduğunu referandum sürecinin “yetmez ama evet” teslimiyeti bize bir kez daha göstermedi mi?

Yeniden başlıyoruz ama “sıfır” noktasından değil

Üç yıl önce patlak veren mali kriz “her şeyi” değiştirmeye başladı. Bir anda mali parazitlerin akıl almaz derecede müstehcen zenginlikleri ve Fransız devrimi öncesindeki aristokrasiyi anımsatan küstahlıkları, ekonomiyi ve dünyayı yönetmekle yükümlü olanların, cehaletleri, bu cehalet karşısındaki şaşkınlıkları, adeta mazeret beyan eden aptalca bakışları gözler önüne serildi. Bu sırada devlet mali sermayenin yönetim komitesi gibi hareket etmeye ve krizin yükünü emekçi kesimlerin üzerine yıkmaya başlıyordu.

Artık her şey o kadar açıkta ve utanmazca yaşanıyordu ki… Bu yeni iklimin yarattığı nefret ve tiksinme, adaletsizlik duyguları emekçi sınıfların üzerinden teslimiyet ve çaresizlik yükünü kaldıracaktı.

Artık birkaç yıl önce ağza alınamayacak kavramlar günlük yaşama giriyor, olasılıklar tartışılıyor, en önemlisi Komünizm kavramı, dünya entelijansiyası arasında, üniversitelerin felsefe ve ekonomi politik, kültürel çalışmalar bölümlerinde uzun bir aradan sonra yeniden ve giderek yaygınlaşan bir ilgiyi üzerine çekmeye başlıyordu. Bu başlıklarla yapılan toplantılarda yer bulmak için artık saatler öncesinden kapının önüne ulaşmak gerekiyordu. Hem de elindeki kriz yönetim modeli iflas etmiş, hegemonya ilişkileri sakatlanmış bir uluslararası sermayenin, hemen her ulusal coğrafyada emekçi sınıflara saldırmaya hazırlandığı bir dönemde…

Şimdi, şu absürt soruyu soranların sayısı giderek artıyor: Her türlü ekolojik felaketi, dünyada yaşamın çeşitli sonlanma senaryolarını hayal edebiliyoruz, filmlerde tekrar tekrar canlandırabiliyoruz, ama neden kapitalizmin, alt tarafı, tarihsel olduğunu bildiğimiz, zaaflarının fena halde ayırtında olduğumuz bir üretim tarzının sonunu düşünemiyoruz? Neden, küresel ısınmanın dünyayı açlığa mahkum etmesi, yada insanların uzaya gitmesi, laboratuarda yeni türler hata canlılar yaratması mümkün görülürken, Slavoj Zizek’in işaret ettiği gibi, bir kamu sağlık sisteminin kurulması talebine karşılık, “kaynak yok, imkansız” cevabı alıyoruz? Trilyon dolarlık savaşları finanse etmek olanaklı, insanlığın en temel gereksinimlerini karşılamak olanaksız!

Gerçek şu ki kapitalizm artık ne kendini açıklayabiliyor ne de gelecek kuşaklara hiçbir şey vaat edememesinin nedenlerini. Ve bu krizi daha uzun bir zaman, bir kez daha “nihai kriz” sıfatını hak eder bir biçimde devam edeceğe benziyor. Ama, önümüzden büyük bir olasılıklar yelpazesini açarak…

Avrupa’yı kasıp kavuran işçi hareketlerine ve sosyalist hareketin içinde başlayan kültürel canlanmaya bakarak, şöyle diyebiliriz sanıyorum. Tarihe ve geleneğe sahip çıkarak yeniden başlamak, yeni bir tarih ve gelenek yaratmak üzere bir yolun başında duruyoruz. O ki bunu biliyoruz, erdemli bir insan olmanın koşulu da bu yolu n davetini kabul etme cesaretini gerektiriyor…

Türkiye’de de durum farklı değil. Ekonomik kriz, tüm aksi yönde propagandaya karşın teğet geçmedi ve emekçi kesimler üzerinde büyük bir tahribat yarattı; bu tahribat orta sınıflara doğru yayılmaya devam ediyor. Sürdürülmesi giderek zorlaşan borç yükü, ihracata ve uluslararası mali sermayeye bağımlı büyümenin yeniden kesintiye uğraması kaçınılmaz. O zaman büyük bir sarsıntı bizi bekliyor.

Tekel işçilerinin destansı direnişi, hepimizin göğsünü kabartan Bir Mayıs 2010, Türkiye sosyalist hareketinin, mücadele geleneğinin temsilcilerinin yeniden tarih sahnesine çıktığını gösteriyordu. Referandum süreci, kimi “güzel ruhlar” sonuçlara bakarak moral bozukluğuna sürüklense, yılgınlıkla “kendini kamçılama” seansları düzenlese de, sosyalist hareketin, ülke siyasetinde ihmal edilemez bir varlık haline geldiğini gösterdi. Dahası, referandum süreci sosyalist hareketin kendini görmesine ve sınırlarını daha iyi tanımasına, geleneğin öneminin ayırtına bir kez daha varmasına yardımcı oldu.

Çok sert bir dönem olacak bu “yeni zamanlar”

“Yeni zamanlar” çok sert bir dönem olacak. Bu dönemde, en önemli erdemin “cesaret” olmasının bir nedeni de bu. Bu fiziki cesaretten daha önemli ve öncelikle, ahlaki, teorik ve siyasi bir cesaret olmak durumunda. Kapitalizmin aşılabileceğine inanmak, solun güçlerini birleştirerek büyümeye, etkisini arttırmaya devam edebileceğine ve tarihin hızına yetişebileceğine inanmak cesaretini gösterirken aynı zamanda, geri plana atılan, üstü örtülen, unutulmaya bırakılan, “duvara asılan” çalışma tarzlarını, mücadele araçlarını yeniden konuşmaya, yenilerini üretmeye girişme cesaretine sahip olmak gerekiyor. Ve tüm bunları yaparken, “ya başarılı olamazsak?” sorusuna, “bunlar gerçekçi değil”, “henüz gücümüz yeterli değil” itirazlarına kulakları kapama cesaretini göstermek gerekiyor.

Yeni dönem çok sert olacak, çünkü kriz yönetim modeli neo-liberal küreselleşme ve finansallaşma tüm enerjisini tüketti. Artık sermayenin önünde, üçlü bir süreç var:

Birincisi, karların restorasyonu açısından, işçi sınıfının artık-değer üretme kapasitesinin arttırılmasından ve emek maliyetlerini düşürülmesinden, sosyal hizmetlerin daha da kısılarak sermayeye kaynak transfer edilmesinden başka yol kalmadı. Bunun için emek disiplinin artması, işçi sınıfının mücadele kapasitesinin, örgütlerinin sabote edilmesi, komünizmin sesinin kısılması gerekiyor. Bu süreç, herhangi bir sosyal demokrat hareketin, partinin emekçi sınıflara bir reformlar talebi sunma ve verebilme olasılığını dışlıyor.

İkincisi, Çin ve Hindistan gibi ekonomilerin getirdiği basınçtan dolayı, her ulus devletin, temsil ettiği sermaye gruplarının ve üzerinde yükseldiği ekonominin hammadde ve enerji tedarikini güvenlik altına almak, üretilen mallara yeni pazarlar bulmak çabasına öncelik vermesi gerekiyor. Sağladıkları büyük rantlardan dolayı yaşamsal bir birikim aracı haline gelen hammadde ve enerji kaynaklarının denetimi üzerindeki rekabetin daha da sertleşmesi kaçınılmaz. Uluslararası eşgüdüm, küresel yönetişim fantezileri hızla yerini “itin iti yediği” bir ortama bırakmaya başlıyor.

Üçüncüsü, hem emekçi sınıfların mücadele kapasitesini sabote etmek, hem komünistlerin sesini kısmak, hem de enerji ve Pazar rekabetinde, gündeme gelecek şiddet içerikli operasyonların (savaşlar vb…) gerektireceği insan kaynaklarını sağlayabilmek için şoven milliyetçiliğin, ırkçılığın, din ve “uygarlık savaşları” nın, etnik çelişkilerin daha da kışkırtılması gerekecek.

Bu üçlü sürecin, küresel ısınmanın, iklim krizlerinin gündeme geldiği bir ortamda, kapitalizmin krizini, insanlığın sonunu hazırlayacak bir uygarlık krizine dönüştürmeye başladığını görüyoruz. Şimdi “gerçekçi” olmak gerekirse, düzenin mantığı içinde, bize imkansız olarak sunulan şeyi düşünmek gerekmiyor mu? Böyle bir konjonktürde, felaketin önünü kesebilecek tüm önlemlerin ve önerilerin bir adım sonra kapitalizmin sınırlarına gelip dayandığını, bu sınırların aşılmasını zorunlu kıldığını, bunun için gereken eylemi, bu eylemi gerçekleştirecek cesareti talep ettiğini görmemek mümkün mü?

Referandum sonrasında Sosyalist hareket…

Referandum süreci sosyalist hareket açısından tarihsel bir dönüm noktası oldu. Sosyalist hareketin, tarihsel birikimini temsil eden ÖDP, TKP, Halkevleri ve EMEP’in referandum sürecinde oluşturduğu “Halkın hayır’ı var” inisiyatifinin liderliklerinin yorumlarında da genel olarak bu gerçeği vurguladığı görülüyor. Sosyalist hareket, referandum sürecindeki oluşumunun, gücünün bilincine varmış görünüyor. Bu son derecede önemli ve heyecan verici bir gelişme.

“Evet” cephesinin sözcülerinin hiddetinin bir türlü yatışmıyor, ağızlarının bir türlü toparlanamıyor olması da bu saptamayı destekliyor. Akılları sıra AKP muhalefetini sandığa gömmeyi planlarken solun yeni bir döneminin doğuşuna şahit oluyorlar… Diyalektik işte…

Heyecan ve umut verici bir başka gelişme de referandum süreci boyunca sosyalist hareketin örgütlerinin ve yapılarının, birbirleriyle rekabet etmek yerine birlikte davranmaya, birbirlerini desteklemeye ve diyaloga özen göstermiş olmalarıdır. Çokluk, çokluğunu koruyarak, birlikte davranmayı başarmıştır... Bu başarının başlı başına bir olgunluk örneği olarak hareketin genel ve ortak tarihine yazılacağından hiç kuşku yok.

Yeni bir gelişme sürecin başında olduğumuzu düşündüren, çok sayıda güçlü belirti var. Bu sürecin anlamlandırmasını hep birlikte “diyalojik” bir biçimde (birbirimizle konuşarak) gerçekleştirmemiz çok önemli. Bunun için de öncelikle, referandum sürecinde başlayan samimi, yapıcı, seviyeli tartışmaları hızlandırmak, kaygıyı rüzgara savurarak yeni fikirleri ve önerileri sosyalist hareketin tümünün değerlendirmesine açmak, ortak bir tartışma sürecini amaçlamak gerekiyor diye düşünüyorum.

Referandumun anlamı ve ardında başlayan sürecin, sosyalist hareketin realiteye müdahale etmesini kolaylaştıracak bir biçimde yorumlanması, çok boyutlu ve çok katmanlı analizleri gerektiriyor. Yayımlanmaya başlayan yorumlarda bu analizlerin birçok örneği kendini göstermeye başladı.

Ben bu kısa denemede sosyalist hareketin CHP ve BDP’ye yönelik olası yaklaşımları üzerinde düşünmeye çalışacağım. Çünkü, ben de sosyalist hareketin bir çok yorumcusu gibi, referandum sonuçlarının ışığında bu iki siyasi partinin genel olarak sol blok içinde tanımlanması gerektiğine inanıyorum. Ancak bu o kadar kolay gerçekleştirilecek bir tanımlama gibi gelmiyor bana. Ek olarak önümüzdeki genel seçimlere kadar uzanan dönemi tek bir konjonktür olarak değerlendirmek, bu konjonktürden beklediklerimizi şimdiden saptamak, ona göre kolları sıvamak gerektiğini düşünüyorum. Parlamentarist saplantılarımız olmadığından da yapabileceklerimiz ve yapamayacaklarımız konusunda da soğukkanlı olmakta yanayım.

Yukarıda değindiğim tanımlamaya dönersem, bu tanımlamanın nasıl ve hangi koşullara bağlı olarak gerçekleştirileceği önemli. Bu tanımlama çabasının amacı akademik bir etkinlik değil de siyasi mücadeleyi güçlendirecek araçlar üretmek olduğunda, başarılı olma koşulları da tanımlanmaya çalışılan nesneyle siyasi ilişki içinde olmaktan geçiyor diye düşünüyorum.

Ben bu çabaya katkı yapmak amacıyla şöyle bir yaklaşım önereceğim. Siyasal İslam’ın “pasif devriminin”, ABD ve AB merkezlerinin “yeni-sömürgeci” projelerinin (taleplerinin), ülke üzerindeki, Referandumla birlikte hızlanacak olan yıkıcı etkilerini engellemeyebilmek için, sosyalist hareketin, güçlerini birleştirmeye devam etmenin yanı sıra, bu, birbirinde farklı, hatta çelişkili, siyasi, ideolojik yapılanmaları temsil eden iki partiye yönelik iki farklı taktik geliştirmesi gerekiyor.

Önce CHP’den başlamak istiyorum. Bence bir siyasi/sosyal olgu olarak CHP ile andaki liderliğini oluşturanları ve CHP’nin andaki anlamını birbirine karıştırmamak gerekiyor. CHP, liderliğinin hiç de azımsanmayacak zaafları (milliyetçi, zaman zaman otoriter, kimi zaman kararsız) bir yana, geleneksel olarak Sosyal Demokrat bir parti, muhafazakar düzen partilerinin karşısında, onlara muhalefet eden bir güç olarak algılanıyor. Bu algının arkasında nereden bakarsak bakalım %25- %30 arasında değişen istikrarlı bir seçmen kitlesi var.

Bu ideolojisi, kültürel özellikleri kemikleşmiş bir kitle değil. Aksine, karşımızda akışkan sık sık sosyal şoven refleksler sergilediği gibi, anti-emperyalist, halkçı, cumhuriyetçi, modernist (her iki eğilimiyle birlikte) refleksler de sergileyen, genelde demokratik ve aydınlanma ilkeleriyle uyumlu bir dünya amaçlayan bir “çokluk” var. Bir başka değişle,bir, “çelişkili sınıf posizyonları” olgusuyla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Eğer bu saptama doğruysa, bu çokluğun siyasi yönelimi esas olarak sınıf mücadelelerinin ve sosyalistlerin basıncının etkilerine bağlı olarak şekillenecektir.

Sosyalistlerin, gerek CHP tabanını, gerekse de bu tabanı tutmak ve iktidara gelmek isteyen liderliğini, milliyetçi-halkçı-otoriter bir çizgiyle, sosyal demokrat (emek sorunlarına, bireysel özgürlüklere duyarlı, eşitlikçi taleplere ve “toplumsal çıkar” kavramlarına açık) bir çizgi arasında, ikincisinden yana eğilmeye zorlayacak, bir söylemi, bunu taşıyacak politikaları üretmeleri gerekir diye düşünüyorum.

AKP’nin otoriter eğilimleri, Siyasal İslam’ın totaliter “pasif devrimi”, CHP’ye dayanılarak durdurulamaz, ama CHP’nin temsil ettiği güç olmadan da durdurulamaz. Bu güç sosyalist hareketin organik parçası olmaya çok yatkın olmamakla birlikte onunla paralel bir çizgide hareket etmeye yatkın bir güçtür.

BDP’ye gelince, burada çok farklı bir paradigma ile karşı karşıyayız. BDP referandum sürecinde, ulusalcı bir hareket olarak, yapılanmasının içinde taşıdığı çelişkilerin etkilerini yaşamaya başladı. Burjuva-toprak ağası kesimler, BDP’nin ulusalcı entelijansiyasından farklı düşündüklerini, kendi sınıfsal çıkarlarına öncelik vereceklerini açıkladılar. Bu kesimler, şimdi kendi sınıfsal çıkarlarını koruyabilmek ve Türkiye oligarşisiyle pazarlıklarında gerekli gücü ellerinde tutabilmek için, BDP’nin tabanı üzerinde söz sahibi olmaya devam, etmek zorundadırlar. Bu nedenle, ulusalcı entelijansiya ile köprüleri atmaya henüz güçleri yetmemekle birlikte, bir hegemonya mücadelesine girişmeye karalı olduklarını söylemek hiç de yanlış, ya da abartılı olmayacaktır. Bu hegemonya mücadelesi BDP’nin ulusalcı entelijansiyasını (liderliğini) önemli ve zor bir seçenekle karşı karşıya bırakacaktır. Sosyalist hareket bu seçeneğin oluşmasına ve BDP liderliğinin yapacağı seçime yardımcı olmaya çalışmalıdır.

Bu seçenek söyle özetlenebilir: BDP liderliği, ya Kürt egemen sınıflarının hegemonyasını kabul edecek, ulusalcı sadakatini, sermayeye transfer edecektir, onun çıkarlarının koruyucusu ve hegemonyasının bekçisi (organik entelektüelleri) olacaktır. Ya da BDP liderliği, Venezüella/ örneğinde olduğu gibi halk sınıflarıyla bir ittifakı, halkçı, eşitlikçi, onların sosyal ekonomik gereksinimlerini öne çıkarmaya başlayan bir yönde inşa etmeye girişecektir.

Sosyalist hareket BDP liderliğine, bu ikinci seçeneğin gerçeklenmesi yönünde yardım etmelidir. Dahası, BDP’nin projelerine verilecek her desteğin bu ikinci koşulun gerçekleşmesine bağlanması da söz konusu olabilir. “Koşulsuz destek” esasen, skolastik (koşulları hiçe sayan) bir yaklaşımdı. Şimdi artık, desteğin ikinci seçeneğe, diğer bir değişke “komünist hipotezin” paradigmasına bağlanması gerekir. Eğer BDP liderliği birinci seçenek doğrultusunda evrimleşmeye başlarsa, sosyalist hareketin, Kürt emekçilerinin, işçilerinin, yoksullarının, yarı-feodal iktidar ve sömürü ilişkileri altında yaşayan köylülerinin çıkarlarının sözcüsü olmaya soyunmaktan başka çaresi kalmayacaktır.

***

Referandum’dan “hayır” çıkmaması, kimi “evet”çilerin, “hayır cephesi travma yaşıyor” yorumlarına yol açmış. Bu, yorumlar, bu tiplerin referandumun anlamını hiç kavrayamadıklarını gösteriyor. Bu zavallı yorumları okurken benim de aklıma, Constantin Kavafis’in Termopil Şiiri geldi.: Onur, yaşamda kendi Termopillerini tanıyan ve sonuna kadar, koruyanlara aittir… Ve onlar daha da büyük bir onuru hak ederler, Efialtes’in geleceğini, Medlerin sonunda kapıdan geçeceğini önceden biliyor olmalarına rağmen savaştan kaçmadıkları için…

Sosyalist hareket bu referandum sürecinde, hiçbir boş umuda kapılmadan, sonrasını da düşünerek mücadele etti… Ve tabii ki saflarda kendine bir yer bulamayan Efialtes’in, Kserkes’in hediyelerinden gözü kamaşarak, MED’lere geçidin gizli yolunu gösterme çabalarını ibretle ve nefretle izleyerek...

Friday, September 03, 2010

“Komplo”, sınıf mücadelesi, tarih…

(ve “gereğinden fazla boş fıçılar” üzerine)

Devletin ve sermaye sınıfının, verili yasallık ve meşruiyet sınırlarını aşan eylemlerini ortaya çıkarmaya başlayanlara karşı liberal burjuva düşüncesinin ilk ve en klasik direniş hattı, bir kaşını kaldırıp, çok bilmiş bir edayla “ne yani komplo teorileriyle mi dünyayı açıklayacağız” demek oluyor.

Bu tipler kimi zaman Karl Marks’tan da yararlanmaya çalışırlar burjuva sınıf iktidarlarını, siyasi projelerini savunabilmek için: Efendim “Karl Marks, tarihin motoru sınıf mücadelesidir” demiyor muydu? Öyleyse ‘komplo’dan konuşmanın hiçbir bir anlamı var mı? Bir cemaat (gizli ve yasadışı örgüt) devleti ele geçirse ne olurmuş ki? Sınıflar zaten savaşıyor, biz de zaten devlete karşıyız, devleti şu veya bu grup ele geçirmiş ne fark eder?

Bu yaklaşımların yeni örnekleri karşımız gelince, artık, arkasındaki ilkel, apolojist mantığa, teorik cehalete, dudak büküp geçmemiz gerekmez mi? Bu tipler, kendilerine soldan gelen cevaplar üzerinden, bulundukları yerde, Siyasal İslam’ın “ev sosyalisti” olarak, yararlılıklarını kanıtlayıp reyting yapmıyorlar mı?

Ama kimi sosyalistlerin tepkilerine bakılırsa belli ki, dudak büküp geçmemek gerekiyor. Ben halen gelişmeleri uzaktan izliyorum. Bu yüzden, daha yakından bakan sosyalistlerin yargısına güvenmekten başka çarem yok. Bir katkım olur umuduyla, ben de bir iki not düşmeye çalışacağım.

Komplo ve sınırları

Liberal burjuva siyaset teorisi (fantezisi demek daha doğru olurdu), parlamenter demokratik devletin, tarafsız, saydam, toplumun genel çıkarlarına hizmet etmeye, idari-hukuki denetime açık bir mekanizma olduğunu anlatır. Seçmenler, hükümetleri seçer onlar da gelir, verdikleri sözler doğrultusunda yönetirler. Bir “açık toplum” oluştuktan sonra, bu devlet en mükemmel halini alacaktır.

Bu teorik model devletin şiddete dayalı, hiçbir kuralla kendini sınırlamayan çekirdeğini görmezden gelir, hatta gizler. Halbuki bu liberal devletin, sınıflar üstü, şeffaf ve seçimlerle yönetilebilen bir devlet görüntüsüyle var olması, devletin şiddete dayalı çekirdeğinin sağlam ve istikrarlı bir biçimde var olmasına bağlıdır. Bu çekirdek, meşruiyet sınırlarını sorgulayanları, aşanları, bu sınırları istismar ederek, devletin verili biçimini değiştirme riski yaratmaya hazırlananları sistemli bir biçimde (fiziki likidasyon, gözden düşürme, tuzağa düşürüp yasal olarak bertaraf etme vb…) tasfiye eder. Tarih bize şiddete dayalı çekirdeği zayıflayan devletlerin hızla çözüldüğünü gösteriyor.

Gramsci’nin hegemonya kavramını anımsarsak, hegemonya kültürel egemenliğe, liderliğini kabul ettirmeye dayanır, ama rakipsiz şiddet uygulama kapasitesi, her zaman bir varsayım olarak bu kabul ettirme kapasitesinin yanı sıra var olacaktır.

Tüm burjuva devletlerde, demokratikleşmenin derecesinden ve çapından bağımsız olarak, yasal, hükümetlerin bildiği, parlamento komisyonlarının belli gizlilik koşulları (ulusal güvenlik kaygısı filan…) altında denetlemeye çalıştığı gizli örgütlerin yanı sıra, arada sırada patlak veren skandallardan öğrendiğimiz gibi, çok sayıda irili ufaklı ve çeşitli amaçlara yönelik olarak kurulmuş gizli örgütler de vardır.

Bunların işiyse kelimenin tam anlamıyla sabahtan akşama komplo senaryoları üretmek, uygulamaya koymak, etki alanlarını şekillendirmeye çalışmaktır.

Bu komplo girişimlerinin tarihin “akışını” (eğer böyle bir şey varsa) ne kadar etkileyeceği, o sırada tarihsel koşulların içinde bir iradi müdahaleyle “sapacak” bir konjonktürün var olup olmamasına bağlıdır. Komplocu “tarihe” belli bir momentte oluşan olasılıklar dizisi içinde, bu olasılıklar doğrultusunda ve belli bir güçte müdahale ederse tarihin “yönünü” değiştirebilir. Komplocunun müdahalesinin yokluğunda, tarihin gitmesi olası yönden (aslında böyle bir yönün olduğunu varsaymak bile çok sorunlu bir yaklaşım olacaktır. Ama bu da başka bir tartışmanın konusu) başka bir yöne gitmesine neden olur. Bu bağlamda, teknik olarak yaşanan, bir ülkenin diğerine savaş açmasından çok farklı bir durum değildir. Biri kendini gizler öbürü açıkça ilan eder.

Burada iki analiz düzeyi var. Biri ortaya çıkan olasılıkların çözümlenmesi ki, bu tümüyle, sermaye birikim sürecinin dinamiklerine -krizin özelliklerine, sınıfların şekillenme düzeylerine, bunlara bağlı olarak çeşitli kurumların yaşamakta olduğu dönüşümlere- ilişkindir. Bu düzeyde komplocuların varlığı ya da yokluğu bizi ilgilendirmez. İkinci düzey, “yapının” bu durumuna müdahale etmeye karar veren iradelerin, içeriklerine (temsil ettikleri sınıfsal çıkarlara), teknolojilerine, kadrolarına, kurumsal olanaklarına ilişkindir. Burada birinci düzeyin bilgisiyle donanmış olarak, komploların başarılı veya başarısız olmalarının nedenlerini analiz edebiliriz. Ya da ortaya çıkması olası komplocuları, duruma etki yapma kapasitelerini değerlendirebiliriz.

Bu yüzden “komplo teorilerine” ilişkin sorularla karşılaştığımızda, bu duruma “Bu adam bize bu soruyu soruyor ama aslında ne demek istiyor?” karşı sorusuyla, sorunun kimden hangi dönemde ve neden geldiğine de özellikle dikkat ederek, yaklaşırız.

Yukarda anlattıklarımı aklımızda tutarak, “tarih” ve “sınıf mücadeleleri” kavramlarına biraz daha yakından bakarsak, “Marks, tarihin motorunun sınıf mücadelesi olduğunu yazar” saptamasının, genel olarak komplo teorilerinin karşısına konamayacağını kolaylıkla görebiliriz.

Tarih diye “bir şey” yok!

“Tarih” kavramına nasıl yaklaşmak gerekir? Bu soruya ilk önce, Fernand Braudel’in “Longue durée” (uzun dönem) kavramıyla yaklaşabiliriz. Bu “Longue durée”, ekonomik, siyasi hatta kültürel salınımları, dalgaları, döngüsel krizleri ve konjonktürleri aşan, ama onlara zemin oluşturan uzun bir dönemin varlığına işaret eder. Bu, toplumların en derin yapılarındaki değişikliklere ilişkin bir zaman ölçüsüdür. Örneğin, üretim tarzlarının genel tarihine ilişkin bir zaman ölçüsü. Böyle bir zaman ölçüsü içinde, bireylerin eylemleri, hatta siyasi kurumların etkileri gözden kaybolur, yapının en temel bileşenleri arasındaki ilişkiler, diğer bir deyişle sınıf çelişkileri, teknolojik değişiklikler, kapitalizmin mekanı yeniden yapılandırma dinamikleri, coğrafi yayılmalar vb… öne çıkar.

Ancak “Longue durée”, her şeyi belirleyen, bir varlığa sahip değildir. “Longue durée” önce birbirini izleyen ama “kopuşlarla” tanımlanabilen büyük “bloklardan”, sonra bu bloklar içindeki konjonktürlerden oluşur. İkincisi bu blokların tanımları, tekil olguların birikiminden değil, bu olgulara bir anlam veren, ideolojik, teorik, yaklaşımın bakışıyla oluşur. Diğer bir deyişle siyasi ideolojik ve etik bir bakış, bir dönemi blok olarak tanımlar. Örneğin, devrimci bir bakış, 1789 - 1871 dönemini devrimci bir tarihsel bir blok, 1872-1917 arasını da gericili bir blok olarak tanımlayabilir. Ondan sonra 1917-1968/80 arası dönemi yeniden bir devrimci blok, sonrasını bu güne kadar da gerici bir blok olarak tanımlayabilir.

Muhafazakar bir politikacı-tarihçi-filozof bakışı tabii ki 1789-1980 arası için bambaşka bir bloklar dizesi oluşturabilir. Hatta blokları görmezden gelerek, kimi “olayları” tarihten “silerek”, tek bir akış dahi tanımlayabilir, elindeki projeye göre…

Nihayet bu “bloklar” içinde, kriz dönemleri, devrimci konjonktürler, “olay” alanlarına, nadiren de olsa, 1789, 1871, 1917, 1968 gibi olaylara da rastlanabilmektedir. Bu “olay” tanımı bile, bunu tanıyan, gündeme getirdiği ahlakı benimseyen ve ona sadakatini ilan eden “özneye” bağlı olacaktır. Öznesi yoksa kimse bu “olayı” görmeyecek, “olay” tarihe “olay” olarak geçmeyecektir.

İşte özellikle, bu son durumda, yapının özel durumu içinde oluşan olay alanında, verili olasılıkların sınırlarını tanımayan ve bunları aşmak için müdahale etmeye kararlı öznenin varlığı, tarihin karşımıza yeni bir olayla ve dolayısıyla yeni olasılıklar dizisiyle çıkmasının koşuludur. Burada tarihin motoru, sınıflar mücadelesi olmaya devam ederken, öznenin, (parti, ordu, birey vb..) bu mücadeleyi kristalleştiren müdahalesi, saldırısı, koruyucu unsurların direnişi belirleyici olacaktır. Bu an aynı zamanda “olay anı”, tanımı gereği komploların (suikast, sabotaj, şantaj, yalan haber, provokasyon vb…) en etkin olacağı, tarihin oluşumunu etkileyebileceği bir andır…

Sınıflar ve mücadeleleri

Sınıf mücadelesine gelirsek, hemen şu tespiti yapmamız gerekir, sınıfların, geniş insan gruplarını sınıf olarak tanımlamaya olanak veren yapısal özellikleri olmakla birlikte, sınıflar arası mücadeleler, soyut olarak iki yapı (evrensel sınıf kümesi) arasında değil, burada gerçek zaman ve mekan içinde, bu yapıların alt kümeleri (ve alt kümelerin alt kümeleri…) arasında sürer. Sömürü oranları, ücret düzeyi, çalışma koşulları, toplumsal haklar üzerinde mücadeleler sürerken, hem bireysel düzeyde, hem de sendikal, hatta arkadaşlık, akrabalık grupları, fabrika komitesi, parti komitesi, partinin her çeşit örgütleri, planları projeleri aracılığıyla olduğu kadar, siyasi öznenin fiili ve şiddet içeren müdahaleleriyle birlikte genelde hepsini kapsayarak sürer. Grev, direniş, boykot, seçim kampanyası, protesto isyan hepsi sınıf mücadelesinin teknolojisi ve olay akışı içinde, toplumun çeşitli mekanlarında (sendika, devlet, devletin ideolojik aygıtları) yaşanır.

Sınıf mücadelesi, sınıfların “varlığının”, yaşam dünyasında (burada ve şimdi) kendini gösteren kimi biçimleri, bu biçimlerin yeğinlik düzeylerine göre öncelik kazanmasıyla sürer. Diğer bir deyişle kapitalizme, burjuvaziye karşı “genel” olarak mücadele edilemez. Kapitalizme ve burjuva sınıfına karşı mücadele, onun varlığının, yaşam alanımızda karşımıza çıkan biçimleriyle mücadele olarak gündeme gelir.

Buradaki diyalektik ilişkiyi şöyle bir tanımlamayı deneyebiliriz: Kapitalizmin tümüne yönelik, “komünist hipotez” bağlamında yapılan analiz, hangi biçimlerle mücadeleye öncelik verilmesi gerektiğini gündeme alınacak reform taleplerinin nasıl saptanacağını söyler. Devrimci bir perspektif, reformlar için mücadele etmeye olanak sağlar. Diğer taraftan böylece saptanmış, seçilmiş hedeflerle mücadele, genelde kapitalizme ve burjuva sınıfına karşı mücadelenin yollarını açar, “olayı” zorlama olanaklarını yarabilir.

Ve devlet...

“Son olarak bugün Fethullahçı avına çıkan devleti destekleyen ‘solculara’ sormak isterim: Dün yaptığı gibi yarın yine solcu avına çıktığı zaman da destekleyecek misiniz bu devleti?” sorusuna, yakından bakmak istiyorum. Ama devletin Fetullahçı avına çıktığına ilişkin fanteziye, buna eklenen ucuz ahlakçılığa, ne anlama geldiğini, neyi gizlediğini, kimin için söylendiğini (“Ben kimin beni bunu söylerken görmesini istiyorum?”) sorgulayarak vakit ayırmayacağım.

Esas değinmek istediklerim bir “organizma” olarak devletin “girdileri”, “yapısı” ve “çıktılarıyla” ilgili. Burada bir devlet teorisi sunmaktan daha çok bir mekanizmanın işleyişini tanımlamaya çalışacağım.

Devlet denen organizmanın (plastikliğini, dönüşme, evrimleşme kapasitesini, kimi şeyleri tüketerek, kimi şeyleri üretme özelliğini vurgulamak için organizma kavramını kullanıyorum) işleyebilmesi (yaşayabilmesi) için, kadro, ideoloji, teknoloji, finans olarak kısaca özetlenebilecek bir seri girdi gerekir. Bu girdiler devletin andaki kurumsal kültürel ideolojik yapılanmasıyla ilişkiye girerler. Eğer ideolojik düzeyde bir çelişki yoksa girdiler devletin yapısında önemli değişikliklere yol açmazlar. Bu “uyumlu” girdiler, devletin evrimleşmesine de katkıda bulunarak, devlet tarafından işlenir, tüketilerek kurumsal şekillenmelere, ekonomik politikalara, iç ve dış politika reflekslerine, hatta ideolojik aygıtlarla devletin ilişkilerinin düzeyine ilişkin politikalar olarak özetlenebilecek çıktılara dönüşürler.

Devlet sürekli toplumdan gelen girdileri işler (tüketir) ve siyasi eylemlere, sonuçlara dönüştürür. Toplumdan gelen girdiler ise, hem ülke içindeki sınıf mücadelelerinden, hem de ülkenin uluslararası ilişkilerindeki dinamiklerden beslenecek, kaynaklanacaklardır.

Eğer girdiler, devletin verili kadro yapısının sınıfsal özellikleri (ideolojik, kültürel, ekonomik) andaki kurumsal yapısı (güçler ayrılığı, gizli açık şiddet örgütleri, bürokrasisi ve bürokratik gelenekleri vb…) ile çelişen özellikler kazanmaya başlarsa, ya bu girdiler tüketilemeyerek yadsınacaktır. Ya da bu verili yapıyla çelişik özellikler taşıyan girdiler, içeri girdikleri oranda, devletin içinde bir belirleme - belirlenme mücadelesi yaşanacak, bundan çıktılar doğrudan etkilenecektir. Yeni gelenler egemenliklerini kurdukları ölçüde de yeni bir devlet biçimiyle (sınıfsal temelleri sabit kalmak üzere) karşı karşıya kalacağız demektir.

Sosyalistler, sınıf mücadelesinde, kapitalizme ve burjuva devlete karşı mücadele ederken, bu dinamikleri ve yaratacakları olasılıkları yadsımamak, dikkate almak, kapitalizme karşı mücadelelerinde, siyasi tercihlerinde bir faktör olarak değerlendirmek durumundadırlar…

Şimdi, başa, dönersek, “Karl Marks, tarihin motorunun sınıf mücadelesi olduğunu yazar” diye başlayarak… “Aslında Fethullahçılar onun sandığından da daha başarılı, daha da çok mevki kazanmışlar, Emniyet teşkilatını, daha bilmem hangi teşkilatları tümüyle ele geçirmişler… Ee? Sorun nedir?” diye biten yaklaşıma baktığımızda, Lenin’in “gereğinden fazla boş bir fıçı gibi ses çıkarıyor” deyimini anımsarsak insafsızlık mı yapmış olacağız?

Monday, August 16, 2010

Sosyal Demokrasi’den sadaka toplumuna

Geçen hafta Wall Street Journal’ın aktardığına göre Amerika’nın en zenginlerinden, 40 milyarder, ölene kadar, yada öldükten sonra servetlerinin yarısını hayır kurumlarına bağışlamaya karar vermişler. Aralarında Bill Gates, Warren Buffet, Barron Hilton, Ted Turner, Larry Ellison, Michael Bloomberg’ün bulunan milyarderler grubu, spekülatörlerin (pardon mali piyasaların diyecektim) duayeni Warren Buffet’ın önderliğinde bir araya gelip, bağlayıcı olmayan bir niyet belgesi imzalamışlar. Buffet ve Gates, birlikte Çin’deki ve Hindistan’daki milyarderlere de başvurarak projelerine katılmalarını isteyeceklermiş. Bu projeye katılanlar, bundan böyle zaman zaman akşam yemeklerinde bir araya gelip, bu projeyi geliştirmenin yollarını da birlikte tartışacaklarmış.

Bu ilk anda insanın içini ısıtmaya aday (“Ah! Bak onlarında kalbi var” filan…) haber, aslında kapitalizm altında yaşanan toplumsal çürümenin hangi müstehcen boyutlara ulaştığını gösteren çok güzel bir örnek oluşturuyor.

Hayır severlik değil hırsızlık…

Bill Gates’in serveti, bilindiği kadarıyla 53 milyar dolar. Buffet, Ellison, Blloomberg’in servetleri sırasıyla 47, 28, 18 milyar dolar. Toplam 40-80 milyarder düşündüğümüzde, yüzlerce milyar dolar bir servet çıkıyor karşımıza.

Olacak iş değil ama diyelim ki bu insanlar servetlerinin yarısını gerçekten hayır işlerine ayırdılar, Amerika’da hayır işlerine yapılan bağışların %65’i vergiden muaf tutulduğuna göre, yüzlerce milyar doların yarısından fazlasının vergi havuzuna girmesi engellenmiş olacak.

Böylece milyarderler, vergi yoluyla devlete transfer ettikleri ve toplumsal harcamalara gitme olasılığı olan büyük bir mali kaynağın denetimini, seçilmiş (artık boku çıkmış olan bu seçim süreçlerine pek bir anlam atfettiğimizden değil ama) siyasetçilerin denetimine terk etmek, kamusal alana transfer etmek yerine ellerinde tutmuş olacaklar. Böylece bu serveti hayır işlerine harcama kapasitelerine bağlı olarak, muazzam ekonomik güçlerine, hatta hükümetleri etkileme kapasitelerine ek olarak, toplumsal, hatta siyasi bir prestij, güç kazanmaya başlamış olacaklar. Tabi bu arada ekonomik etkinliklerine, sermaye ilişkisine devam ettiklerinden, servet biriktirmeye, hatta bu hayırseverlik imajı sayesinde ek olanaklar da elde ederek, devam edecekler.

Bu kepazeliğin çok önemli bir boyutu daha var. Vergi kavramına kısaca bakarsak bu kepazeliği görebiliriz.

Toplumda zengin insanlar, gerektiğinde, sağlık hizmetinden, eğitime kadar kendi gereksinimlerini, kendi kaynaklarından sağlayabiliyorlar. Bu yüzden kapitalizm gelişirken bu kesim, toplumun geri kalanının bu konularda nelere yaptığıyla ilgilenmediler. Feodal toplumun sadaka ve dilencilik kurumlarının alışkanlıklarıyla bu alan, zenginlerin bireylerin vicdanına hayır ve yardım cemiyetlerine, dini kuruluşların hamiyetine bırakılmıştı.

Halbuki, bir tarafta, piramidin tepesinde servet birikirken, diğer taraftan toplumun geri kalanında, yoksulların (işçiler, emekçiler, küçük esnaf, köylü vb…) sayıları giderek artıyordu. Toplumun büyük çoğunluğu sağlık, eğitim, konut, ulaşım hatta asgari beslenme gibi alanlarda gereksinimlerini tek başlarına, bireysel kaynaklarla sağlayacak, mali olanaklardan yoksundu.

Bu yoksulluk bir taraftan kapitalizmin gereksinimi olan emek arzının istikrarlı bir biçimde tedarikini, asgari talebin sağlanabilmesinin koşullarını olumsuz etkilemeye başlarken, alt sınıfların, gerek suç yoluyla, gerekse de toplumsal isyan yoluyla itiraz etmeye başlamasına yol açıyordu. Böylece 19. Yüzyılın başında o zaman “Toplumsal Sorun” olarak adlandırılan olayla karşılaşıyoruz.

Toplumsal sorunun iki boyutu, kapitalizme ve liberal demokrasiye muhalefet dinamikleri ve emekçi sınıfların, yeniden üretimini, emek piyasasının istikrarını tehdit eden yaşam koşulları birleşerek “sosyal reform” kavramını üretti ve sınıf eksenli siyasetin başlamasına yol açtı.

Kapitalist sınıf özellikle İngiltere’de ve Chartist hareket’in ve 1848 devrimlerinin yarattığı korkunun da etkisiyle, işçilerin yaşam koşullarını iyileştirmeye, emekçileri seçim sürecine katmaya ilişkin reformları gündeme getirmeye başladı. Böylece kapitalist devlet, emek piyasasını düzenlemeyi ve toplumsal çelişkileri yönetmeyi üstlenmeye başlıyordu. Hayır kurumlarının, sadaka düzeninin işlevini, devletin vergi gelirlerine dayalı sosyal harcamaları almaya başlıyordu. İkinci Dünya savaşından sonra, sosyalist/komünist hareketin gücüne de bağlı olarak, gelişen “refah devleti”, sadaka toplumu anlayışına toptan son verecekti.

Kapitalist devlet 1980’lere kadar bu sorunsalın içinde kaldı. Kapitalist sınıf, 1980’lerden başlayarak öncelikle ABD ve İngiltere’de “Piyasa devleti” kavramıyla sosyal reform öncesi dönemin sorunlsalına geri dönmeye başladı. Ben bu yüzden 1980’lerde başlayan sürecin, Aydınlanma karşıtı kültürel yankılarıyla birlikte “Restorasyon” olarak nitelenmesinden yanayım.

Liberal demokrasinin çalışanlar açısından yetersiz kaldığına ilişkin saptamaları, giderek kapitalizme yönelik eleştirilerle birleştirerek kapitalizmin ufkunun ötesine, bakmaya başlayan, “Komünist Hipotezi” yeniden canlandıran bir hareket 19. Yüzyılın 2. yarısında Sosyal Demokrasi adıyla şekillendi: Liberal Demokrasiye karşı Sosyal Semokrasi…

Sosyal demokrasinin II. Dünya Savaşı ertesinde Bad Godesberg konferansıyla birlikte “Komünist Hipotezi” terk ederek bir reform partisinden, bir düzenleme partisine dönüştüğünü gördük. Ama bu başka bir yazının konusu…

Burada kısaca vurgulamak istediğim 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren, “Toplumsal Sorun” kavramı giderek gündemden çıktı, sosyal reform, sınıf mücadelesi, ya da uzlaşması kavramları siyasi ontolojinin merkezine oturdu. Sadaka ve hayır cemiyeti geleneği de, bir toplumsal düzenleme ve meşrulaştırma aracı olarak tarihin çöplüğüne atıldı.

Şimdi “vergi” konusuna dönersek, Restorasyon öncesi dönemde egemen mantık, bu bölüme başlarken değindiğim sorun etrafında şekilleniyordu.

Zenginler, sağlık, eğitim, konut, ulaşım gibi sorunları bireysel düzeyde, kendi olanaklarıyla çözebilirler. Bu sorunları kişisel olanaklarıyla çözme kapasitesine sahip olmayan geniş halk kitleri, emekçiler ise, vergiler yoluyla kaynaklarını birleştirir, bir fon oluşturur, seçtikleri hükümetlerden bu fonu, zenginlerden alınacak (Sosyal reform ve uzlaşmanın gereği) vergilerle de besleyerek, toplumsal gereksinimleri karşılamasını isterler.

Restorasyon bu fona giden vergileri büyük ölçüde ve giderek artan oranlarda keserek sermaye sınıfının kriz yönetim süreçlerine aktardı. Şimdi kimi büyük zenginler, yardım kurumlarına para aktarma adına, toplumsal fona vergi olarak gitmesi gereken kaynakları, yeniden kendi denetimleri altına alıyor, böylece toplumsal fondan kaynak kaçırmış, çalmış oluyorlar. Böylece Restorasyon 1867 Benjamin Disraili reformlarının bile öncesine dönmeye başlıyor. Böylece, egemen ideolji (simgesel sistem) yoksulları emekçi, potansiyel iş gücü, hatta dikkate alınması gereken siyasi grup, toplumsal dinamik olarak anlamlandırmak eğiliminden vazgeçmeye başlıyor. Şimdi yoksullar yeniden, nüfus fazlası, “toplumsal atık” olarak tanımlanıyor, zenginlerin insafına terk ediliyor dilenci konumuna indirgeniyor.

Toplumsal sorunun geri dönüşü

Restorasyon’un emekçi sınıfların yaşam koşulları, örgütlenme olanakları, yasal hakları ve sınıf bilinçleri üzerinde yarattığı tahribat, mutlak ve göreli yoksulluğun gezegenin hemen her noktasında hızla artmasına yol açtı. Emekçiler halk toplulukları bu basınca yerel ve küresel düzeyde cevap vermeye başladılar. Bu bağlamda, MAI karşıtı muhalefeti, Küreselleşme karşı gösterileri, Porto Allegre olayı’nı düşünebiliriz. Latin Amerika’da 1990’larda şekillenen yeni emekçi hareketlerini ve yeni popülizmi de…

Refah devleti, ve toplumsal yardım fonları tasfiye edilir, kaynaklar sermayeye aktarılırken, 1990’larda Sivil Toplum Örgütleri’nin, yeni şekillenmeye başlayan sadaka toplumunun ilk kurumları olarak karşımıza çıktıklarını görüyoruz. Aynı dönemde, büyük ölçüde sadaka kültürüne dayanan Siyasal İslam’ın da Müslüman Kardeşler örneğinde gördüğümüz gibi, devletin çekildiği alanlarda derinleşen yoksulluk ve sefalet üzerinden toplum içinde hızla yayılmaya ve güçlenmeye başladığını görüyoruz.

Hardt ve Negri’nin İmparatorluk başlıklı çalışmalarında dikkat çektikleri gibi (bu çalışmanın temel yaklaşımına ilişkin eleştirilerim saklı kalmak koşuluyla), Sivil Toplum Örgütleri, küresel kapitalizmin (İmparatorluk’un- H&N) meşrulaştırılmasında, aynen geçmişte, Orta Çağlar’da imparatorlukları meşrulaştıran sadaka/dilencilik kurumları gibi işlediler. Konuya ilişkin çeşitli çalışmalardan da yararlanarak şu gözlemlerin yapılabileceğini düşünüyorum.

STÖ’ler neoliberalizmin parçaladığı sosyal dayanışma ağlarının sancılarını hafifletecek, ama genelde sistemi meşrulaştıran bir seçenek sundular. STÖ’ler refah devleti, toplumsal kontrat, devletin sosyal sorumlukları gibi konularda egemen ideolojinin ve ahlakın çürümesine katkıda bulundular. STÖ’ler yüksek ücretli işler üreterek, orta sınıf entelektüellerini kendilerin çekerek, onların geleneksel muhalefet kapasitelerini kırdılar; ayrıca varsıl bir orta sınıf oluştururken, “duygulanımsal emek” (affective labour) üzerinde şekillenmeye başlayan yeni sınıfa yönelik pasifikasyon sürecinin bir parçası oldular. STÖ’ler yerel ve ulusal düzeyde katılıma katkıda bulunan Demokratik Kitle Örgütleri’nin yerine geçtiler, demokratik (seçme, seçilme, hak ve sorumluluk) dinamiğe dayanmayan yapılarıyla, yerel katılımın, öz yönetim çabalarının önüne yeni engeller koydular. ST’ler kaynak elde etmek içi varsıl sınıflara, Çok Uluslu Şirketlere, AB fonları gibi emperyal (mekan düzenlemeye-yönetmeye yönelik) kaynaklara başvurduklarından, her zaman bunların yörüngesinde kaldılar; kapitalist sınıfın küresel yönetim sisteminin parçası olarak işlediler.

STÖ’ler hizmetlerini ve mali kaynaklarını “halkın, seçmenin hakları, denetimi” sorunsalı içinde değil fon sağlayan kurumlara sundukları projeler bağlamında, sadaka, hayır kurumu sorunsalı içinde dağıttılar, dağıtmaya da devam ediyorlar.

Özetle bu kez “toplumsal sorun” geri döndüğünde, Restorasyon’un siyasi ve ideolojik ikliminde, egemen sınıfları soruna sosyal reform refleksiyle değil, emekçi sınıfları güçsüzleştiren, pasifleştiren ve sessizleştiren, sadaka - dilencilik sorunsalı içinde cevap vermeyi seçtiler.

Kimi milyarderlerin servetlerinin bir kısmını hayır işinde kullanmaya karar vermeleri, bu kararı bir medya olayına dönüştürerek “güler yüzlü”, “vicdanlı” kapitalistler imajına yatırım yapmaya başlamaları, bu yukarda işaret ettiğim çürümenin ürünü. Batı kapitalizmi, 19 yüzyılda, krizlere rağmen refah yaratabiliyor, Cecile Rhodes’in “Devrim istemiyorsanız emperyalizmi kabul edeceksiniz” sözlerinde ifade ettiği gibi sömürgeleri talan ederek kendi halkına toplumsal hizmetler sunabiliyordu. Şimdi ne üretici güçleri geliştirebiliyor ne de bölüşülebilecek bir refah yaratabiliyor. Bu yüzden, iyice parazitleşen ve gericileşen egemen sınıf tek çare olarak sadaka toplumuna geri dönmeye çalışıyor. Bu zenginler böylece sadaka toplumunun dinamiklerine uygun olarak, kimlerin, hangi sorunların, hangi Sivil Toplum Örgütleri’nin destekleneceğine kendileri karar vermek, böylece yeni iktidar alanları oluşturmak istiyorlar. Düzenli toplantı yapma niyetlerini de bir kurumlaşma çabası, kapitalizmin yeni bir oligarşik sınıf örgütü, komplo merkezi kazanması olarak yorumlayabiliriz.

Kosova üzerinden çeşitlemeler, ya da teorinin sefaleti

Ahmet Altan bir yazısında, Kosova’nın bağımsızlığının tanınması üzerinden “Ulus devletin dokunulmazlığı bitiyor. Bölünebilecekleri hukuksal olarak Kabul görüyor” soncuna ulaştı. Oktay Ekşi, Altan’ın yazısını “sıra Türkiye’deki ulus devletin bölünmesine geldi demek istiyor” sözleriyle, yorumladı. Altan çok garip bir tepkiyle, Ekşi’nin yorumunun yanlış olduğunu göstermek yerine, kendi yaklaşımının arkasındaki “teorik” perspektifi vurgulamakla yetindi, Ekşiyi de, “gariban mı, alçak mı, ya da gariban bir alçak mı” sözleriyle okuyucuya havale etti.

Bu sertlik niye?

Gerçekten de, Altan “sıra Türkiye’ye geliyor” demiyor, ama yazısında kurulan mantıksal denklem, Ekşi’nin yorumuna kolaylıkla yol açacak niteliktedir. Birinci neden, bağlama ilişkin: Altan, Türkiye’de “bölünme”, “ayrı yaşama”, “özerklik ilan etme” tartışmalarının içinde yazıyor; “Ben bu bağlamın farkında değilim, ya da dışında yazıyorum” deme şansına sahip değil. İkincisiyse mantıksal: (a) Ulus devletlerin bölünebilecekleri hukuksal olarak kabul görüyor. (b) Türkiye bir ulus devlettir. (c) Öyleyse, (Altan karşı olabilir -ya da olmayabilir- ben de istemem ama…) Türkiye bir gün bölünebilir. Bu bölünme uluslararası bir kurum tarafından hukuka uygun bulunabilir ve buna da Lahey adalet divanının Kosova kararı emsal gösterilebilir.

Burada “uluslararası” kavramının içeriği, “hukuk” denen şeyin aslında ne olduğu tartışması saklı kalmak koşuluyla, Altan, haklı olarak “ ama somut koşullar…” diye itiraz edebilir. Gerçekten de, bölünmeye ilişkin kararı kabul etmek ya da etmemek, tümüyle güç dengelerine bağlı bir durum olacaktır. Ancak, Altan, karşımıza koyduğu mantık denklemin anlamını yadsıyamaz. Bu kadar sinirlenerek, “gariban, alçak” gibi kavramlarla tepki göstermesinin arkasındaki olası etkenleri ise ayrıca düşünmek gerekir.

Saçmalıkları gizlemek için mi?

Altan’a göre ulus devlet sanayi dönemindeki toplumsal örgütlenme biçimidir. Feodalizmden kapitalizme geçerken burjuva sınıfının, hem bir ekonomik pazarı korumak arzusunun, hem de halkı monarşiye karşı birleştirmesinin ürünüydü. Ortak dil, kültür ve değerlerin yaygınlaşması ulus devletin oluşumunu hızlandırdı… Bu gün ise kapitalist dönemden, sanayi sonrası döneme geçiyoruz. Burjuvazinin yerini yaratıcı bireyler alıyor… Para değil, buluş çağı, ulus ölçeğinde değil küresel düzeyde, insan odaklı yeni bir çağ geliyor… Bunun ilk sinyali “ulus üstü” bir örgütlenme olan Avrupa Birliği tarafından verildi… Ulus devlet bir yandan Kosova gibi küçülerek… Diğer yandan AB gibi genişleyerek iki uçtan birden yok oluşa gidiyor.

Altan’dan aktardığım, bu teorik açılımın çok ciddi sorunları var. Bu sorunlara geçmeden önce, Altan’ın bu yaklaşımının arkasında Alvin Toffler’in “üçüncü dalga” teorisinin yattığını, bu kişinin de son yıllarda yeni silah teknolojileri bağlamında Pentagon’a danışmanlık yaptığını, görüşlerinin, ABD muhafazakar partinin aşırı sağ kanadından Newt Gingrich tarafından sık sık övülmüş olduğunu not etmek istiyorum.

Şimdi, Altan’ın teorik açılımının sorunlarına, daha doğrusu içerdiği saçmalıklara geçebiliriz. Birincisi, kapitalist dönemden, sanayi sonrası döneme geçiyoruz ifadesi, teorik olarak anlamsızdır. Kapitalizm bir üretim tarzıdır, sanayiyse, üretim araçlarının örgütlenmesine ilişkin bir kavram (mülkiyet ilişkilerini içermez). Diğer bir değişle, Kapitalizm ve sanayi farklı düzlemlere ait kavramlardır. Bu yüzden önermeye, kapitalizmle, başlayıp, “sanayi sonrası dönem” ile devam etmek meşru bir kavramlaştırma olamaz. Kapitalizm bir üretim tarzı olduğundan, onun yerini almakta olan “şeyi” de üretim tarzı kavramı yoluyla tanımlamak gerekir.

Diğer taraftan, teorik olarak, “sanayi ötesine” geçerek kapitalizm, içinde kalınabilir. Örneğin, ekonomide, istihdam içinde sanayi üretiminin payı çök düşmüş, finansallaşarak parazitleşmiş, yazılım sistemleri, bilgi işlem teknolojileri üzerinde tekele oluşturmuş bir kapitalist ülke düşünebiliriz. Buna karşılık, sanayi döneminde kalarak, üretim araçlarının mülkiyetini ve üretimin örgütlenmesinin biçimini değiştirerek kapitalizmden çıkılabilir.

İkincisi, “Burjuvazinin yerini yaratıcı bireyler alıyor… Para değil, buluş çağı” saptamaları da anlamsızdır. “Burjuvazi” kavramı, mülkiyet, kültür, siyasi iktidar biçimleriyle bir sınıfı tanımlar. Sınıfın yerine “birey” geçiyorsa, (a) burjuva sınıfı (tabii işçi sınıfı da) ortadan kalkıyor, sınıfsız topluma geçiliyor, (b) Mülkiyet, siyasi iktidar ve kültürel biçimler değişiyor demektir. Böyle büyük bir iddiayı ileri sürebilmek için, bu gün, ya hayal dünyasında yaşıyor, yada açıkça yalan söylüyor olmak gerekir.

Diğer taraftan, burjuva birey tarih sahnesine son derecede yaratıcı, dönüştürücü bir unsur olarak çıkmıştır (BKZ Komünist Manifesto). Sorun yaratıcılıktan değil, bu yaratıcı enerjinin, doğal çevreye rağmen üretim, ne pahasına olursa olsun sermaye birikimi, silah üretimi gibi yıkıcı alanlara yönelmeye başlamış olmasından, sömürü ve yabancılaşma kısır döngüsü üzerinde işlemesinden kaynaklanıyor.

Sanırım, Altan’ın konuşmak istediği, ama belli ki teorik birikimi yetmediği için birbirine karıştırdığı konu, Fordist sermaye birikim rejiminin kriziyle başlayan süreçte gündeme gelen yeni “sınıf şekillenmeleri” ve bunların maddi zeminini oluşturan “gayri maddi” emek, “duygulanımsal” emek olarak tanımlanan çalışma biçimleriyle ilgilidir. Ama bu başka bir konu…

“Para değil buluş çağı” ifadesiyse, her buluşun maddileşmek için paraya gereksinimi olmasından öte, her buluşun günümüzde toplumsallaşabilmek için alınıp satılan metaya, bir sermaye birikim aracına dönüşmek zorunda olduğunu görmeyen garip bir saptamadır.

Ulus devletin çeşitli halleri

Altan yazısında, ulus devletinin tarihine burjuvazinin ortaya çıkış anından başlıyor. Sonra birden büyük bir sıçramayla, kendi deyimiyle, burjuvazinin yerini yaratıcı bireylere bırakmaya başladığı bir döneme, bu güne sıçrıyor. Bu yaklaşık 200 yüz yıllık sıçrama sayesinde Altan, ulus devletin, disiplin ve cezalandırma, savaş ve emperyalizm gibi en önemli özelliklerini atlama şansı yakalıyor. Hatta kapitalizmin taa başından, ulus ölçeğin sığmayan, sınır tanımayan, her konan engeli aşmak için türlü yöntemler geliştiren (BKZ: Komünist Manifesto), “küresel” bir üretim tarzı olduğunu da gizleyebiliyor, Böylece, küreselleşme söylemine binerek, neoliberal restorasyonu, kapitalizmin, adeta kapitalizme son verecek yeni bir çağı gibi paketleyerek satmak mümkün olabiliyor.

Bu sıçramanın üzerinden atladığı konular gündeme alınmayınca da, “Ulus devlet giderken, “disiplin ve cezalandırma” işlevini kim üstleniyor?”, “sermaye, emeği nasıl disiplin altına alacak?” soruları da sorulamıyor; savaş, sömürgeleştirme ve emperyalizm kavramlarının ulus ve ulusçuluk kavramlarına eklediği çok önemli nüanslar konuşulamıyor.

Diğer taraftan, ortak dil, kültür ve değerlerin yaygınlaşması ulus devletin oluşumunu hızlandırdığı doğrudur. Ama ulus devletlerin yok olmakta olduğu doğru değildir. Aksine. 1991’den bu yana, çok-etnik gruplu devletlerin bölünerek,10’dan fazla, etnik ve kültürel olarak homojen yeni ulus devlet doğurduğunu gördük. Bir gün Kürtler ayrılır bir devlet kurarlarsa, bu da etnik açıdan homojen, bir ulus devlet olmayacak mı?

1991 sonrası kurulan kimi ulus devletler:

Ülke

Etnik bileşim / Konuştuğu dil

Azebaycan

%90 Azeri / Azerice

Ermenistan

%97 Ermeni / Ermenice

Estonya

% 69 Estonyalı, %25 Rus / Estonyaca

Hırvatistan

%88 Hırvat/ Hırvatça

Kırgızistan

%70 Kırgız , %14 Uzbek, %9 Rus/ Kırgız resmi, Rusça 2.

Latvia

%60 Latvian, %25 Rus, / Latvian

Sırbistan

%83 Sırp / Sırpça

Slovakia

%86 Slovak / Slovakça

Slovenya

%40 Sloven / Slovence

Özbekistan

%70 Özbek / Özbekçe, Rusça 2.

Bunların bir kısmının AB’ye katılmasıysa onların “ulus devlet” olmadığı anlamına gelmiyor. Çünkü ulus devlet, bağımlılık, özellikle kapitalist emperyalist (işgale gerek kalmadan) bağımlılık ilişkilerini dışlamıyor. Bu bağlamda, Kosova bağımsızlığını ilan etti, ama halen üç farklı idari yapı tarafından, onlarca sivil toplum örgütü aracılığıyla yönetiliyor; fiilen işgal altında…

AB’nin “ulus üstü” olduğu savına gelince, son krizin gösterdiği gibi, “bu ulus üstü-yapı” karşımıza iç hegemonya denklemini çözebildiği taktirde, yaşama şansına sahip, esasen Almanya ve Fransa gibi iki büyük devletin yönlendirdiği bir ulus devletler hiyerarşisi olarak çıkıyor…

Altan’ın yazdıklarıyla, bir entelektüelin, kulaktan dolma da olsa edindiği bilgileri, “zamanın ruhunun” hizmetine vermesinin, oldukça kaba (vülger) bir örneğini oluşturuyor. Halbuki entelektüel namus, her zaman “zamanın ruhunun” karşısında eleştirel bir tutum almayı, “neden böyle de başka türlü değil” sorusunu her zaman gündemde tutmayı gerektirir.