Thursday, November 25, 2010

Edebiyattan solu çıkarırsak geride ne kalır?

(Sol Kültür, için yazılmıştı -17/11/2010’de)

Sanattan (ben bu ilginç soruyu edebiyatla sınırlamak istemiyorum) solu çıkarırsak, verili iktidar, ekonomi ve estetik rejimlerinden huzursuz olan, bunların ötesine bakan, geleceğe dönük yapıtları çıkarıyoruz demektir. O zaman geriye, propaganda ve rejimin ideolojini yeniden üreten ve yayan eğlence, icraa vb kategorisine sokacağımız, toplumun en düşük ortak beğeni tabanından toplanmış parçalarla kurgulanan estetik ürünler kalır.

Propaganda, diğer bir değişle verili yapının iç düzenini kollayan ve destekleyen, bireyi buna uyumlu bir ruh haline sokmayı amaçlayan yapıtlar, Platon’un Cumhuriyet kitabında adeta üzülerek işaret ettiği gibi, dingin, renksiz, öğretici olmaya çalıştıkları için “ne yazık ki” (yapı ve eğitimciler açısından) halkın ilgisini çekmezler, heyecan uyandırmazlar. Bu yüzden propaganda halkın ilgisini çekmekte sanat yapıtlarıyla (tehlikeli, yapının iç ahengini tehdit eden, estetik ürünlerle) rekabet edemez.

O zaman propagandanın yapamadığını yapabilmek için toplumda egemen siyasi, ekonomi, estetik rejim içinde kabul gören ortak beğenileri bir araya koyarak (estetik yöneticilik) üretilen, halkı sürekli meşgul edecek, eğlendirecek, ona verili realiteyi, değişmez ve kaçınılmaz olarak sunacak, “güzeli”, “doğruyu” durmadan anlatacak, estetik ürünler gerekecektir.

Kapitalizmden önceki dönemde, bu estetik ürünler, tanrının, tanrı düşüncesi içine gizlenen kralların, yönetici sınıfın yüceltilmesi, olumlanması ve imajlarının yeniden üretilmesi olarak kendini gösterir. Bu ürünler insana, dini kozmoloji içindeki yerini öğretir, görevlerini ve sadakatlerini, bunlara uymazsa karşı kalacağı cezaları anımsatır. Bu yapıtlar insana ne kadar önemsiz olduğunu, düzenin ne kadar ulvi ve anlaşılamaz, büyük ve güçlü olduğunu gösterir.

Bu durum, bu ürünlerin kaba saba, ustalıktan yoksun olacağı anlamına gelmez. Aksine bu yapıtların, teknik açıdan bakanları “vay canına nasıl da yapmış” dedirtecek, izleyiciyi bu anlamda “yüce”nin karşısında “yerli yerine koyacak” bir mükemmellikte, güzellikte, ulaşılamazlıkta olmaları, etki yaratabilmelerinin ön şartıdır. Bunlar çok başarılı estetik yapıtlardır. Ancak, estetik ürünler olmanın ötesine geçerek, modern zamanların ölçütlerine göre sanat yapıtı özelliğine ulaşamazlar. Müzeler, artık büyük şirketlerin genel müdürlüklerinin koridorları ve CEO odaları bu tür olağan üstü estetik başarılarla doludur.

Kapitalizmle birlikte, bireyin, kapitalist bireyin, tarih sahnesine çıkması; özgürlük düşüncesinin doğmasıyla, modern anlamda sanat kavramı da oluşmaya başlar. Bu estetik etkinlik, “sanat için sanat” iddiasıyla, kilisenin, kralın, sultanın hocanın ve halkın egemen değerlerine (egemen değerler egemen sınıfın değerleridir) uymak zorunda olmayan, bunların boyunduruğunu tanımayan ürünler üretmeye niyetli olduğunu açıklar. Artık verili yapıyı öven, yeniden üreten değil, verili yapıyı sorgulayan, bir başkasını arzulayan ve bu arzunun ürünü olan yapıtlar vardır. Sanat kavramı artık bu tür yapıtlara aittir.

Önceki dönemde estetik yapıtlar verili olanı temsil (represent) ederken, modern sanatın yapıtları, verili siyasi, ekonomik estetik rejimlere karşı olanın bizzat kendisidir, bu yeni, karşıt estetiği ve düşünceyi sunar (present).

Modern zamanlarda da propaganda ve düzeni yücelten estetik ürünler ortadan kalkmaz artık, onlar bakanlık danışmanlarının bürolarında, kültür endüstrisinin fabrikalarında (medya, sinema, TV) üretilirler.

Artık karşımıza, macerayı cinayetlere indirgeyen, hırsız polis, iyi polis, kötü polis, iyi kapitalist kötü kapitalist oyunlarıyla çıkan; aşkı biyolojik cinselliğe ya da “sentimentalizme” indirgeyen, siyaseti komplo teorileriyle işleyen, sürekli olayı durumu, sınıfı, kitleyi değil olağan üstü becerilere sahip bireylerin (artık bunları hepsi gençlik kültüne uygun bir estetiğe uygun olarak belli bir yaş aralığında olmalıdırlar, özellikle kadınlar) öykülerini, parayı, lüksü, seksi ve uyuşturucuyu, tüketim nesnelerin imajlarını tekrarlayan estetik ürünler var.

Kısacası, sanattan solu çıkarırsak geride, verili düzeni (iktidarı) savunan, kurallarını öğreten, sorunlarını gizleyen, halkın zamanlarını işgal ederek düşünmelerini engelleyen propaganda ve eğlence ürünleri kalır.

Thursday, November 11, 2010

Sistemin solu boşaldı…

(04/11/2010)

Wall Street Journal, New York Times gibi yayınlarda, ABD, Avrupa ve İngiltere’de mali krizin, “Büyük Durgunluğun”, seçmende sol partilere doğru kitlesel bir kayışa yol açmamış olmasının nedenleri, “sol neden krizden yararlanamıyor?” sorusuyla birlikte tartışılıyor.

Bu ilgi sanırım şöyle bir kaygıdan kaynaklanıyor: Kapitalizmin, 1970’lerde başlayan yapısal krizi derinleşmeye devam ederken, yeni bir boyut daha şekilleniyor. Kapitalist sistem, kendi muhalefetini, düzen içinden üretme (dolayısıyla denetim altında tutma) kapasitesini yitirmiş görünüyor. Öyleyse muhalefet hareketlerinin düzen dışına taşma potansiyeli giderek artacak demektir.

Komünistler açısından, böyle bir durumun oluşmaya başladığını görmek ve uygun politikaları üretmek önümüzdeki dönemde can alıcı bir öneme sahip olacak. Çünkü sistemin solu boşaldı ama, sağ popülist, milliyetçi, ırkçı, kökten dinci bir kanadı var. Bu kanadın toplumsal muhalefeti, düzenin dışına çıkmak ( Nazileri ve Siyasal İslam’ın partilerini düşününüz) vaadiyle kendine çekerek, “olağan üstü” otoriter rejimler yoluyla sermayenin çıkarlarına tabi kılmak açısından işlevi giderek artıyor.

“sol” un siyaset alanı kayboldu

Daha fazla ilerlemeden, daha önceki bir yazımda vurguladığım, kimi arkadaşların da yadırgadığı “sol” ve “komünist” ayrımını, o yazının sonuç paragraflarını aktararak kısaca anımsatmak istiyorum.

“… sol, ezenlere ezilenler arasındaki dengeyi ezilenlerden yana kurmaktan, iyileştirmekten yana olmakla ilgilidir. Komünizm bu dengeyi oluşturan ilişkiyi ortadan kaldırmayı amaçlar. Sol devleti iyileştirmeyi arzular, komünizm devletin olmadığı bir yere ulaşmayı…

Son tahlilde, diğer bir değişle yapının devamının sorgulanmaya başlandığı noktada, sol, toplumsal muhalefeti, protestoyu ve isyanı, örgütler, pasifize eder, yapının içinde kalmasını sağlar. Komünizm, her aşamada, ilk ve son tahlilde bu muhalefetin güçlenmesi, önünü açılması, hızlanması, yapının sınırlarından taşması için çalışacaktır.”

Bu anlamda “sol”un, siyasi (devleti yönetmeye aday) bir hareket olarak var olabilmesi için, emekle sermaye arasında bir uzlaşma alanının var olması, emeğin refah düzeyinin yükselmesi ve sosyal haklarının genişlemesi, sermayenin gereksinimleriyle uyumlu sınırlar içinde tutulmak koşuluyla, finansal (sosyal ücret) kurumsal (iyi devlet) açıdan kabul edilebilir (maliyetine katlanılabilir) olması gerekiyor. 1970’lerda başlayan yapısal kriz, bu uzlaşma alanını giderek daralttı. Yalnızca bu uzlaşma alanı üzerene yaşayabileceğini bilen sol partiler bir süre bu alanın daralmasına direndiler, sonra hızla yeni sınırları benimseyerek politikalarını ona göre değiştirdiler; “değişime uyum” adına, yumuşatılmış muhafazakar partilere dönüştüler Bu sırada sermayenin, aşırı üretim krizini düzenleyebilmek için devreye sokmaya başladığı mali genişleme ve küreselleşme sürecinin (yeni düzenleme sisteminin), tüketimi körükleyici ve ideolojik ekranları teknolojik gelişmelerin de yardımıyla yeniden düzenleyici etkileri solda bir canlanma yaşanmasına (sosyal demokrasi, sosyalist partiler, III. Yol) bir süre için olanak sağladı. Doğu Bloğu’nun çökmesinin ve bu çöküşe ilişkin ileri sürülen açıklamaların yetersizliğinin getirdiği, seçeneksizlik duygusunun yarattığı moral bozukluğu, kapitalizmin solunun söyleminin verimliliğini daha da arttırdı. Neo-liberalizmin aşırılıkları törpülenir, krizin etkileri yumuşar gibi olmaya başladı.

Ancak üç yıl önce kriz yönetme modelinin çöktüğünü muştulayan mali kriz ve onu izleyen “Büyük Durgunluk”, “sol”un sermaye ile uzlaşarak siyaset yapabileceği alanı tümüyle ortadan kaldırdı. Bu nedenle kriz başladıktan sonra sosyal demokrat partilerin, politika üretme kapasitelerini tümden kaybettiklerini, sol parti iddialarını koruyarak, sağa kaymaya devam edebilecekleri bir yerin kalmamış olmasının sıkıntısını yaşamaya başladıklarını görüyoruz.

Geçtiğimiz aylarda canlanan “solun durumu ne olacak?” tartışmaları bu daha da sağa kayarak sol olduğunu iddia etmeye olanak verecek politikaları (sloganları) arayış çabalarının bir ürünü olarak gündeme geliyor?

Sol neden gerilemiş?

Wall Street Journal’ın aktardığına göre, İtalyan dilbilimcisi ve felsefeci Raffaele Simone’nin “Tatlı canavar: Neden batı sola kaymıyor” başlıklı çalışması, önce İtalya’ da, sonrada Fransa’da büyük ilgi çekmiş. Wall Street Journal’ın bu kitabı, okuyucularına uzun bir tanıtma yazısıyla sunduğuna bakılırsa, ABD’de de ilgi çekmesi için gerekenler yapılıyor.

Simone’ye göre solun gerilemesinin arksındaki nedenler şöyle: Sol komünizmle ilişkisinin yeterince kesin bir biçime kesememiş, günümüzün dünyasının, tüketime yönelik, bireyci, küreselleşmeci özelliklerine medyanın düzenine uyum sağlayamamış. Hala kapitalizmi, Amerika’yı eleştirmeye devam ediyor, devlet müdahalesinden planlamadan yana görünüyor, Castro ve Chavez gibi diktatörlerle tehlikeli ilişkileri sürdürüyormuş. Buna karşılık, göçmenler/yabancılar sorunuyla yeterince ilgilenmiyor, ifade özgürlüğüne, cinsel eşitliğe ve sekülarizme karşı çıkan rejimlere, hareketlere (Siyasal İslam) sempatiyle bakabiliyormuş.

Prof Simone göre günümüzün Batı toplumları yeni sağın, tüketimi, kar dürtüsünü ve hazları destekleyen özelliklerine daha uyuyormuş. Büyük medyanın, ekranların (bilgisayardan IPod’a kadar) yaşamın her alanına girmiş olması da bu durumu güçlendiriyormuş.

Şimdi bunları okurken aklıma Bernard Shaw’ın, Pygmalion piyesinin, sinemaya uyarlayan My Fair Lady filmindeki bir sahne geldi. Filmde, doğru dürüst İngilizce konuşmayı ve egemen sınıfların kültürüne uyum sağlamayı öğrettiği çiçekçi kız (işçi sınıfından bir kadın), Eliza Doolittle ile romantik ilişkiler başlattıktan sonra, aralarında çıkan bir tartışmanın arkasından, Prof Higgins, arkadaşı albay Pickering’e yakınmaya başlar: “Kadınlar neden böyle… Kadınlar neden erkek gibi değil. Kadın neden senin gibi değil…” (yani erkek erkeğe konuşulabilecek, mantıklı-erkeğin mantığı tabii ki- bir biçimde pazarlık yapılabilecek biri değil). Prof Simone da, bu saptamalarıyla adeta “neden sol, sağ gibi değil? Neden tümüyle sermayenin mantığını kabul etmiyor?” diyor. Sol’un sermayenin mantığını tümüyle kabul edip, sermayeyi ilgilendirmeyen alanlardaki özgürlük sorunlarıyla uğraşmasını istiyor.

Simone’nin farkında olmadığı ve aslında “sol”un trajedisini oluşturan şey ise şu: Sol sermaye ile arasına asgari bir mesafe koyamaz, emekçi halktan yana olduğuna ilişkin bir imajı, onların yaşamında bir iyileştirme yaratacak önlemleri geliştiremezse, siyasi bir varlık olarak kalmaya devam edemez. Bu yüzden solun sorunu, sermayenin programını yeterince benimsememiş olmak değil, onun karşısında göreli bağımsızlığını, onunla arasındaki eleştirel mesafeyi, toplumsal muhalefet için çekim merkezi olmasına olanak sağlayacak, biçimde, her konjonktürde yeniden üretebilecek bir söylemi koruyamamış olmasından kaynaklanıyor.

Boşluk ve Birlik sorunu

Ancak ekonomik krizin giderek derinleştiği, uluslararası emperyalist rekabetin yeniden yoğunlaşmaya başladığı bir ortamda sol bunları yapabilir mi? Yazının başında da işaret ettiğim gibi yapamaz. Bunları yapmaya ilişkin politikaları geliştirmeye başladığı anda, sermayenin tepkisini çekmeye ve yönetemez hale getirilmeye başlar. Bu saptamayı şöyle de koyabiliriz: Sosyal Demokrasi’nin, CHP gibi partilerin, hem sermayenin taleplerine cevap verip hem de toplumsal muhalefeti kendi yörüngelerine çekme olanakları kalmadı. Eğer gösteri toplumunun “kırık aynasında” geniş kitleleri yanıltan bir görüntüyle bu işi başarabilirlerse sonucun çok daha vahim olacağını, yeni bir düş kırıklığının, sağa doğru daha büyük bir savrulmayı gündeme getireceğini, kolaylıkla söyleyebiliriz. Bu hafta yapılan ABD ara seçimlerinin sonuçları da bu saptamamızı destekliyor.

Ancak bu tip partiler, zayıflamış olsalar bile işçi sınıfının, bu sınıfın en eğitimli, yeni teknoloji ve iletişim modellerine uyumlu kesimlerinin, eğitimli orta sınıfların desteğini almaya devam ediyorlar. Bu partiler zayıflarken bu kesimler yeni siyasi arayışlara yöneliyorlar. Bu nedenlerle, sol partilerin zayıflarken boşalttıkları yerde, toplumsal muhalefet bir arayış içine girerken, “şimdi kim bu kesimlerin karşısına çıkarak onlarla konuşmaya başlayacak?” sorusu büyük bir önem kazanıyor.

Bu bağlamda, Referandum sürecinde, sosyalist partiler arasında fiilen gerçekleşen iş birliğini genişleterek bu yeni arayışlara yönelen kesimlerle, birleşik ve güçlü bir sesle konuşabilecek bir kurumlaşma düzeyin ulaştırmak yukarıda değindiğim boşluğun doldurulması açısından çok önemli diye düşünüyorum.

Bu birlikte davranma olasılığı kapsamına giren parti ve akımlara bakınca, Türkiye sosyalist hareketinin ana akımlarını, birinden farklı ama birbirine paralel ve aynı tarihi yaşayarak gelişmiş gelenekleri görüyoruz. Bu birbirinden farklı geleneklerin, kültür, söylem, çalışma tarzı ve hatta sosyalizm (kapitalizmden sonraki durum) anlayışları arasında ihmal edilemez farklar olduğu da bir gerçek. Ama hepsinin aynı kümeye ait olduklarını söyleyebiliriz. Bu kümeyi ortak bir amaç, hatta sadakat belirliyor diye düşünüyorum. Bu “Sermaye ilişkisine, baskıya, sömürüye dayanmayan, sınıflara bölünmemiş, halkın üzerinde ona yabancı bir baskı aracı olan bir devletin altında yaşamak zorunda olmadığımız bir toplum kurulabilir” inancına olan sadakattir. Birliğin zemini her şeyden önce burada yatıyor. Aynı kümeyi oluşturanların (alt kümelerin), bu durumu, toplamlarından daha büyük bir etki yaratabilecek biçimde tanımlamaları gerekiyor.

Kapitalist sınıfın partileri, aralarındaki gelenek, program anlayış farklarına, hatta ait oldukları sermaye fraksiyonlarının çıkarları arasındaki çelişkilere karşın, ait oldukları sermaye yapısını korumak için, koşullar ne olursa olsun bir araya gelmenin bir yolunu bulabiliyorlar. Bunların, esas olarak emeğe karşı birleşme zemininde, türlü koalisyonlar, siyasi rejimler üzerinde anlaşabildiklerini, “siyasette küskünlük olmaz”, “dün dündür” diyebildiklerini, her seferinde kabak başımıza patladığı için biliyoruz. Sermaye sınıfının çeşitli partileri, çok partili yapılarını bozmadan tek bir küme olarak davranmalarına olanak sağlayacak siyasi yapıları, “volan kayışlarını”, platformları, hatta rejimleri oluşturabiliyorlar.

Sosyalistlerin de çok partili yapılarını sorun etmeden, bölünmüşlük, söyleminin etkisinde kalmadan, birleşmeyi düşünerek durumu olduğundan daha karmaşık hale getirmeden, hatta “zamanın ruhunu” göz önüne alarak çoğulculuğun bir gereği olarak, çoklu yapılar biçiminde birlikte davranmanın yolunu bulmaları gerekiyor. Bu yapıların neler olacağını nasıl biçimler alacağını, itiraf etmek gerekirse bilmiyoruz. “Cephe” kavramı işe başlamak için belki anlamlı. Ama yeterli olmadığı, kimseyi pek heyecanlandırmadığı da kesin. Ancak işe bildiğimizle başlamak da en doğrusu. Bu noktadan ilerleyebilmek için ise, “bildiğimizin” tutsağı olmadan konuşmaya, yeni araçları üretmeye hazır olmamız gerekiyor.

Kafalar Fena Halde Karışmış. Kafayı kaldırmanın zamanı

Karışmış derken bizi kastetmiyorum. Bu, bizim kafalarımızda da kimi karışıklıklar olmadığı anlamına gelmiyor tabii. En azından kendimden biliyorum… Ama buradaki karışıklık, geçen 30 yılın egemen ideolojisinin üretildiği ve savunulduğu yerlerdeki insanlarla ilgili.

Bu kafa karışıklığının, bu karışıklıktan doğan şaşkınlığın ilk ve en çarpıcı örneğini, ABD Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan’ın Meclis Soruşturma Komisyonu'na verdiği ifadede görmüştük. Adam, “gerçek hayat kafamdaki ideolojiye, modele uymadı çok şaşkınım” diyordu. Greenspan’ın ideolojisine, dünyayı anlama modeline göre piyasalar fazlalıkları temizlemeli, bu mali kriz olmamalıydı. Spekülasyon araçları riski azaltıyor olmalıydı; ama riskleri katlayarak arttırdılar. Bankalar kendi güvenliklerini sağlayacak kadar bu işleri biliyor olmalıydılar ama iskambil kâğıdından kaleler gibi birbiri ardına yıkılmaya başladılar. Bu iki yıl önceydi.

Dahası, son G20 toplantısında izlediğimiz gibi, “krizi atlatmak için ne yapmak gerekir?” sorusuna her kafadan bir başka cevap geliyor. Bu kafalar, devletlere, (belli coğrafyalardaki sermayelerin çıkarlarını, korumaya göre örgütlenmiş siyasi yapılara) ait olunca da, kafa karışıklığı, ekonomik alandan çıkıp siyasi, hatta kültürel alana bulaşıyor, dönüp siyasi iktidar ilişkilerini tehdit etmeye başlıyor.

Bu bağlamda, Çarşamba günü Cumhuriyet Gazetesi'ndeki köşemde değindiğim bir örneği burada yeniden aktarıp üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Çünkü bu örnekteki kafa karışıklığının, zamanında bize de bulaşmış olmasından kuşkulanıyorum.

Gideon Rachman, mali sermayenin, kültürel alanda, vuruş gücü en yüksek amiral gemilerinden biri, Financial Times’ın uluslararası ilişkiler başyazarı. Pazartesi günü “Toplamı sıfır olan dünya” (Zero-Sum World) başlıklı yazısında adeta günah çıkarıyor, “bir zamanlar nelere inanıyorduk” demeye getiriyordu.

Rachman, yazısında, egemen ideolojinin en temel varsayımlarını sorgulamanın risklerini bildiğinden olacak, söze özgeçmişini anımsatarak başlıyor: 1980’lerde, Thatcher yıllarında BBC World Service başlamış, Gorbacev Rusya’sını “değişimi” ve çöküşü izlemiş; 1990’larda The Economist’de, mali sermayenin vurucu gücü yüksek bir başka gemisinde, görev yapmış.1992 Clinton’ın yemin törenine katılmış. 1997 Tony Blair’in seçilmesini izledim diyor. O zaman “Liberal Enternasyonalizm” gibi kavramlar varmış, 1991-2008 dönemi Batı’nın “iyimserlik çağıydı”. “Her şey daha iyi olacak diye düşünüyorduk”… Bu bir “Kazan-kazan dünyasıydı” diyor. Rachman2008 krizi uluslararası ilişkilerin mantığını değiştirdi”…Şimdi birinin kazancı öbürünün kaybı olarak algılanıyor” diyor.

Rachman’a göre, 2008 öncesinde egemen ideoloji beş temel sava dayanıyormuş: Birincisi, Fukuyama’nın “tarihin sonuna geldik, bundan sonra yalnızca liberal demokrasi olacak" savı. İkincisi, piyasaların devletler üzerindeki zaferi kaçınılmazdır [Ulus devlet zayıflıyor, etkisi azalıyor-EY] savı. Üçüncüsü, teknoloji; refah, demokrasi ve küreselleşme yönünde dönüştürücü bir güçtür [Teknolojik devrim, yeni ekonomik ilişkiler yaratıyor, kafa kol emeği arasındaki farkı ortadan kaldırıyor, kapitalizm geride kalıyor-EY] savı. Dördüncüsü "demokrasi ve kapitalizm geliştikçe savaş olasılığı azalır. Barış ve demokrasi için serbest piyasanın ve liberal demokrasinin yaygınlaşması gerekir" savı. Nihayet, "Bu düzenin bir güvenlik poliçesi olarak, son tahlilde ABD dünyada yenilmez bir güçtür. ABD tek süper güçtür ve böyle kalmaya devam edecektir" savı. Rachman Bu düşünceleri yakından biliyorum çünkü o yıllarda The Economist’te her hafta hep bunları savunduk” diyor.

Sonra her şey değişmiş. Bu savlar hayatın gerçeğine çarpmışlar. Rachman gibileri dün “her şey daha iyi olacaktı” diye düşünüyorlardı. Şimdi Rachman, gelecekte insanlığı bekleyen daha tehlikeli ekonomik, siyasi sorunlara, çevre sorunlarına, savaş olasılıklarına değinerek “Bundan sonra daha kötü olacak” temasıyla bitiriyor yazısını.

Buradan üç sonuç çıkarmak gerekiyor bana göre. Birincisi, kriz yönetme modelleri etkisini yitirdiğinden, yerine neyin geleceği henüz belli olmadığından, egemen sınıfların, beklenmedik, olağanüstü politikalara başvurmaları, paniğe kapılıp, anlamadıkları ortamlara yanlış varsayımlarla müdahale (Irak örmeğinde olduğu gibi) ederek büyük acılara yol açma olasılıkları giderek artıyor. İkincisi egemen ideolojinin istikrarını kaybetmeye başladığı dönemlerde sosyalistler açısından büyük olanaklar ortaya çıkar. Ama bu olanakları kullanabilecek durumda olmak, “savunma”, “direniş” kavramlarıyla ifade edilen “edilgenlik” ruhundan çıkıp, pro-aktif, iktidar alanına müdahale etmenin hesaplarını yapan bir ruh haline bir an evvel ulaşmak gerekiyor. Bu gereklilik de çıkarmak gerektiğini düşündüğüm üçüncü sonuçla yakından ilgili.

Üçüncüsü, Gideon Rachman’ın özetlediği savlar sosyalist hareket üzerinde de etkili oldu. Örneğin küreselleşme kavramı, yalnızca emperyalizm kavramını sosyalist literatürden kovmakla kalmadı, “ulus devlet piyasa karşısında zayıflıyor, bir karar noktası olarak anlamını kaybediyor” savıyla birleşerek, "küreselleşen kapitalizme karşı ancak küresek çapta mücadele verilir" savını yarattı. Bu sav, yerel hükümetlere ve devletlere karşı mücadeleyi adeta gereksiz kılarken, emperyalizmden söz açan herkesi ulusalcılıkla, devletlerin, hükümetlerin politikalarıyla uğraşanları da, mücadeleyi ulus ölçeğinde hapsetmekle suçlayan bir söyleme zemin oluşturdu. Küreselleşmeci gevezelik, pasifizme gerekçe oluşturdu. Ulusalcılıkla mücadele, ulusalcılığı, en gerici, etnik ve dışlayıcı biçimleriyle, sınırlayarak, popülist, uluslar arası sermaye karşısında dayanışma ve savunma refleksine ilişkin yanlarını yok sayarak, tarihselliğini [[1]] yadsıyarak tanımlayınca, emperyalizm konuşulamaz hale geldi.

Sosyalistlerin ulusalcı olması gerekmiyor. Uluslararası sermayenin “ulusal ekonomi” deki birikim ve değerlenme süreçlerine ve bu süreçlerin ekonomiye ve siyasete müdahale etme biçimlerine, bu biçimleri taşıyan kurumlara, siyasi yapılara, kişilere karşı çıkmak zaten sosyalistlerin genel etkiliklerinin içinde. Ama bu sosyalistlerin evrensel projesi (Komünist hipotez[[2]]) açısından yetersiz, yetersiz kaldığı, bütünden koptuğu ölçüde, ideolojik ve siyasi çalışmalarda “tali hasar yaratabilecek” bir etkinlik.

Bu sorun şöyle de konabilir, emperyalizm, kapitalizme karşı mücadelede, burada, hemen şimdi (bu konuya aşağıda yeniden döneceğim), ilk karşılaşılan engellerden biri. Bu ekonomik açıdan, ülkenin yerel sermaye grup ve sınıflarının üzerinde yaşadığı sermayenin çok büyük bir kesiminin, yeniden üretim koşullarının, uluslararası (emperyalist) sermayenin yeniden üretim koşullarına bağlanmış olmasıyla ilgili – “içsel olgu” olma esprisi. Kültürel açıdan, emperyalizmin, giriş ve işleyiş süreçlerinin önünü açan savlar, kendilerini daha kabul edilebilir, “demokrasiyi”, “sivil toplumu” geliştirme, ulusalcı, Jacobin eğilimlerle, “toplum mühendisliği” ile mücadele savları gibi aracılar üzerinden sunabiliyor. Bu yolla sosyalist hareketin söylemine nüfuz eden emperyalist kültürel biçimler, Lenin’in “escamotage” (kimi yan, hatta yapay konuların öne çıkarak esas tartışma konusunu ve hedefleri karartma) dediği etkiyi yapabiliyorlar. Böylece sosyalistlerin ulusalcı-antiemperyalist tepkileri geliştiren kesimlere ulaşarak, burayı dönüştürerek kendi enerjilerine katmalarına olanak sağlayacak söylemlerin ve ilişkilerin önü kesilmiş oluyor.

Diğer taraftan "küreselleşen kapitalizme karşı ancak küresel çapta mücadele verilir" savının arkasındaki “ulus devlet etkisini kaybediyor” savı ve bunun sessiz ortağı olan “İmparatorluk” (Hardt &Negri) teorisi, hayatın yeşilliği, inatçılığı karşısında dayanamadılar. Çünkü, uluslararası ilişkiler devletlerarası ilişkiler olmaya devam ediyordu. Devletlerarası ilişkiler ise her zaman güç ve egemenlik-bağımlık ilişkileriydi. Emek disiplini ve mülkiyeti korumak söz konusu olduğunda sermayenin elindeki en etkili araç hala devlet aygıtıydı. Böylece, sömürgecilik, “yeni sömürgecilik”, geri gelmekle kalmadı, yeni emperyalist güçlerin yükselme süreçlerini, doğal kaynakların, minerallerin, piyasaların yeniden paylaşım mücadelelerini izlemeye, gelecekteki büyük savaş olasılıklarını yeniden konuşmaya başladık.

Küreselleşmecilik ve devletin etkisini kaybetmeye başladığına ilişkin savların pasifizme yol açmasının temelinde kapitalizme karşı genel olarak mücadele edilemeyeceği gerçeği yatıyor.

Sermaye bir ilişkidir, ama herhangi bir ilişki değil. O kapitalist toplumun (kapitalist toplumda yaşadığımızı sanırım artik biliyoruz), yaşadığımız toplumun, tüm yerel, kültürel, tarihsel, özelliklerini sildiğimizde, soyutladığımızda, geride kalan, yalnızca varlık olarak Varlığı (Being, Etre, Sein) olan, ilişkidir. Bu yüzden biz onunla ancak aldığı özgün biçimler yoluyla karşılaşırız. Diğer bir deyişle, sermayeyle değil onun toplumun “maddesini” (şeyler ve insanlar; zaman ve mekan) örgütleyerek yarattığı biçimleriyle, burada yaşam alanımızda karşılaşırız. İkincisi, sermaye ilişkisinin bize sunduğu her biçim bizi aynı yeğinlikle (intansite) etkilemez. Bazı biçimlerin yeğinliği çok, hatta azami (maksimum), bazı biçimlerin ki, zayıf hatta asgaridir (minimum).

Bu nedenlerden dolayı, kapitalizmle mücadele her zaman, belli bir zaman ve mekan içinde somut bir şeye (toplumun maddesinin kapitalist bir örgütlenme biçimine) karşı bir mücadele olmak zorundadır. Fabrikada tuvaletin temizliği için mücadeleden, fabrikanın işgaline, gelen polisle uğraşmaktan, askeri darbeye direnmeye kadar ve bir hükümete, hükümetin sosyal ekonomik politikasına, dayatılan bir yaşam tarzına (biyo-politiğe), rejime ve siyasi iktidara karşı…

Dahası kapitalizm ve sermaye salt ekonomik değil aynı zamanda bu ekonomik ilişkileri korumak üzere, onlarla birlikte gelişmiş, bazen eski yapılardan alınarak oluşturulmuş simgesel sistemlerle (ideolojiler) ve siyasi yapılarla birlikte, hatta bunlar olarak var olan bir toplumsal ilişkidir.

Kapitalizm uluslararası bir sistem haline gelmiş olsa bile, karşımıza, deney (varoluş) alanımıza, öncelikle bu ülkede, burada, yaşam alanımızda, bu devletin koruması, onu yöneten hükümetin, ya da cuntanın yürütmesi, yasal sistemi, baskı araçlarının, simgesel sistemlerinin söylemleri, bedenlerimizi, dilimizi, zaman ve mekan kullanma tarzlarımızı her an, her yerde denetleyen, hazlarımıza ve özgürlüklerimize çeşitli engeller, yasaklar getiren, cinsiyet, estetik rejimleriyle birlikte çıkar.

Bu karşı çıkış, bizi burada, somut tercihler yapmaya, öncelikler listesi oluşturmaya, ilk elde temas edilebilecek hedefler seçmeye zorlar. Bu karşı çıkış, bizi vazgeçilemez ve sürekli bir haklar mücadelesinden başlayarak, seçimlere girmeye kadar, boykottan, mitinge, yürüyüşe daha birçok başka mücadele biçimine yönelik taktik adımlar atmaya zorlar.

Kapitalizme karşı ancak böyle mücadele edilebilir: Burada, şimdi ve en uygun hedefi ve aracı seçmek koşuluyla… Ama toplumun sonsuz biçimleri arasında, hangi hedefi, hangi aracı seçeceğiz? Ölçüt ne olacak?

Bu bağlamda, seçimlerimizi yaparken biri teorik biri teknik iki ölçüte sadık kalmaya çalışmak gerekiyor diye düşünüyorum. Bunlardan biri “Komünist hipotezle” ilgilidir. Her hedef adayını, Komünist hipotezin merceğinden bakarak, oraya gidecek yolun haritasını düşünerek, seçmek gerekiyor. İkincisi, bu seçimin, “zincirin ana halkası” kavramını ödünç alırsak, seçilecek hedefin gittikçe genişleme ve komünist hipotez açısından da gelişme şansına sahip bir hedefler zincirini, hani kumların içinde çekip çıkarırken yavaş yavaş yeni halkaları görmeye başlarsınız ya, işte öyle bir durum yaratması gerekiyor. Seçtiğimiz hedef, bizi, toplumun sonsuz sayıda sorunlarının, potansiyel hedeflerinin oluşturduğu “kaosun” içinde, giderek genişleyen ama hepsi bir yönde gelişen yeni hedeflerden oluşan bir zinciri düşünmeye ve tutmaya olanak vermeli.

Ama her şeyden önce, egemen ideolojinin çözülmeye başlamasının ve buna bağlı olarak ekonomik siyasi iktidarların kendilerini açıklama kapasitelerinin giderek zayıflamasının getirdiği olanakları kullanabilecek durumda olmak gerekiyor. Bunun için öncelikle, “savunma”, “direniş” ruhundan çıkıp, krizin getirdiği tarihsel haklılığa ve etik üstünlüğe dayanarak pro-aktif, iktidar alanına müdahale etmenin hesaplarını yapan bir ruh haline bir an evvel ulaşmak gerekiyor.



[1] Bu alanda, Özay Göztepe’nin “sendika.org” da yayımlanan “Bütünleştirmeden tektipleştirmeye Mustafa Kemal'in milliyetçilik söylemi” başlıklı denemesinin (27 Ekim 2010 ) çok yararlı bulduğumu söyleyebilirim. Dikkatle okumak ve tartışmak, gerekiyor. Ben bu çalışmada sunulan tarihin, kapitalist sınıf şekillenmelerinin getirdiği önceliklerle (sermaye mantığıyla- sermaye birikim tarzlarının ve rejimlerinin evrimi ve dönüşüm, dolayısıyla sınıf ittifaklarının ve iktidar bloğunun evrimi ve dönüşümü) birlikte okunmasının ve bir burjuva devrimi tipolojisiyle karşılaştırılmasının (örneğin: Hareketin oluşu, “sınıfın” iktidarı alması (ayrışma) ve Termidor/konsolidasyon- çok ilginç olabileceğini düşünüyorum. Bir de yönetici seçkinlerin söylemleri ve sözleriyle, pratikteki uygulamalarını ve bu uygulamaların yarattığı karşılıklı etkileşimi “çalışmak gerekiyor”. Ne de olsa, insanları sözleriyle ve kendileri hakkındaki kanaatleriyle değil, fiilen yaptıklarıyla (eylemleri ve eylemlerin sonuçlarıyla değerlendirmek geremiyor mu?

[2] Komünist hipotez: Sermaye ilişkisine, baskıya, sömürüye dayanmayan, sınıflara bölünmemiş, halkın üzerinde ona yabancı bir baskı aracı olan bir devletin altında yaşamak zorunda olmadığımız bir toplum kurulabilir.

“Koşullar çok iyi”[[1]]

Dünyada ve Türkiye’de siyasi, ekonomik, kültürel duruma bakınca aklıma Mao’nun “gök kubbenin altında tam bir kaos var, koşullar çok iyi” sözleri geliyor.

Gök kubbenin altında kaos var

Gerçekten de toplumsal “yapının” (dar anlamda Türkiye, geniş anlama kapitalist dünya ekonomisi/sistemi) hemen her alanında, her düzeyinde irili ufaklı, birbirine bağlı, birbirini besleyen, birbirinden farklı hızlarda da olsa gelişmeye derinleşmeye devam eden krizlerle karşı karşıyayız.

Kapitalist sistem ekonomik krizden çıkış için gereken yenilenme süreçlerini üretemiyor, işsizlik yoksulluk artıyor. Mali sistem hala bir çöküşün eşiğinde duruyor. Buna karşılık sınıflar arası çelişkiler keskinleşiyor, mücadeleler giderek sertleşiyor, kitleselleşiyor. Kapitalist sistemi açıklayan ve meşrulaştıran söylemler, ekonomik krizin kronikleşen etkileri altında, hazlara dayalı tüketim eğilimlerini destekleyen kredi kaynaklarının tükenmeye başlamasıyla birlikte çözülmeye başlıyor. Bu durum geniş kitlelerde özellikle emekçi gençlik arasında önemli kimlik krizlerinin şekillenmesine yol açacak gibi görünüyor.

Kapitalist sistemin merkezlerinde dahi, bu krizden ne zaman çıkılabileceğine ilişkin hemen hiçbir varsayım, hatta iyimser bir beklenti yok. Bu sırada dünya devletler sisteminde yükselen güçlerin taleplerinin getirdiği basınç Batı merkezli hegemonya sistemini zayıflatmaya devam ediyor. Madenler, kıymetli mineraller, enerji kaynakları ve yolları üzerinde rekabet yoğunlaşırken, 1930’ları anımsatan korumacı eğilimler, krizi yıkıcı süreçlerini (kapasite iması örmeğin) birbirinin ekonomisine devretme çabaları belirginleşiyor.

Türkiye’ye gelince ekonomik krizin etkileri kısa dönemli sermaye hareketleriyle denetim altında tutuluyor ve erteleniyor uzun süre sürdürülmesi olanaksız bir sistemin fay hatlarında enerji birikmeye devam ediyor. Bu sırada ülkeyi yöneten iktidar bloğunun ve onu bu güne kadar ayakta tutan ideolojisinin, bu ideolojiyi üreten organik entelektüellerinin bir dönüşüm içinde olduğu, yapısını değiştirmeye başlayan bir geçiş sürecine girdiği görülüyor. Bu sürecin getirdiği istikrarsızlıklar devletin hemen her kademesinde kendini gösterdiği gibi, toplumda da önemli gerginlikler, kültürel kargaşa, yönelimsizlik ve belirsizlikler yaratıyor. Kürt sorunu denen olgunun çıkmaza girmiş olması, referandum sonrasının, kaçınılmaz düş kırıklığının kendini göstermeye başlaması, gerek emekçi sınıflar gerekse de üniversite gençliği içinde yeni kıpırdanmalara enerji taşıyor. Ülkenin geleneksel dış politika parametrelerinde de önemli, gözle görülebilir kırılmalar yaşanıyor.

Düzen, yapıya yönelik olası muhalefet hareketlerini düzen içine hapsedebilecek yeteneğe sahip “sol” muhalefet partilerini kendi içinden üretmekte zorlanıyor. Özetle gök kubbenin altında kaos egemen. Koşullar çok iyi.

Koşullar çok iyi çünkü, yapılar kendilerini krizde değişerek yenilerler, ama kriz aynı zamanda yok olma olasılığının da gündeme gelmesi demektir. Bu aynı zamanda, bu olasılığın, potansiyelden, güncele dönüşebilmek için gerekli öznenin müdahalesini beklemekte olduğu anlamına gelir.

Sorun şurada düğümleniyor, bu özne nasıl şekillenecek. Ya da daha doğrusu, yapıyı çözmeyi aşmayı amaçlayanlar, bu özne olma potansiyellerine sahip güçler, bu potansiyel durumlarını güncele nasıl dönüştürecekler? Yapının kendini yenilemeye çalıştığı böyle bir akışkan ortamda, büyük riskler içeren bir müdahaleyi nasıl göze alacak ve ne yönde yapacaklar?

“Güzel ruhlar”

Müdahale etmeye niyetlenenler açısından aşılması gereken ilk ve en önemli engel, kaosun içindeki unsurların tanımlanması ve anlamlandırılmasıyla, müdahale nesnesinin saptanmasıyla ilgili. Özne olmaya niyet edenlerin, bu kaosu oluşturan duruma uygun bir yaklaşım geliştiremezlerse kendi kendilerini, eylemsizliğe mahkum etme, paralize olma riskleri var

Hegel’in Tin’in Fenomonolojisi adlı yapıtındaki, "Güzel ruh" schöne Seele (Bölüm VI/C/c) kavramıyla değindiği durum, potansiyel öznenin, güncelliğe geçemeden sürekli potansiyel olarak kalmasına yol açan bir yaklaşıma işaret eder. Bu potansiyel özne, güncelleşemez, duruma müdahale edemez, çünkü, kendini müdahaleye uygun koşulların varlığına bir türlü ikna edemez.

Okuyucunun hoş görüsüne sığınıp (tembellik edeceğim çünkü), daha önce bu konuda yazdığım bir yazıdan aktarırsam: "Güzel ruh" , "ruhun" , benliğin (self) saf haliyle, kendini dışsallaştırarak gerçek bir varoluşa sahip olma gereksinimi arasındaki çelişkiye takılıp kalmış, gerçek bir varoluşa sahip olmayan haline ilişkindir. Durumun farkına varan "güzel ruh" yakınmalar ve yeis içinde, çılgınlık noktasında kendini ziyan eder. Bir tarafta, saf, kirlenmemiş, ama gerçek bir varoluştan yoksun benlik, diğer tarafta gerçek bir varoluşa sahip olabilmek için dışsallaşmak, saflığını kaybetmek, "kirlenmek" gereği... Zizek 'in kimi siyasi muhalefet unsurları için söylediği gibi, bunlar "Dünyanın, kendi yüce ideallerinin gerçekleşmesini engelleyen acımasız koşullarından (ya nesnel, ya da öznel koşullar hep yetersizdir- E.Y) sürekli yakınırlar..." Burada esas sorun, "güzel ruhun" , "saflığını" (siyasi tutarlılığını vb.) korumaya çalışırken edilgen kalması değildir. Sorun, bu edilgenliği yaratan etkinlik tarzıdır. Bu etkinlik ise, dünyayı, müdahale etmeyi olanaksız kılacak bir biçimde betimlemekle (söylemle) ilgilidir. Savaş, pratikte kaybedilmeden önce, simgeselde (söylemde) kaybedilir... "Bu yakınmalar yakınılan koşulların yeniden üretilmesine katkıda bulunur." [[2]] “Güzel ruh”, “uygun koşuları” beklerken, niyetle eylem arasındaki karanlık boşlukta, adeta traktörün farları karşısındaki bir tavşan gibi donup kalır. Halbuki, Napolyon’un "önce hele savaşa bir girelim ne olduğunu ondan sonra görürüz" , Lenin’in "teori gridir yaşam yeşildir" saptamalarında vurguladıkları gibi bir durumun "hakikatini" , içine girmeden, ondan etkilenmeden, pratiğimizle onu etkilemeden bilemeyiz. Pratiğin bizzat kendisi "durumu" değiştirir... Dünyayı değiştirmek onu, siyasi eyleme olanak verecek biçimde betimleyebilmekten geçer. Böylece devrimci teori, devrimci eylemin önünü açabilecektir. Müdahale etmek esastır. Sonuç bir başarısızlık, hatta bir felaket dahi olabilir. Hiç bir tanımlama ve hiçbir devrimci teori başarıyı garanti edemez. Ama eylem başarı olasılığını, yalnızca olasılığını, garanti eder. Güzel Ruh eylem aşamasına geçemediği için, bir özne olmaya başlama sürecine de adımını atamaz.

ve “gerçekçiler”

Güzel Ruh’un daha “zayıf” bir versiyonu da karşımıza, “gerçekçilik” kavramının bir tür yorumuyla çıkar. Güzel Ruh’un zayıf bir versiyonu olarak “gerçekçilik”, kendine “gerçekliği” temel ve olasılıkların sınırı olarak alır. Bunu elindeki güçlerle karşılaştırır, eyleminin çarpacağı sınırları düşünmeye başlar, eylemin açacağı olasılıklardan önce…

İlk anda çok şaşırtıcı gelebilir, ama gerçeklik “gerçek” değildir. Çünkü gerçeklik her zaman simgesel (discursive) düzeyde toplumsal olarak kurulmuş bir gerçekliktir. Basitleştirirsek biz gerçekliği, bizi köpük gibi saran bir simgesel (ideolojik) evrenin, esas olarak (ama semiotik unsurları unutmadan) dilin içinde yaşarız. İkincisi gerçekliğin bu simgesel sistemi her zaman bir siyasi ekonomik iktidarı korumak, yeniden üretmek ve meşrulaştırmak üzere oluşur, bu yönde işler. Bunu da iktidarı tehdit eden tüm uzlaşmaz çelişkilerin ifadelerini, simgesel sistemin dışına iterek, batırarak, konuşulmalarını engelleyerek (konuşulmasına olanak veren kavramları örterek/ yasaklayarak/unutturarak) gerçekleştirir. Bu gerçeklik, dışladıklarına karşılık ve onlara rağmen bir bütünsellik vaat eder. Dışlamalara ve bastırmalara dayanarak kurulmuş olduğundan bu bütünsellik sahte bir bütünsellik olacaktır.

Bu yüzden “gerçeklik” gerçek değil sahtedir. Örneğin kapitalist toplumun gerçekliği, emek sermaye çelişkisinin uzlaşmazlığı gizlenebildiği, simgesel sistemin dışına itildiği, konuşulamaz kılındığı ölçüde, içindekilere bir uyum ve mükemmellik görüntüsü sunabilir. Ekonomik, ekolojik, krizler kimi zaman siyasi skandallar, bazen doğal felaketler bu görüntüyü allak bullak eder. Gerçekliğin simgesel verimliliğini (kendini açıklama kapasitesini) düşürmeye, gizlenenlerin geri gelmeye başlamasıyla da kaos algısını yükseltmeye başlar. Böyle krizlerde, bu yüzden “koşullar çok iyidir” devrimciler açısından. Devrimciler bilir ki, kriz olasılıkların ebesidir.

Bu yüzden “gerçekçilik” yerine, “anti- gerçekçilik”[[3]] (buna “eleştirel gerçekçilik” de diyebiliriz) devrimci eylemin önünü açabilecek saptamaları yapmamıza olanak vermesi açısından daha uygun bir yaklaşım olacaktır. Anti-gerçekçilik, gerçekliği oluşturan simgesel (ideolojik) evren içinde, karşımıza “imkansız” tanımlamasıyla birlikte gelen şeyler üzerinde yoğunlaşır, dışlanan, konuşulamaz kılınan, toplumda var olmasına karşın, görülmesi engellenen (örneğin proletarya, göçmen işçi, hatta eşcinsel, travesti, etnik azınlık vb gibi şeyleri – bunları taşıyan sözcükleri, olayları, sınıfları, grupları) bulmaya eylemiyle, bunları konuşulur görülür kılmaya çalışır. Sanatçının ve sanatın ahlakını da sanırın bu işlevi tanımlayacaktır… Böylece devrimci, müdahalesiyle gerçekliği değiştirmeye, “bütünsellik” iddiasını dağıtmaya, gizlediği olasılıkları zorlamaya başlayabilir; böylece krizi derinleştirmekten çekinmez…

Diğer bir değişe, devrimci, eylemiyle sermaye birikim sürecinin, ekonomik, siyasi kültürel/ideolojik sorunlarını ağırlaştırır, egemen sınıfın yönetim kapasitelerini ve süreçlerini zora sokar, egemen ideolojinin akışını kısa devre ederek, zaaflarını, çatlaklarını örten fantezilerini çökertmeye başlar…



[1] Bu yazıyı Metin Çulhaoğlu’nun yazısına borçluyum. Ama bir eleştiri olarak değil, onun “Karamsarlık Değil Gerçekçilik” yazısını okurken bende şekillenmeye başlayan düşünceler üzerinden kaleme aldım. “Acaba kendimi iyimserlik-kötümserlik ikileminden kurtarabilir miyim?” diye başladım, böyle bir şey oluştu.

[2] Ergin Yıldızoğlu, Emperyalizm ve Siysal Islam arasında Türkiye, sf 315 Siyah Beyaz 2008,

[3] “Gerçekçi ol imkansızı iste” sloganının ruhu…

Thursday, October 21, 2010

İktidarsızlık da çürütüyor

“İktidar çürütür” derler. Ama iktidarsızlık da çürütüyor. Doğan Tarkan’ın, Zaman gazetesinde yayımlanan söyleşisi bu durumun çok güzel bir örneğini oluşturuyor. Tarkan, söyleşiyi yapan kişinin istediği yönde ona uygun şeyler söyleyebilmek çok büyük bir çaba gösteriyor. Partisinin amblemini değiştirmeyi kabul ediyor, AKP’ye karşı olanları modernizmi savunmakla suçlayarak, post-modernizme (liberallere) ve modernizmin dinci eleştirmenlerine göz kırpıyor.

Tüm bunlara gereken cevaplar fazlasıyla verildi. Ben Tarkan’ın söyledikleri içinde, bana “mise en abyme kavramını anımsatan bir paragrafa dikkat çekmekle yetineceğim.

“Mise en abyme” sanat eleştirisi alanın ait bir kavram. Birçok yazar, ya da ressam yapıtlarının içine, yapıtın, burada yansıyarak, özünü açığa vuran bir tür “ayna” yerleştirirler. Hamlet piyesi içinde, gezici sanatçıların, Hamlet’in arzusu üzerine sahneledikleri Tiyatro oyunu, Velasquez’in Las Meninas, tablosunda, ressamın arkasındaki duvarda görünen aynada yansıyan görüntüler, bu kavramın en ünlü örneklerini oluşturuyor. Bazen de, bu “mise en abyme”, sanatçının isteği dışında yapıtın içinde oluşabiliyor; eleştirmen yapıtın içinde, onun anlamını görünür kılabilen bir bölüm, ifade bulabiliyor. Bu bölümün, ifadenin ışığında okunduğunda yapıt esas anlamını açığa vuruyor.

Doğan Tarkan’ın konuşmasında tam da böyle bir bölüm var. Konuşmayı bu bölümü çözümledikten sonra, bu çözümlemenin ışığında yeniden okumak çok yararlı oluyor.

“Bize anlattıkları şu: Solun yükselişini önlemek için AKP bu operasyonu yapıyor! Bu o kadar kendini beğenmiş ve dünyadan bihaber bir iddia ki. Toplam yüz kişisin. Yüz kişi, iktidar bizi yok etmek için bu operasyonu yapıyor diyor. İktidar üf dese yok olacağız zaten.” (vurgular bana ait)

Burada “mise en abyme” işlevini vurguladığım bölüm yerine getiriyor. Bu bölüm solun iktidar karşısındaki çaresizliğini, AKP’nin gücünün mutlaklığını, isterse solu yok edebileceğini söylüyor. Sol yüz kişi değil. Bir Mayıs günü Taksim Meydanına toplananlar ve ülkenin diğer kentlerinde meydanlara inenlere bakınca, solun hacmi “yüz binlerce” kavramıyla ifade edilebilecek bir büyüklüğü dahi aşıyor. İkincisi bu örgütsüz bir büyüklük, bir sürü değil; bir kavalcının peşinden gitmesi asla söz konusu değil. Aksine solun bir kısmı “Hayır” dedi, bir kısmı “boykot” dedi. Bu taraflar kendi aralarında kıyasıya tartıştılar. Üçüncüsü, Referandum’da AKP hükümetinin solu ikna etmeye özellikle önem vermiş olması, Zaman gazetesinin Tarkan’la sol üzerine konuşma yapması, solun siyasi ağırlığının da ihmal edilemez bir seviyeye geldiğini düşündürüyor.

Öyleyse Tarkan’ın bu paragrafı ne anlama eliyor. Bu paragrafta, Tarkan’ın, Bir Mayıs’a en fazla “onlarla” ifade edilebilecek büyülükte, minüskül bir grupla katılmış olmasının, kendi grubundan “genç sivillere tren kaldırıyor” olmasının, altında ezilmişliğini, sol tarafından dışlanırken siyasi iktidarın gücü karşısında, eğer püf derse yok olabileceğine ilişkin korkusunu açığa vuruyor.

Bu aynadan bakınca da tüm söyleşi “bir sevilme arzusunu”, yaranarak korunma refleksini sergileyen çırpınışlara dönüşmeye başlıyor

Friday, October 15, 2010

Sol” üzerine spekülatif düşünceler


Bu yazının konusu Türkiye solu, ya da bir başka zamanda, bir başka yerdeki sol değil. Bu yazı genel olarak, yüksek bir soyutlama düzeyinde kalarak, sol kavramı üzerine, daha çok felsefenin araçlarıyla düşünmeyi amaçlıyor.

“Böyle bir çabaya neden gerek duydun?” diye soracak olursanız, buna cevabım üç aşamalı olacaktır.

Birincisi, bir süredir, özellikle 2007 kriziyle birlikte (“bu kriz o kriz mi” başlıklı yazımı anımsayabilirsiniz: Cumhuriyet 27/08/2007)) bende “yeni bir dönemin” başladığına ilişkin bir algı oluştu. İçini tarihsel ve teorik olarak da doldurabileceğimi düşündüğüm bu algı bana, 1980’lerde başlayan, benim “Restorasyon” olarak tanımladığım bir gericilik döneminin, bu gericiliğin ideolojik kültürel, siyasi yapılarını destekleyen (ve bu yapılar tarafından meşrulaştırılan) ekonomik modelin iflas etmesiyle birlikte, sona ermeye başladığını söylüyor. Bu gericilik, 1917’de başlatabileceğimiz ve 1968-73 olaylarına kadar uzatabileceğimiz bir devrimci, ilerici dönemin ardından şekillenmişti. Şimdi bu dönem sona erdiğine göre, yeni bir ilerici dönemin başında olduğumuzu söyleyebileceğimizi düşünüyorum. Bu dönemin bir devrimler çağı, gerçekten ilerici biçimler üretecek bir dönem olup olmayacağını, giderek keskinleşen, çok yönlü, çok katmanlı, karmaşık sınıf mücadeleleri belirleyecek. Bu nedenle, sol kavramını, bu yeni dönemde, yalnızca 1917-1968/73 döneminin (ekonomik, siyasi, egemen öznellik biçimleriyle en önemlisi sınıf yapılarıyla) geride kaldığını düşünerek değil, aynı zamanda 1980-2007 döneminin yarattığı kültürel tahribatı da göz önüne alarak, tekrar düşünmek gerektiğine inanıyorum.

İkinci nedene gelince, “sol” göreli ve çok istikrarsız bir kavram. Diğer bir değişle solun, sağı-solu belli değil. Bu sol kavramı, her sol ve sağ konumun, kendi içinde de sol ve sağ olarak, bölünebilmesine izin veren bir içeriğe sahip. Zaman içinde evrimleşmeye başlamış olması da ayrı bir sorun.

Üçüncü gerekçem de kavramın adeta üzerinde bir mutabakat oluşmuşçasına, çok değişik bağlamlarda tanımlanmaya de pek gerek görülmeden kullanılmakta olmasından kaynaklanıyor. Filozof Alain Badiou 'nun işaret ettiği gibi Platon’da bu yana, felsefenin birinci görevi, üzerinde mutabakat sağlanan düşünceleri yeniden düşünmektir (i).

***

Sol kavramı, yaşamına Fransız Devrimi sırasında, bir rastlantıyla başladı. Fransız devriminin meclisinde, Meclis başkanının sağında ve solunda oturanlar farklı siyasi eğilimlere sahiptiler. Bu koşullarda, “sol” kavramı, daha ılımlı, mülkiyet sahibi sınıflara yakın, temkinli, devrimi yavaşlatmak, bir an evvel bir düzen oluşturmak isteyen sağ kesimin karşısında, daha fazla demokrasi, eşitlik arzulayan, devrimi bu yönde sürdürmeye devam etmek isteyen, “değişimden” yana olan kesimi ifade ediyordu.

Buradan hemen solun eşitlik, demokrasi ve süreci ilerletme eğilimini, değişim anlamlarını içerdiği söylenebilir. Ama zaman ilerledikçe, sol, “sağ ve sol” sapmalar bağlamında, aşırılar, ılımlılar ve muhafazakârları ayırt etmek için de kullanılmaya başlandı. Bir komünist partinin sağ ve sol kanatları olabileceği gibi, bir muhafazakar partinin, hatta bir faşist partinin de, genelde her siyasi akımın bir sağ ve sol kanatlarından söz edilebilir oldu. İkincisi, “değişim” kavramı, özellikle 1980 Restorasyonu’ndan sonra, “ilerleme” kavramından kopartılarak kendi başına kullanılmaya başlanınca, sol kavramı da, soyut bir “değişim” kavramına indirgenebilir hale geldi. Bu indirgemenin sonunda, liberal entelijansiyanın, Restorasyonu (son dönenlerde de İslamcı restorasyonu, AKP’yi) sol olarak sunmayı da içeren hegemonya stratejisi çok kafa karıştıran bir duruma yol açtı.

Benim amacım, bu denemede, bu sorunlardan kurtulmaya yardım edecek bir sol kavramını düşünmeye çalışmak olacak.

Demokrasi kavramı üzerinden “sol”

Bu amacıma ulaşabilmek için, kendime sağlam bir ölçüt bulmam gerektiğinin ayırdındayım. Bu bağlamda “demokrasi” kavramından yararlanabileceğimi düşünüyorum. Ne de olsa “demokrasi” zamanın en popüler kavramı değil mi? Günümüzde herkes demokrat olmak zorundadır. Demokrat olmamak yasaktır, adeta tedavi edilmesi gereken bir akıl hastalığıdır. Ya bu hastalık iyileştirilmeli ya da, demokratik komandoların nezaretinde hasta yeniden eğitilmelidir. Bugün tüm ülkelerin geleceğe ilişkin tek bir arzusu vardır, tüm ülkelerde siyasetin tek amacı ve ufku demokratikleşmedir… falan filan… değil mi?

Demokrasi bir taraftan, “halkın” (demos), kendini yönetmesi (kratia) anlamına geliyor. Böylece demokrasiyi gittikçe genişleyen bir öz yönetim kapasitesi olarak düşünebiliriz. Diğer taraftan, demokrasi, bu özyönetim kapasitesinin, gelişmesi sürecine sınır koyan, bir devlet biçimi olarak karşımıza çıkıyor.

Bu nedenle eğer demokrasi kavramıyla ilgileniyorsak, birinci seçenekte, araştırma / tartışma, konusu özyönetimin genişleyerek, özgün ve toplumun üzerinde, şiddet uygulama tekeline sahip bir kurum olan devletin alanını da kapsamaya, giderek onu ortadan kaldıracak olan bir sürece, diğer bir deyişle devletin sönümlenmesine, komünizmin sorunlarına ilişkin olmak durumundadır.

İkincisinde ise karşımızda bir devlet biçimi olarak demokrasi olduğundan tartışma / araştırma konusu “iyi devlet” (daha demokratik devlet, ama her zaman devlet) sorunsalı çerçevesi içinde kalacaktır.

İşte bu iki farklı demokrasi kavramı bizlere, sol kavramını düşünmekte yardımcı olabilir. Bu iki kavrama baktığımızda kategorik bir fark görüyoruz. Birincisinde, siyasi süreç verili yapıyla sınırlı değil, aksine onun ötesine geçmekle ilgili. Bu yüzden bu seçenekte felsefe ve siyaset, Kapitalist ekonomi ve devletten oluşan yapının dışındaki bir yerle ilgili olmak, onu düşünmeye çalışmak zorunda. Bu, birinci anlamında demokrasi komünizmle (bir devlet, yada parti ile ilgili olarak değil, bir işlemsel kavram olarak kullanıyorum) ile ilgili. Bu da bizi siyasette çok özgün bir konuma getiriyor. Çok özgün çünkü, bu hem yapının içinde (ama onunla uyumsuz) hem de aynı anda yapının dışında ve yapıya karşı var olan bir duruş/etkinlik.

Bu çok özgün konumda sağ ve sol kavramları yok. Çünkü yapıya karşı olmak durumu, az veya çok olamayacak bir bütünlüğe ve kesinliğe sahip! Dolayısıyla sağı ve solu ayır edecek bir ölçüt söz konu değil.

İkincisi, devlet biçimi olarak demokrasiye, oradan da “iyi devlet” kavramına gelirsek… Eğer amaç yapıyı aşmak, ortadan kaldırmak değilse, o zaman geriye bu yapıyı en yaşanılabilir en sürdürülebilir biçimde şekillendirmeye çalışmak kalıyor. Böylece siyasi pratik yerini düzenleme pratiğine bırakıyor.

Örneğin, devletin iyi bir devlet olabilmesi için, üç alanda egemenliği "iyi" düzenlemesi gerektiğini söyleyebiliriz: Ekonomik alan, ulusal sorun ve haklar, özgürlükler olarak demokrasi. Bu bağlamda, eğer ekonomik bir kriz varsa sorumlusu devlet olacaktır. Devlet, bağlı olduğu ulusu, uluslararası alanda doğru temsil etmeli, bağımsızlığın güvencesi olmalıdır. Üçüncüsü, devlet "demokratik olmak zorunda" oluğunun "bilincinde" olmalıdır. Diğer bir deyişle, hak ve özgürlükler olarak demokrasinin sürekli genişlemesi, evrenselliğini koruması, eşitlik getirici bir süreç olması "iyi devletin" sorumluluğudur. Bu bağlamda, bir topluluğa, dine, etnik özelliğe, bir ırka ve cinse ayrıcalık sağladığı, bu sorunlardan biriyle ilişkilendiği takdirde, devlet demokrasinin evrenselliğini koruyamayacak, soyut vatandaşların eşitliğini ilerletme sürecinin sorumluluğunu üstlenemeyecektir, "iyi devlet" olamayacaktır.

Burada, tüm bu alanlarda, seçeneklerin sınırlarını belirleyen bir yapı (kapitalist ekonomi ve devlet) söz konusudur. Diğer bir değişle, yukarıdaki iyi devlet amacına ilişkin “siyaset” (artık tırnak içinde yazmak durumundayız) söz konusu olduğunda tüm seçenekler yapının içindedir.

Diğer taraftan, yapı çelişkili sınıf ilişkileri üzerinde yükseldiğinden de, bu “iyi devlet” deki “iyi” farklı sınıflar için farklı anlamlar içerecektir. Örneğin kapitalist, ya da toprak sahibi sınıflar açısından ekonomik ve siyasi iktidarlarını toplumun geri kalanına en etkin ve en düşük maliyetle kabul ettirerek güvence altına alan devlet en “iyi devlet” olacaktır. Buna karşılık çalışanlar açısından, sermaye ile pazarlık etme koşularına, toplumsal ücretin (sosyal haklar) düzeyine ve içeriğine, işsizlikle ve pahalılıkla mücadele olanaklarına, örgütlenme özgürlüne refah koşullarına katkısına, göre tanımlanacaktır.

Bu nedenle yapı içinde birden çok, birbirine göre sağ ve sol olarak tanımlanabilecek, duruş noktasının söz konusu olacağını kolaylıkla görebiliriz:

“İyi devleti” konusuyla, amacıyla, ilgilenen küme içinde, önce sermaye ve emek karşıtlığına (ama aynı zamanda birlikteliğine) göre bir sağ sol kutuplaşması düşünmek gerekiyor. Sermaye tarafında liberal demokrasiden faşizme kadar uzanan bir muhafazakar siyaset yelpazesi ve bir çok “sağ” ve “sol” söz konusu. Emek tarafındaysa, kapitalizmin çelişkilerini yumuşatmayı, denetim altına almayı, verili ulusal “yapısını” korumayı, dolayısıyla sürdürülebilirliğini sağlamayı amaçlayan, Sosyal Demokrasiden Halkçılığa (Kemalizm, Peronizm, Nasırcılığa vb… ve “demokratik sosyalizme” kadar uzanan ve kendi içinde birçok sol ve sağ duruşu içeren bir siyasi yelpaze düşünmek olanaklı.

Yeniden vurgularsak, burada egemen paradigma, kapitalizmin aşılması değil, daha insancıl (insan haklarına saygılı), sürdürülebilir, eşitlikçi, çok kültürlü, cinsiyet ayrımlarını azaltmaya çalışan bir kapitalizmin yaratılması, kapitalizmin ebedileştirilmesi, tarihin durmasıdır. Diğer bir değişle, felsefi açıdan metafizik ve ütopya’cı bir “etkinlikle” karşı karşıyayız. Bu duruşu benimsemiş akımların, kendilerini “gerçekçi” komünistleri ise ütopyacı olarak tanımlamalarıysa tam anlamıyla bir saçmalıktır.

Bu mantıksal çözümlemeler, beni sol hareketle (“siyasetle”), komünist hareketin (Siyasetin) aynı kümelere ait olmadığı sonucuna götürüyor. Komünist siyaset, yapıya karsı bir siyaset iken, sol yapı içinde bir siyaset. Komünist hareket yapının dışından yapıya karşı olduğundan, gündemine alabileceği olasılıklar sürecinin ucu tümüyle açıktır. Komünist hareketin siyasi hedeflerini seçerken, bir tek işlevsel kavramı, yönlendirici ilkesi, ölçütü olacaktır: Yapının çözülmesi… Diğer bir değişle tüm tercihler, günlük hedefler, taktikler ve strateji, özgün konjonktürlerin seçimler, savaş vb…) özgün seçenekler hep bu ölçüte, “komünist hipoteze” yapının dışına giden ve orada devam eden yola, göre yapacaktır.

Sol hareketler ise, deyim yerindeyse kapitalist realist bir hipoteze sahiptirler. Yapıyı bir realite olarak kabul eder, bu anlamda realist bir siyasi seçenekler dizini oluştururlar. Bir tarafta egemenin, muktedirin kurup dayattığı iktidara karşı ezilenin, sömürülenin, haklarından mahrum bırakılanın yanında olmaya, onların yaşam koşullarını iyileştirmekten, “iyi devletten” yana olmaya çalışırlar. Böylece egemenler ve ezilenler ilişkisini veri alarak kapitalizmi daha yaşanabilir, devleti daha az baskıcı, temsil ilişkisini, özgürlükleri daha geniş kılmayı amaçlarlar. Ama her zaman yapının içinde kalmak koşuluyla.

Komünizm ise, ezilenler ve ezenler ilişkisini, kapitalizmi ortadan kaldırmaya bu kategorilerin geçerli olmadığı bir yeni ucu açık dinamik bir “yapıya” ulaşmaya ilişkindir.

Özetle ve kabaca, sol, ezenlere ezilenler arasındaki dengeyi ezilenlerden yana kurmaktan, iyileştirmekten yana olmakla ilgilidir. Komünizm bu dengeyi oluşturan ilişkiyi ortadan kaldırmayı amaçlar. Sol devleti iyileştirmeyi arzular, komünizm devletin olmadığı bir yere ulaşmayı…

Son tahlilde, diğer bir değişle yapının devamının sorgulanmaya başlandığı noktada, sol, toplumsal muhalefeti, protestoyu ve isyanı, örgütler, pasifize eder, yapının içinde kalmasını sağlar. Komünizm, her aşamada, ilk ve son tahlilde bu muhalefetin güçlenmesi, önünü açılması, hızlanması, yapının sınırlarından taşması için çalacaktır.

***

(i) Bu yazıda, özellikle demokrasiyle ilgili bölümlerde Alain Badiou’nun "Demokrasi kavramı üzerine yüksek düzeyde spekülatif akıl yürütmeler" başlıklı denemesi bana çok yardımcı oldu.

Thursday, October 07, 2010

“Yeni zamanlar” ve Cesaret

Türkiye’de ve Dünyada 30 yıldır egemen olan bir dönem sona eriyor. “Yeni zamanların” başındayız. Bu yeni zamanların bizden talep ettiği en önemli erdem “cesaret”tir. Tüm kötümser eğilimlere, komünist deney iflasla sonuçlandı propagandasına, bizi bu günün durumu içine çekmek için sunulan haz olasılıklarına, yükselen gericilik dalgasına kapılmamak, baskıya, devlet şiddetine, sömürüye dayanmayan, insanların eşit ve özgürce yaşayacağı bir dünyanın inşa edilebileceğine inanmak ve bu dünya için mücadele etme cesaretine sahip olmaktır. Başarı veya başarısızlık olasılıklarına bağlı kalmadan “bu günün durumunu değiştirecek toplumsal harekete” katılarak tarih sahnesine çıkma cesareti

Otuz yıllık karanlık yırtılıyor

Türkiye’de bir askeri diktatörlükle, dünyada Reagan-Thatcher hükümetleriyle başlayan gericilik dönemi, kapitalist sınıfın, II. Dünya savaşı sonrasında kabul etmek zorunda kaldığı toplumsal kontratı yırtarak, engelsiz bir sınıf hâkimiyetini restore etmişti. Serbest piyasa söylemi, sermayeyi her türlü toplumsal denetimden kurtarırken, emekçi sınıfların tarihsel kazanımlarını adım adım ellerinden alıyordu.

Kültürel iklim de radikal bir biçimde değişmeye başlamıştı. Emekçi sınıfların kapitalizmi eleştirmesine, ötesine geçmenin yollarını aramasına, bir “kurtuluş” hareketini düşünmesine olanak veren “Aydınlanma” geleneği iki cepheden birden saldırı altındaydı. Kendini yeni ve çağdaş olarak sunan bir akım, toplumu ve insanı yeniden inşa etme geleneğini şiddetli yadsıyor, kapitalizm içinde kalan her türlü değişimi onaylarken, kapitalizmin ufkunu aşan her türlü değişimi olanaksız ve potansiyel felaket olarak görüyordu. Kültür endüstrisinin fabrikaları da, insanı bedensel hazlarına, bu hazları tatmin edecek metaları satın almasına olanak verecek para kazanma işlemlerine odaklanmaya çağıran bu akımın, her şeyin ne kadar kötü oldugunu “bilen” ama hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanan, pasif nihilist öznelerini seri halinde üretmekle meşguldü. Kapitalizm artık insanlara var olandan, başka bir gelecek vaat edemiyor, böylece nihilist bir faza giriyordu.

Aydınlanma geleneğine yönelik ikinci saldırı, her türlü hakikat fikrini yadsıyan pasif nihilizme, hazlara odaklanmanın getirdiği çöküntüye karşı, özellikle kapitalizmin yıkıcı etkilerinin en sert yaşandığı bölgelerden başlayarak, bu dünyanın ötesindeki bir “kurtuluş hakikatine” yönelen, dinci bir canlanmayla karşımıza geliyordu. Hıristiyan, Musevi, Müslüman, Hindu kökten dincilik yükseliyor, bilimsel yöntem, evrim teorisi sorgulanıyor, sorgulama giderek Kopernik devriminin kapısına dayanmaya başlıyordu…

Türkiye toplumu da bu iki saldırıdan kendine düşen payı 12 Eylül döneminin elinden fazlasıyla aldı. Bir taraftan yılgınlığın üzerinde, yeni bir tüketim humması, haz ekonomisi ve kültür endüstrisi hızla büyürken, öbür taraftan bu toplumun modern zamanlardaki tüm devrimci geleneği, mücadele tarihi burjuva devriminden başlayarak unutturulmaya, karalanmaya çalışılıyordu. 1960’ların ve 70’lerin isyancı kuşağının, komünist hareketin tüm yaşamının ve mirasının, üzerine patolojik damgası vurularak mahkum edilmesi özellikle önemliydi. Böylece yeni kuşaklar dünlerinden kopacaklar, bu günlerini anlayamayacaklar ve geleceklerini sorgulamayacaklardı.

Komünist hareketin ayakta kalanlarının önemli bir kısmı geçmişin değerlendirilmesine ve eleştirilerek radikal çekirdeğinin kurtarılmasına, deneylerinin yeniden edinilmesine olanak sağlayacak düşünsel etkinlilerde yetersiz, kimi zaman isteksiz ve giderek geç kalırken, bir kısmı, geçmişin eleştirisini, geçmişin ret edilmesiyle karıştırıyordu. Bu ikilem, bu geçmiş içinde yeri olmayan akımların, geçmişi yok sayarak kendilerine yar açma çabalarına olanak sağlıyordu. Bu süreç son derecede aklı karışık, yönelimsiz, liberalizmin demokrasi fantezilerinin, medyanın ünlülerinin, pembe veya karanlık dizilerinin tılsımına kapılmış, ama son derecede umutsuz ve mutsuz bir gençlik, özellikle işçi gençlik üretiyordu.

Dün teoriye ve geleneğe inançlarını kaybetmeden sabırla konuşmaya devam edenler, bu karanlık dönemde, yapıya teslim olmadan ayakta kalarak bu günlere kadar gelebildiler. Öbürleri… Öbürlerinin ne olduğunu referandum sürecinin “yetmez ama evet” teslimiyeti bize bir kez daha göstermedi mi?

Yeniden başlıyoruz ama “sıfır” noktasından değil

Üç yıl önce patlak veren mali kriz “her şeyi” değiştirmeye başladı. Bir anda mali parazitlerin akıl almaz derecede müstehcen zenginlikleri ve Fransız devrimi öncesindeki aristokrasiyi anımsatan küstahlıkları, ekonomiyi ve dünyayı yönetmekle yükümlü olanların, cehaletleri, bu cehalet karşısındaki şaşkınlıkları, adeta mazeret beyan eden aptalca bakışları gözler önüne serildi. Bu sırada devlet mali sermayenin yönetim komitesi gibi hareket etmeye ve krizin yükünü emekçi kesimlerin üzerine yıkmaya başlıyordu.

Artık her şey o kadar açıkta ve utanmazca yaşanıyordu ki… Bu yeni iklimin yarattığı nefret ve tiksinme, adaletsizlik duyguları emekçi sınıfların üzerinden teslimiyet ve çaresizlik yükünü kaldıracaktı.

Artık birkaç yıl önce ağza alınamayacak kavramlar günlük yaşama giriyor, olasılıklar tartışılıyor, en önemlisi Komünizm kavramı, dünya entelijansiyası arasında, üniversitelerin felsefe ve ekonomi politik, kültürel çalışmalar bölümlerinde uzun bir aradan sonra yeniden ve giderek yaygınlaşan bir ilgiyi üzerine çekmeye başlıyordu. Bu başlıklarla yapılan toplantılarda yer bulmak için artık saatler öncesinden kapının önüne ulaşmak gerekiyordu. Hem de elindeki kriz yönetim modeli iflas etmiş, hegemonya ilişkileri sakatlanmış bir uluslararası sermayenin, hemen her ulusal coğrafyada emekçi sınıflara saldırmaya hazırlandığı bir dönemde…

Şimdi, şu absürt soruyu soranların sayısı giderek artıyor: Her türlü ekolojik felaketi, dünyada yaşamın çeşitli sonlanma senaryolarını hayal edebiliyoruz, filmlerde tekrar tekrar canlandırabiliyoruz, ama neden kapitalizmin, alt tarafı, tarihsel olduğunu bildiğimiz, zaaflarının fena halde ayırtında olduğumuz bir üretim tarzının sonunu düşünemiyoruz? Neden, küresel ısınmanın dünyayı açlığa mahkum etmesi, yada insanların uzaya gitmesi, laboratuarda yeni türler hata canlılar yaratması mümkün görülürken, Slavoj Zizek’in işaret ettiği gibi, bir kamu sağlık sisteminin kurulması talebine karşılık, “kaynak yok, imkansız” cevabı alıyoruz? Trilyon dolarlık savaşları finanse etmek olanaklı, insanlığın en temel gereksinimlerini karşılamak olanaksız!

Gerçek şu ki kapitalizm artık ne kendini açıklayabiliyor ne de gelecek kuşaklara hiçbir şey vaat edememesinin nedenlerini. Ve bu krizi daha uzun bir zaman, bir kez daha “nihai kriz” sıfatını hak eder bir biçimde devam edeceğe benziyor. Ama, önümüzden büyük bir olasılıklar yelpazesini açarak…

Avrupa’yı kasıp kavuran işçi hareketlerine ve sosyalist hareketin içinde başlayan kültürel canlanmaya bakarak, şöyle diyebiliriz sanıyorum. Tarihe ve geleneğe sahip çıkarak yeniden başlamak, yeni bir tarih ve gelenek yaratmak üzere bir yolun başında duruyoruz. O ki bunu biliyoruz, erdemli bir insan olmanın koşulu da bu yolu n davetini kabul etme cesaretini gerektiriyor…

Türkiye’de de durum farklı değil. Ekonomik kriz, tüm aksi yönde propagandaya karşın teğet geçmedi ve emekçi kesimler üzerinde büyük bir tahribat yarattı; bu tahribat orta sınıflara doğru yayılmaya devam ediyor. Sürdürülmesi giderek zorlaşan borç yükü, ihracata ve uluslararası mali sermayeye bağımlı büyümenin yeniden kesintiye uğraması kaçınılmaz. O zaman büyük bir sarsıntı bizi bekliyor.

Tekel işçilerinin destansı direnişi, hepimizin göğsünü kabartan Bir Mayıs 2010, Türkiye sosyalist hareketinin, mücadele geleneğinin temsilcilerinin yeniden tarih sahnesine çıktığını gösteriyordu. Referandum süreci, kimi “güzel ruhlar” sonuçlara bakarak moral bozukluğuna sürüklense, yılgınlıkla “kendini kamçılama” seansları düzenlese de, sosyalist hareketin, ülke siyasetinde ihmal edilemez bir varlık haline geldiğini gösterdi. Dahası, referandum süreci sosyalist hareketin kendini görmesine ve sınırlarını daha iyi tanımasına, geleneğin öneminin ayırtına bir kez daha varmasına yardımcı oldu.

Çok sert bir dönem olacak bu “yeni zamanlar”

“Yeni zamanlar” çok sert bir dönem olacak. Bu dönemde, en önemli erdemin “cesaret” olmasının bir nedeni de bu. Bu fiziki cesaretten daha önemli ve öncelikle, ahlaki, teorik ve siyasi bir cesaret olmak durumunda. Kapitalizmin aşılabileceğine inanmak, solun güçlerini birleştirerek büyümeye, etkisini arttırmaya devam edebileceğine ve tarihin hızına yetişebileceğine inanmak cesaretini gösterirken aynı zamanda, geri plana atılan, üstü örtülen, unutulmaya bırakılan, “duvara asılan” çalışma tarzlarını, mücadele araçlarını yeniden konuşmaya, yenilerini üretmeye girişme cesaretine sahip olmak gerekiyor. Ve tüm bunları yaparken, “ya başarılı olamazsak?” sorusuna, “bunlar gerçekçi değil”, “henüz gücümüz yeterli değil” itirazlarına kulakları kapama cesaretini göstermek gerekiyor.

Yeni dönem çok sert olacak, çünkü kriz yönetim modeli neo-liberal küreselleşme ve finansallaşma tüm enerjisini tüketti. Artık sermayenin önünde, üçlü bir süreç var:

Birincisi, karların restorasyonu açısından, işçi sınıfının artık-değer üretme kapasitesinin arttırılmasından ve emek maliyetlerini düşürülmesinden, sosyal hizmetlerin daha da kısılarak sermayeye kaynak transfer edilmesinden başka yol kalmadı. Bunun için emek disiplinin artması, işçi sınıfının mücadele kapasitesinin, örgütlerinin sabote edilmesi, komünizmin sesinin kısılması gerekiyor. Bu süreç, herhangi bir sosyal demokrat hareketin, partinin emekçi sınıflara bir reformlar talebi sunma ve verebilme olasılığını dışlıyor.

İkincisi, Çin ve Hindistan gibi ekonomilerin getirdiği basınçtan dolayı, her ulus devletin, temsil ettiği sermaye gruplarının ve üzerinde yükseldiği ekonominin hammadde ve enerji tedarikini güvenlik altına almak, üretilen mallara yeni pazarlar bulmak çabasına öncelik vermesi gerekiyor. Sağladıkları büyük rantlardan dolayı yaşamsal bir birikim aracı haline gelen hammadde ve enerji kaynaklarının denetimi üzerindeki rekabetin daha da sertleşmesi kaçınılmaz. Uluslararası eşgüdüm, küresel yönetişim fantezileri hızla yerini “itin iti yediği” bir ortama bırakmaya başlıyor.

Üçüncüsü, hem emekçi sınıfların mücadele kapasitesini sabote etmek, hem komünistlerin sesini kısmak, hem de enerji ve Pazar rekabetinde, gündeme gelecek şiddet içerikli operasyonların (savaşlar vb…) gerektireceği insan kaynaklarını sağlayabilmek için şoven milliyetçiliğin, ırkçılığın, din ve “uygarlık savaşları” nın, etnik çelişkilerin daha da kışkırtılması gerekecek.

Bu üçlü sürecin, küresel ısınmanın, iklim krizlerinin gündeme geldiği bir ortamda, kapitalizmin krizini, insanlığın sonunu hazırlayacak bir uygarlık krizine dönüştürmeye başladığını görüyoruz. Şimdi “gerçekçi” olmak gerekirse, düzenin mantığı içinde, bize imkansız olarak sunulan şeyi düşünmek gerekmiyor mu? Böyle bir konjonktürde, felaketin önünü kesebilecek tüm önlemlerin ve önerilerin bir adım sonra kapitalizmin sınırlarına gelip dayandığını, bu sınırların aşılmasını zorunlu kıldığını, bunun için gereken eylemi, bu eylemi gerçekleştirecek cesareti talep ettiğini görmemek mümkün mü?