Thursday, September 24, 2009

Cenevre'de hukuk doktorasi yapan Mehmet Can Ekzen’den

M’introduire dans ton histoire

Şiiri için bir Için bir çeviri denemesi

Girmek hikayene

Urkek bir kahramanca

Ciplak topukları degermiscesine

Topraklarinin birkac cimine


Tehditkar buzullara uzanan

O masum gunahi bilmem ki ben

Senin engellemeyecek oldugun

Yuksek sesle hani zaferine gulecek olani

Neseli degilsem eger soyle

Simsek ve yakutlari orta yerinde

Gormekten bu atesin deldigi gokyuzunde


Daginik kralliklar ile

Olmesi gibidir mordan tekerlegin

Ait olan savas arabalarimin yegane gecesine.

Thursday, August 27, 2009

“Varlık ve Olay” – “Dünyaların Mantıkları”

Ergin Yıldızoğlu (“Sabit Fikir” için yazılmıştı)

Alain Badiou’nun İngilizce çevirisi 2007’de çıkan yapıtı Varlık ve Olay’ın (Being and event, Continuum Publisher), sabırsızlıkla beklenen II. Cildi Dünyaların Mantıkları (Logics of worlds, Continuum, 2009) da yayımlandı.

600 sayfayı aşan “DM” da 526 sayfalık “VO” gibi ilk anda insanı korkutan bir yapıt. Ben VO okumaya başladığımda 15. sayfada kaçmayı düşünüyordum. Ellinci sayfaya geldiğimdeyse artık bitirmek zorunda olduğum bir yapıtla, hatta başyapıtla karşı karşıya olduğumu biliyordum. İlk anda anlaşılmaz gibi görünen savların, biriktikçe birbirine bağlanarak anlam kazandığı, okundukça anlaşılabilirliği artan bir yapıt VO.

VO, savlarını sıfır noktasından, varlığın durumuna ilişkin “bir midir? Değil midir? (one is, or isn’t) gibi ilk anda karanlık bir soruyla sunmaya başlıyor. Biraz sonra da sizi, dünyayı anlamakta, anlamlandırmakta ve davranmakta, iki farklı yola gidecek olan bir kavşakta durduğunuzun ayırdına vardırıyor. “Bir dir” derseniz, tanrı kavramından geçerek siyasette totaliterliğe kadar ulaşan bir yolda bululuyorsunuz kendiniz. Eğer “bir değildir” derseniz, çoklukların mutlak çokluğuyla, sonsuz olasılılıklarla karşılaşıyor, demokratik hatta kapitalizme alternatif bir düzene açılma olasılığını içeren bir yolu seçmiş oluyorsunuz.

Böyle başlayan okuma serüveni, biraz sonra, savlarını sunuştaki sistematiği, iç tutarlılığı, kapsadığı konuların genişliği ve iddiaları açısından Kant’ın üç eleştirisi, Hegel’in Ruhun fenomenolojisi, Marx’ın Das Kapital’i, Heidegger’in Varlık ve Zaman yapıtları düzeyinde bir çalışmayla karşı karşıya olduğunuza düşündürtmeye başlıyor.

Gerçekten de Badiou’nun bu iki yapıtı, Darrida’nın dil oyunları, Deleuze ve Guttari’nin oradan oraya sıçrarken başınızı döndüren “rhizomatic” stilinden çok farklı bir akıcılığa ve berraklığa sahip. Badiou’nun post modern yazarların, içinde yaşadığımız dil hapishanesinden, bedenlerden başka bir şey yoktur savlarına karşı olduğunu da görüyoruz. Bu yazarların, evrensel hakikat kavramını yadsıyarak, düşünsel dünyamızı, felsefenin öldüğüne ilişkin bir saptamadan hareketle bir taraftan beden politiği bağlamında, antropolojiyle, kültürel çalışmalarla, diğer taraftan, “dil hapishanesi” bağlamında, edebiyat çalışmalarıyla, dilbilimle, retorikle sınırlayan (hapsetmelerine) “rölativizmine” karşılık, Badiou evet yalnızca diller ve bedenler vardır, ama hakikatler de vardır, saptamasıyla cevap veriyor…

Badiou felsefenin ölmediğini ve otonomisini yeniden kazanmak zorunda olduğunu savunuyor ve gösteriyor. Felsefe, “kendi koşullarından” hareketle hakikatlerin anlaşılmasına katkıda bulunacak bir disiplindir diyor Badiou. Felsefe, siyaset, sanat, bilim, aşk gibi insanlığın dört durumunu kendi varlık koşulu olarak almalı, bu alanlarda, ortaya çıkan verili durumlara uymayan, hatta ortaya çıkması asla beklenmeyen “yeniliklerin”, “olay”ların düşünülmesi ve anlamlandırılmasıyla ilgili bir disiplin, uğraşı olmak zorunda... Bu anlamda, da Sokrates’den gelerek de “gençleri yoldan çıkartmakla”…

VO, adından da anlaşılacağı gibi, ontolojik düzeyden başlayıp, gerçek dünyadaki, belirlenmiş, (mutlak çoklukların içinden, bir olarak sayılmış) yapılar içindeki değişimlerin mantığına, diyalektiğine kadar giden bir yolculuğun haritası. Bir olarak sayılmış, yapılanmış bir “çokluğun” içinden nasıl “yeni” bir şey çıkar?” sorusuna bir cevap. Bu cevap da, belirlenmiş çokluğun (kümenin) içinde olmakla birlikte, sayımda gözükmeyen bir alt kümenin varlının yaratacağı gerginlikten başlayan istikrarsızlıkla ilgili. Bu alt küme hem belirlenmiş çokluğun içindedir hem de değil! Proletarya, etnik azınlıklar, göçmen işçiler gibi…

Besbelli ki burada, artık matematik ve özellikle de küme teorileri alanındayız. Badiou’nun bu baş yapıtının en önemli, onu belki de “bir olay” statüsüne yükseltecek özelliği de burada yatıyor. Badiou, Cantor, Cohen gibi matematikçilerin karşı karşıya kaldıkları paradoksları aşarak yaptıkları, “zorlama”, “jenerik” gibi katkılardan hareketle, matematiği (küme teorisini) ontolojin dili olarak kullanmanın ötesinde, buradan hareketle siyasetten, aşkın (psikanalitik anlamda), sanatın dinamiklerine kadar ortaya çıkan gelişmeleri anlamakta kullanılabilecek bir araç olarak sunuyor.

Nihayet Badiou’nun çalışmasını bize, “bir” olarak sayılmış kümenin içinden “olay”ın çıkmasının yanı sıra, bu olayın birey üzerinde yaptığı değiştirici etkilerini, verili bilgi sistemini bir hakikat sorunuyla karşı karşıya bırakmasını, bu hakikate sadakat açıklayarak evrenselleştirmek için kolları sıvayan bireyin böylece özneleşmesinin de teorisi olarak anlamak gerekiyor.

VO Badiou’nun projesinin esas olarak ontolojik boyutuyla, “olayın” ortaya çıkışı, “hakikat”, “ahlak” ve “özne” arasındaki ilişkiyle ve bireyin özneye dönüşüm süreciyle ilgiliyken, DM ise bu çalışmanın, çeşitli bileşenlerini, nesnelerin ait oldukları dünyalar (sayılmış çokluklar)içindeki halleri bağlamında tartışıyor açımlıyor ve savunuyor.

Bunlar kolay kitaplar değil, ama bir kez başladıktan sonra bir sadaket geliştirdiğiniz taktirde, giderek “düşünme” süreçleriniz zenginleştirecek, varoluşun yüzeyinde gözleriniz kamaştırarak dolaşan imajları, “sağduyu” parçacıklarını asarak, var olan ama sayılmayanı görmenize, gizlenen dünyayı anlamlandırmanıza, pasif bireylerden aktif öznelere dönüşerek değiştirmenize katkıda bulunacak çalışmalar…

Wednesday, August 05, 2009

Cumhuriyet 'olayı' ve iki çalışma

(Cumhuriyet Kitap 24/07/09)

Alev Coşkun'un Samsun'dan Önce Bilinmeyen 6 Ay ve Serdar Şahinkaya'nın Gazi Mustafa Kemal ve Cumhuriyet Ekonomisinin İnşası başlıklı çalışmaları birbirlerini çok ilginç bir biçimde tamamlıyor, Cumhuriyet olayını ve ona olan sadakati düşünme çabalarına önemli bir katkı oluşturuyorlar.

Son yıllarda, daha doğrusu, Türkiye ekonomisinin, 1980'lerden başlayarak uluslararası sermayenin kullanımına, girişine, çıkışına, değer transferlerinin öndeki tüm engeller kaldırılarak açılmasına, bu açılmanın getirdiği toplumsal sarsıntıyla birlikte siyasal İslamın yükselmesine paralel olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş anının özellikleri yeniden, tartışmaya açıldı.

Bu tartışmalarda bir kesimin, 'resmi tarihin' teşhir edilmesi adı altında, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş olayına ilişkin yerleşik hakikati sorguluyor. Bunu, olayın izlerini yapının içine yeniden entegre ederek imha etme, 'silme' çabası olarak da yorumlayabiliriz.

Ancak bu çabaya karşı toplumda güçlü bir direniş de yok değil. Bu, Cumhuriyet olayının hakikatini, bağımsız çağdaş bir ulus devlet ve ekonomi inşa projesinin doğuş anı olarak anlayan ve bu projeye sadık kalmaya kararlı olanların direnişi.

Bu bağlamda, Alev Coşkun'un Samsun'dan Önce Bilinmeyen 6 Ay (Cumhuriyet Kitapları, Kasım 2008) ve Serdar Şahinkaya'nın Gazi Mustafa Kemal ve Cumhuriyet Ekonomisinin İnşası (ODTÜ Yayıncılık, Mayıs 2009) başlıklı çalışmaları birbirlerini çok ilginç bir biçimde tamamlıyor, Cumhuriyet olayını ve ona olan sadakati düşünme çabalarına önemli bir katkı oluşturuyorlar.

Alev Coşkun'un çalışması, olaya yol açacak olan 'durumun' özelliklerini ama en önemlisi, bu olayın gerçekleşmesini sağlayan öznenin içindeki en etkin bireyin, Mustafa Kemal'in, 'gerçekleşme' sürecine katılımının ilk altı ayının 450 sayfalık ayrıntılı bir çözümlemesini yapıyor.

Serdar Şahinkaya'nın çalışmasıysa, olay gerçekleştikten sonraki döneme, olayın hakikatine sadık öznenin, olayın dağıttığı yapının yerine yenisini koyma çabalarına, özellikle de ekonomik inşa sürecine ilişkin. Birinci çalışmada, öznenin oluşma 'anını', ikincisindeyse olaydan sonraki yaratıcı eylemini ve sadakatinin ahlakını izleyebiliyoruz.

Böyle iki farklı çalışmanın birbirlerini bu kadar uygun bir biçimde tamamlıyor olmalarını da, yaşamaya devam eden sadakatin gücünün bir örneği olarak görüp, açıklama sürecine eklemek de mümkün.

'DURUM' VE 'OLAY' VE 'ÖZNE'(1)

Bu iki çalışmayı birlikte değerlendirebilmek için durum, olay ve özne ilişkisinin materyalist diyalektiğini kısaca anımsamakta yarar olabilir.

Olayların en önemli özelliği öngörülemez oluşlarıdır. Olaylar tarihsel oldukları ölçüde de verili hesapları/bilgileri altüst ederler. Olay, durum içinden doğar ama duruma ait değildir. Durumun içinde 'olay alanları' vardır. Ama olayın durumu yoktur. Çünkü, durum yapılandırılmıştır, tanımlanabilir bir 'küme' oluşturur. Olay ise bu yapının içinden çıkmakla birlikte yapının istikrarını bozduğundan yapıyı oluşturan kümeye ait değildir. Olay kendini olanaklı kılan yapıyı bozar.

Ancak olay yeniden yapının içine asimile edilebilir. Böylece olay, olay statüsünü kaybeder, sıradan bir biçime dönüşür. Bu açıdan bakınca olayın aslında bir kararsızlık noktası olduğunu görebiliriz. Olay durumun içinde kendini bir olasılık olarak sunar; gerçekleşme isteyen bir olasılık' Bundan sonra gerçekleşmesi, uygun bir öznenin eylemine bağlı olacaktır. Burada en önemli nokta, bu öznenin herhangi bir özne değil, olaya ait bir özne olmasıdır. Bu özneyi olayın oluş süreci yaratır'.

6 AY: OLAY ALANI VE ÖZNE

Alev Coşkun'un çalışması, olay öncesindeki durumun yapısını, olay alanlarını ve öznenin doğuşunu anlamak açısından çok yararlı bir çalışma.

Durumun yapısının özelliklerini şöyle tanımlayabiliriz. Evrensel kümeyi, kapitalist dünya sisteminin krizi, hegemonya ve paylaşım savaşları oluşturuyor. Osmanlı imparatorluğu bir alt küme olarak bir durum ve olay alanı oluşturuyor: Çünkü, yapısı istikrarını kaybetmiş, çözülme noktasına gelmiştir. İşgal altındadır. Bu yapının desteklediği bireyler çeşitli krizler yaşamaktadırlar. Ancak bir olayın olacağına, bunun Cumhuriyet biçimi alacağına ilişkin bir öngörü yoktur. Genelde hâkim olan, imparatorluğu kurtarma, restorasyon refleksidir. Ancak durumun yapısı buna açık değildir, kendini sunan olay Cumhuriyet'tir. Ama önce gerçekleşmesi ve geriye doğru tanımlanması, adlandırılması gerekecektir.

6 Ay, bu olay alanının merkezine, İstanbul'a odaklanıyor. Böylece, sürece restorasyon olasılığıyla başlayıp, uluslararası ilişkiler, imparatorluğun güç dengeleri, bunların sunduğu olasılıklar içinde giderek, restorasyonun olanaksızlığını, yapının dışına çıkmadan, bir çözüm bulunamayacağını kavramaya başlayan öznelerden, tarihte en önemli yeri alacak olanının, Mustafa Kemal'in karar sürecini anlatıyor.

Yapının dışına çıkmak ise yapıyı ve yapının evrensel kümeyle ilişkilerinin yıkılması ve yeniden şekillendirilmesini gerektirecektir. Böylece 6 Ay'ın sonunda, özne, olayın teklifini kabul ederek olay alanın merkezini terk eder ve olay da böylece gerçekleşmeye başlar. Başkaları bu olaya sadakat göstermeseydi, özne olarak katılmasaydı, bu olay söner, bileşenleri yapıya geri dönebilirdi. Ya da olay tamamlandığında, Cumhuriyet değil, şu veya bu ülkenin sömürgesi, mandası gibi bir siyasi yapı şekillenmiş olabilirdi, üstelik bu yönde müdahale ederek olayı engellemeye çalışan güçler de yok değildi. Ama hepsi yapıya aittiler, restorasyoncuydular, olay Cumhuriyet oldu'.

OLAY VE SADAKAT

Olay gerçekleşir, tamamlanır, katılanlar üzerinde iz bırakır. Olay karşısında üç tavır söz konusudur. İlk tavır, yeni bir şey olmuyormuş gibi davranmak. İkinci tavır, olayın dağıttığı yapıya geri dönmek, buradan kaynaklanan çıkarları korumak için olayın izlerine karşı, onu silme, yok etme mücadelesidir. Üçüncü tavır ise, bir olayı saptamak, bunun yarattığı hakikati benimsemek ve bu hakikate sadakat açıklayarak onu evrenselleştirmek için mücadele etmektir.

Serdar Şahinkaya'nın çalışması, bu üçüncü tutumun doğuşuna, ilk eylemlerine ilişkin öyküyü anlatıyor. Şahinkaya'nın çalışmasında, olay'ın izi, yeni hakikat ve ona sadakatin anlamı bizzat bu olayın yarattığı öznelerin ve en etkili öznenin ağzından, eylemlerinden (kararlar, yasalar tartışmalar vb') hareketle aktarılıyor. Böylece de karşımıza Cumhuriyetin hakikati olarak, bağımsız (kendi çıkarlarını kendi belirleyecek iradeye sahip), ama dünya ekonomisinin parçası olmayı yadsımayan, halkçı, ulusal, ama kapitalist bir ekonomi projesinin prototipidir. Bu sadakatin ahlakının en önemli bileşeniyse laiklik olacaktır. Laiklik ilkesi, bu sadakatin aslında bir başka sadakatin, aydınlanma devrimine sadakatin devamı, teorik ve pratik mirasçısı olduğunu da göstermektedir.

Prototipidir, çünkü yapılanın teorisi henüz yoktur, yapılan türünün ilk örneğidir. Bu yönde diğer çabaların ilk örneklerini (gelişme ekonomisi, kapitalist olmayan yol, ithal ikameci kalkınma, bağımlı gelişme teorileri gibi) görebilmek için II. Dünya Savaşı'nın sona ermesini, yeni bir yapının oluşmasını, sömürgelerin bağımsızlığa kavuşmasını, sanayileşmeye, tarımın geliştirilmesine ilişkin ulusal kalkınma projelerinin gündeme gelmesini beklemek gerekecektir.

Burada prototip ile sonraki örnekleri arasında dikkat edilmesi gereken bence en önemli fark, ulusal proje olarak kapitalist gelişme yolunu seçen deneyimlerin hemen hepsinin, belki Küba, Vietnam gibi bir iki örneğin dışında, daha baştan yapının içinde olmalarıdır. Cumhuriyet olayıyla gündeme gelen ulusal projenin başlangıçta, tarihsel koşulların da yardımıyla yapının dışında kalmayı başardığını, ancak yeni bir yapı kurulmaya başladıktan sonra yavaş yavaş, yeni yapının egemenlik bağımlılık ilişkileri içine çekildiğini görüyoruz.

Ancak Şahinkaya'nın çalışmasında aktardığı örnekler dikkatle izlendiğinde, II. Dünya Savaşı sonrası oluşan yapının iç dengelerinin iki kutup durumunun, bu prototipin birçok ekonomik, sınıfsal özelliğin, daha önemlisi yarattığı sadakatin yaşamasına izin verecek nitelikte olduğu görülebilir.

II. Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan yapının krize girmesiyle birlikte, bu özelliklerin hızla ortadan kalkmaya başladığını, dünya ekonomisinin bir önceki döneminden kalan sadakatlerin şimdi dayanılmaz hale geldiğini, çünkü o zaman olduğu gibi bugün de yapının istikrarını, kendini yenileme reflekslerine (restorasyon) pratik ya da ideolojik direnç noktaları oluşturduklarını görüyoruz. Ve yine, Cumhuriyet olayı karşısında şekillenmiş ittifakların da yeniden kurulmaya başladığını da'

Alev Coşkun'un ve Serdar Şahinkaya'nın çalışmaları, bugün Cumhuriyet olayının hedef alınmasının, izlerinin imha edilmeye çalışılmasının, o olayın iktidardan dışladığı, marjinalleştirdiği dinci entelijansiya sınıfının(2) şimdi tekrar, iktidara talip olma çabaların arkasında yatanları da düşünmeye yardımcı oluyor.

=================================

(1) Bu yazıda kullandığım teorik kavramlar sistemini esas olarak Alain Badiou'nun Being and Event, (varlık ve olay), ve Logics of worlds (dünyaların mantıkları) çalışmalarına borçluyum. Bu metinde yapacağım özetiyse, Allan Pero'nun 'The Chiasm of Revolution: Badiou, Lacan, and Lefebre' (The Syptom No:10, Bahar 2009 )başlıklı denemesinden kısaltarak aktarıyorum.

(2) Siyasal İslamın yükselişi sırasında, neredeyse hâkim olan görüş, seçkinlerin iktidardan dışladığı halkın yeniden iktidara döndüğüne ilişkindi. Bu yüzden yaşananlar kolaylıkla demokrasi olarak sunulabiliyordu. Halbuki iktidardan dışlanan dini entelijansiya sınıfıydı, ve şimdi o iktidarını restore etmeye çalışıyordu. Olay demokrasiyle değil seçkinler arasındaki, daha doğrusu iki farklı hakikat rejimine (Aydınlanmaya ve Müslümanlığın mesajına) sadık iki farklı seçkinler arasındaki bir çatışmada, halkın ne tarafta tavır alacağının belirlenmesiyle ilgiliydi. Marjinal ve egemen entelektüeller, bunların sınıf refleksleriyle ilgili çok yararlı teorik bir çalışma için bkz: George Konrad & Ivan Szelenyi, The Intellectuals on the road to power, Harvester pres, 1979. Bu kitabın bir ilginç yanı da Glasnost ve Perestorika'yı daha on yıl önceden, tanımlamaya başlamış olmasıdır'

Thursday, March 19, 2009

Bu dünyada, insan kalmaya devam ederek nasıl yaşanır?

(Cumhuriyet Kitap:19/02/09)

Umutsuzluk çağında yaşıyor olabilir miyiz? İki yüz elli yıldır uygarlık diye bellediğimiz şey adeta çözülüyor. Ekonomik kriz, işsizlik yoksulluk, jeopolitik gerginlikler, terörizm, savaşlar… Şoven milliyetçilik, ırkçılık… Tüm bunlara ek olarak bir de küresel ısınma… Gezegenimiz ölüyor: Su, gıda krizleri, göçler, 1970’lerden bu yana hızla kabaran bir intihar dalgası[[i]], her şeyin, insan organlarına, kadar acımasızca metalaşmasını izlemek…

Ama en önemlisi insanın dünyayı değiştirme becerisine olan inançsızlık. Yeni bir dünya, yeni bir insan yaratmak… Bu “Aydınlanma” geleneğinin projesiydi. Şimdi toplumsal mühendislik diyerek rafa kaldırdık. Malum toplumsal mühendislik sonunda mühendislerin diktatörlüğüne açılıyordu…  Yeni insanı yaratmanın artık gündemde olmadığı yerde, kar yapmaktan başka ne kalıyor geriye. Ha bir de dünyanın dışından bir yerlerden yardım beklemek… tanrı veya uzaylılar… Boşuna, okullarda evrim teorisinin yaradılış mitolojisini okutmak isteyenlerin sayısı giderek artmıyor. İroni şurada ki, herkes dindar ama, kimse dininin ahlakına sahip çıkmaya niyetli değil. Herkes, “On Emir"i her gün ihlal ediyor… Zizek’in işaret ettiği gibi gerçekten inanan kökten dinci bulmak artık olanaksız. Şimdi, tek bir uygarlık var; tüm dinleri, yerel kültürleri, her şeyi kendine uyduran, kendi yasalarını dayatan: Kapitalizm!!!  Ama o da krizde…

Şimdi, bu yazının başına gidip yeniden okumaya başlayabilirsiniz. Neden olmasın yaşamımız “kötü sonsuza” sıkışmış, değişmeden, sürekli dejenere olan bir süreç değil mi artık…

Bu koşullarda insan nasıl yaşar? Bu koşullarda insan, insan kalmaya devam ederek nasıl yaşar? Hayvanlar hazlarının kölesidirler. İnsan ise bir amaç için hazlarına ket vurarak geleceğine yatırım yapabilen hayvandır desek çok abartmış olmayız. Biraz abartmış oluruz çünkü insanların çoğu, hazlarının tatminine odaklanmış bir yaşam sürmüyorlar mı? Gerçek dindar bulmak artık olanaksız demiştik… Peki öyleyse insan insan olarak kalmaya nasıl devam edebilir? 

Lenin “Neden böyle de başka türlü değil?" sorusunun en önemli başlangıç olduğunu söylüyordu. Peki neden insanlar “Neden yaşam böyle de başka türlü değil?” sorusunu sormuyorlar?

Bir adım ileri giderek Peter Sloterdijk’i anımsatıp, “Çünkü ne yaptıklarını biliyorlar, ve bile bile yapmaya devam ediyorlar," [[ii]]  diyerek bana bir kez daha “umutsuzluk çağında” olduğumuzu anımsatabilirsiniz.

İkinci kitabı, “Vakıf”[[iii]], Şubat ayında yayımlanan Lara üçlemesinin yazarı Selim Yalçıner’in, biraz daha farklı bir cevabı var. Yalçıner “korkuyorlar da ondan,” diyor ve ekliyor, “Korkularımızdan sıyrıldıkça özgürleşiriz!”. “Özgürleşiriz?”  Özgür değil miyiz? Ya da Molloy’un [[iv]]  dediği gibi “Memnuniyetle, hevesle değil ama memnuniyetle yapabileceğin her şeyi, yapmamak için bir gerekçen olmadığı halde yapmadığın her şeyi! Özgür olmayabilir miyiz?” Bu çok önemli bir soru ve yine Molly’un dediği gibi “Bunu düşünmeye değebilir."

Alain Badiou’nun, özne ve birey ayrımı bunu düşünmemize yardımcı olabilir. Kabalaştırmayı göze alarak kısaca özetlersem: İnsan "verili yapı"ya uymadığında, özne olur, duruşunu ölümü de göze alarak koruduğunda özne olarak kalmaya devam eder. Birey "yapı"ya aittir, tümüyle uyumlu... Bireyden özneye geçiş ise, bir “olay"ın karşısında alınan tutumla, bir tercihle ilgili. Ya birey “Olayın”, kendisinde bir travma yaratan etkisini kabul eder, yapıyı destekleyen verili bilgi sistemine uymayan, onda delik açan etkisini, dolayısıyla “hakikatini” (“hakikat” verili bilgi sisteminde açılan bir deliktir) benimser ona sadakat ilan eder, böylece ahlaki bir tutum alır ve bu hakikatin ahlakının evrenselleşmesi için mücadele eder; Ya da hiçbir şey olmamış gibi davranır, bu etkiyi bastırır, değişmeden, olaydan önce olduğu gibi kalmaya çalışır. Ya da yapıyı korumak için verili bilgi sistemini sarsan etkiyi silmeye, deliği kapamaya çalışır.

Bugün ve uzun bir süredir – artık tarihin sonuna geldiğimize, diğer bir değişle artık bir devrim olasılığı kalmadığına 'karar' verildikten sonra-  yüceltilen özne değil, bireydir; salt kendi hazlarına ve mutluluk istencine kitlenmiş birey… Mutluluk peşinde bir birey: Tüketim, pornografi, sentimental aşk, uyuşturucu madde, mistisizm… Zizek’in ahlakla, haz prensibini aşarak aşkın bir amaca bağlanmak arasında kurduğu doğrudan ilgiyi düşünürsek, birey töreci olabilir ama ahlaksızdır…

Yalçıner’in kitabı tam da bu yüceltmeye karşı bir çalışma, hem de uluslar, kültürler, cinsel tercihler ve akademik disiplinler arasında sınır tanımadan kendine yol açmaya, kendi ahlakını evrenselleştirmeye çalışan bir çalışma… Yalçıner’in “sadakat” deklare hakikat ise insan sevgisi ve bunun bir sonucu olarak, baskıya sömürüye savaşlara karşı bir duruş. Üçlemeyi de bu bağlamda okumak gerekiyor…

Lara üçlemesinin birinci kitabında, Lara’nın günlük yaşamın tek düzeliğinde arzularının izinin sürerek yaşayan bir bireyden, beklenmedik bir anda karşısına çıkan bir “olayın” travmasıyla, yaşam karşısında etkin tutum alan mücadele eden bir özneye dönüşme sürecini izlemiştik. Lara’yı günlük yaşamın dar alanından çekip çıkaran yazar bizi, onun serüvenini izlerken uluslararası ilişkilerin, mali, siyasi entrikaların, bilinemezlik sınırında dolaşan karmaşıklığının içine atarak bir çok felsefi, siyasi ve tarihsel tartışmayla da karşı karşıya bırakıyordu.

Lara Viyana’da felsefe öğrenimi yapar, erkek arkadaşıyla istikrarlı bir yaşamı “mutlu” bir biçimde sürdürürken, babasından kendisine “inanılmaz” büyüklükte 35 milyon Avro miras kaldığını öğrenir. Üstelik bu miras bir de isim listesiyle birlikte gelmiştir. Lara’nın günlük yaşamını “realitesini” düzenleyen bilgi sisteminde bir anda devasa bir delik açılır. Babası aslında kimdir? Neden bu listedeki insanların hepsi öldürülmüştür? Babası ondan bu listedeki insanların çocuklarını okutmasını isterken aslında ne demektedir? Lara’nın realitesinin bu travmayla yırtılmasıyla korkutucu ama bir o kadarda çekici ve realitenin hemen tüm huzursuzluk alanlarına değen bir gerçek başını gösterir.  Lara, pembe gözlü tavşanın peşinden giden Alice gibi, bu açılan deliğe atlar… 

İkinci kitapta, Lara’nın bu fantastik ama gerçeklikten daha gerçek dünyada evrimleşme sürecini, Meksika’dan Kuzey Irak’a, giderek artan sayıda insanın da katılmasıyla gelişen mücadelesini izlemeye devam ediyoruz. Lara, kendisi ve arkadaşlarının “davalarında bu kadar haklı olmalarına” karşın yaşadıkları başarısızlıkları, içine düştükleri tezgahları, neden daha fazla insanın kendilerine katılmadığını, ya da en azından, kendi yaşam dünyaları içinde, benzer sorunlara tepki göstererek özneleşmeye, mücadele etmeye başlamadığını düşünmeye başlıyor.

Üçüncü kitap bizi, Lara’nın gittikçe yeni boyutlar kazanarak karmaşıklaşan serüvenini izlerken, “bağlanmanın” ve “mücadele ahlakının” sorunlarını, bu ahlakın oluşmasının tinsel, toplumsal ve inter-sübjektif boyutları üzerinde, “sevgi” ve “dostluk” temalarını özellikle öne çıkararak düşünmeye zorlayacak gibi görünüyor.  

Lara üçlemesi gerçek anlamda bir entelektüel “tour de force”. Alışık olmadığımız bir cüretle, felsefeden fiziğe, jeopolitikten ekonomiye, ahlaktan teolojiye, hatta para-normale kadar kaldırmadık taş bırakmıyor, ısrarla her şeyi her şeyle ilişkilendirmeye çalışarak bizi bilgiyle paranoya, sadakatle ihanet, cesaretle yılgınlık arasında tercih yapmaya zorlamayı, dahası, aslında bu tür tercihlerle her zaman karşı karşıya olduğumuzu göstermeye amaçlıyor Yalçıner.

Arzularının kölesi olarak yaşamanın temel özellik haline geldiği günümüz toplumunda, Lara üçlemesi, insan olmanın etik bir yaşamdan, özgürlüğün, arzuların köleleştirici çekiciliğini aşarak bu etik yaşamın getirdiği seçeneklere sadık kalmaktan geçtiğini vurgulayan güncel ve gerekli bir çalışma… Ama kesinlikle düşünme tembelleri için değil…

 



[i] Robert Pool,”Why do people die that way” New Scientist, 28,02,2009

[ii] Peter Sloterdijk, Cririque of Cynical Reason, Verso, 1988

[iii] Selim Yalçıner, Vakıf –Ceset dökmek yasaktır, Özgür Yayınları, İstanbul, Şubat 2009. Üçlemenin ilk kıtabı, Vasiyet, Artemis Yayınları, İstanbul, Mart 2007.

[iv] Samuel Beckett, The Beckett Triology –Molloy, Malone Dies, The unnameable, Picador, 1976, sf. 35 

Wednesday, March 11, 2009

Gitmeye durmak


…“wandering ‘defines’ a woman, and that,
if you have a mortal who is immobile in the dark, it must be a man
— this sexuation is by no means empirical or biological.”
[1]

Beyaz duvarlar, bir masa,
iki iskemle, çıplak ampul
pencere var mıydı bilmiyorsun
ya da başka şeyler…
Gitmelerin mekanı işte…

Ne demekse…
Gidince oluşacak boşluğu - Ne cüret!-
doldurmadan olmaz…
Boşluğu sözcüklerle…
ki artık onları paylaşmıyorsunuz - Gitmek
boşluğu doldurmadan …
suskunluklarınızın konuşmasını bekleyerek
– yıllardır olandan farklıydı, ama ne?-

“Ben” diyorsun, “aslında” – ağzını açmadan
“Niye” diyor - durdukça uzayan bir sessizlik –
“Niye şimdi”
konuşmak en iyisi
(Ya gerçekten sorarsa?)
hiç bir şey söylemeden - en iyisi- aslında
kaçınılmaz gibi. Bir süre için
tekrar cesaretini toplayıp susana kadar.

Sen aranızdaki ‘boşluğu’ arzulamıştın, “iki”liğinizi tanımlayan
O ise o ‘boşluktan’ başka her şeyi, “iki”liğinizle tanımlanan…

Gitmek istiyorsun
bekliyorsun. Senin yokluğunda,
“o boşluğa koyacağı sözcükleri duyabilir miyim” diye…
-ne iyimserlik- geride kimse kalacak mı? Kalıp kalmayacağını…
Kalıyorsun. Konuşmak zorlaşıyor, susmaya devam etseniz bile…

Soğuk bir el tırnaklarıyla oynuyor
Sen burnunu çekiyorsun belli belirsiz
iskemleye gidip gelen tedirgin bakışlar
masanın üzerinde dolaşanlarla karşılaştığında
– belki yeni bir anlam… gidecek olan gittiğinde…

“Biliyorum”… “Çoktandır”…
odanın köşesine bakarak – ısrarla onun yüzüne değil…
“Nereden biliyorsun” diyor gözünün ucunda bir ışık
(Ya gerçekten sorarsa?)
cevabı bilmiyor yüzün, çığlık çığlığa bu yüzden
devam ediyor bir cevap beklemeye.
Devam ediyorsun beklemeye – gidebilmek için beklemeleri tüketip
suskunluğunuz gereken her şeyi söyleyince ve sen
bekleyişinin bıraktığı tüm izleri sildikten sonra…

[1] Alain Badiou, “Figures of Subjective Destiny: On Samuel Beckett”

Friday, January 23, 2009

(İngilizce’den bir Akhmetova çevirisi)

Konuk

 

Her şey eskisi gibi: Odanın camına vuruyor

havada uçuşan kar taneleri.

Ben dünkü çocuk değilim,

ama bir adam gelmişti o gün.

 

Ne istiyorsun?”  diye sordum.

Seninle olmak istiyorum dedi “cehennemde”.

Güldüm, “Eminim

ikimizi de yok edeceksin”.

 

İnce elini kaldırdı

hafifçe okşadı çiçekleri

Söyle bana seni nasıl öpüyorlar

söyle sen nasıl öpüyorsun

 

Kabullenmiş gözlerle

bakıyordu parmağımdaki alyansa.

Hiçbir çizgi oynamadı

ışıldayan şeytani yüzünde.

 

Ah! Biliyorum: Bu onun oyunu

derin, yoğun bir tutkuyla bildiği.

Benden istediği bir şey yok

ben de reddetmek zorunda değilim bir şeyi.

 

(1 Ocak 1914)

Selected Poems (Michael McKane çevirisi) Blodeaxe Books, 1989 sf. 65

Monday, January 12, 2009

Bir Stéphan Mallarmé çevirisi:

M’introduire dans ton histoire…

 

M’introduire dans ton histoire
C’est en héros effarouché
S’il a du talon nu touché
Quelque gazon de territoire

A des glaciers attentatoire
Je ne sais le naïf péché
Que tu n’auras pas empêché
De rire très haut sa victoire

Dis si je ne suis pas joyeux
Tonnerre et rubis aux moyeux
De voir en l’air que ce feu troue

Avec des royaumes épars
Comme mourir pourpre la roue
Du seul vespéral de mes chars

 

Kendimi öyküne eklesem

 

 

Kendimi öyküne eklesem

İçinde ürkek bir kahraman olurdu

Eğer deymişse çıplak topukları

O toprağın bazı çimenlerine…

 

Koşullanmış buzullara gelince,

Eritemeyecek bir toy günah bilmiyorum

Önleyemeyecek olsan da,

Zaferine kahkahalarla gülmeyeceğin

 

Söyle eğer neşeli değilsem

Yukardan izlerken o ateşin

Yıldırım ve yakutlarla açtığı deliği

 

İçinde etrafa saçılmış krallıklar…

Cansız mor tekerlekleri gibi

Savaş arabalarımın biricik günbatımının


 

Thursday, December 25, 2008

Bir Stéphan Mallarmé çevirisi:

Angoisse
Je ne viens pas ce soir vaincre ton corps, ô bête
En qui vont les péchés d’un peuple, ni creuser
Dans tes cheveux impurs une triste tempête
Sous l’incurable ennui que verse mon baiser:

Je demande à ton lit le lourd sommeil sans songes
Planant sous les rideaux inconnus du
remords,
Et que tu peux goûter après tes noirs mensonges,
Toi qui sur le néant en sais plus que les morts:

Car le Vice, rongeant ma native noblesse,
M’a comme toi marqué de sa stérilité,
Mais tandis que ton sein de pierre est habité

Par un coeur que la dent d’aucun crime ne blesse,
Je fuis, pâle, défait, hanté par mon linceul,
Ayant peur de mourir lorsque je couche seul.


İç sıkıntısı
Bu gece etini fethetmeye gelmedim
Ne de ölümcül öpücüklerimden akan iç sıkıntısıyla
Kösnül saçlarında melankolik fırtınalar çıkartmaya…
Ah! Bir halkın tüm günahlarını taşıyan vahşi yaratık

Yatağında ağır bir uyku istiyorum
Pişmanlıklara yabancı perdelerin altında
rüyaların sinsice dolaşmadığı
Bir uyku, karanlık yalanlarından sonra senin de tadacağın
Sen ki hiçlik üzerine ölülerden daha çok şey bilirsin

Çünkü düşmüşlük, çürütürken kalıtsal asaletimi
İkimizi de kısırlıkla damgalayarak,
Taştan göğüslerinde yaşamaya devam ettiği sürece

Hiç bir suçun dişiyle yaralanamayan bir yürek,
Kaçıyorum, solgun ve tükenmiş, kefenimin hayaleti arkamda
Ölürüm diye korkarak, tek başıma yatarsam

Tuesday, December 09, 2008

Kasım rüzgarı

Kaldırım çamurunda derin, kaygan ayak izleri, birkaç damla bir şey…

Pek de aldırmadan izliyor sidik kokulu Kasım rüzgarı, beton ve demir

Ve adamın kafasının içindeki boşlukta zamanı sayan metronom.

Reklam panoları bütün renkleriyle parlıyor tüm karanlık vaatler gibi

Camilerin bıçakları gökyüzünü kesip biçiyor sonuç henüz belirsiz

“Fish[1]: Sizin gençlik hayalleriniz vardı? Ama artık merak etmeyiniz…”

 

Polisler dikkatle çalışıyor, sarı ışıklar, telsiz, yerde şekilsiz bir kütle.

Kırmızı, yırtık yağmurluğun ağzında yeşil bir öykü… Ama dinleyen yok.

Yorgun ayak sesleri ölüyor küflü muşambalarında otel odalarının.

Yolcusuz otobüsleri, yalnız köpekleri, soğuk sokaklarıyla birliktedir gece…

 

Gazeteyle kaplanmış bir defterin sayfaları boğuluyor su birikintisinde

Arka sokağın çöplüğünde buluyor çöpçüler pantolonsuz bedenini

Beyaz boynunda iki damla çamurlu su, yanağında yeşil sinekler

Biri eğilip ağzına tıkılmış siyah çaputa uzatıyor sarı titrek elini

Ürpererek geri çekiyor dokunamadan. Birbirlerine bakıp susuyorlar.

Gaz kokulu bodrum katındaki yatağında kadın son kez öksürüyor

 



[1] Tam kriz başlar, kredi kartı iflasları artarken piyasaya sürülen bir kredi kartı

Tuesday, September 09, 2008

Avluda çocuklar yoktu

Avluda çocuklar yoktu, yalnızca ıslak betonun üzerine düşen yağmurun sesi.
Kapıyı kapatıp çıktılar. Yataktakinin gözü duvardaki aynanın çatlağına takıldı
Yastık giderek daha çok ıslanıyordu geceleri; artık tuvalete yalnız gidemiyordu.
Kadını düşündü… Yıllardır açmadığı kitabın içindeki resmini, ellerini nedense?
Koyduğu yeri anımsayamadı. Gözleri kapandı yavaşça. Sonra soğumaya başladı.

Kahvedekiler yuvarlak gözlerle yeniden seyrettiler kulenin kendi üzerine çöküşünü.
İki gelin iki farklı lisanda ağladı iki genç adamın parçalanmış bedenleri üzerinde
Birinin üzerinde bayrak vardı, öbürünün sandukası çıplak, taş avluda tek başına.
Güneşin batmasını bekliyordu ava çıkmak için, kerpiç duvarda yuvalanmış akrepler
Ya da kerpiç duvarı yıkmasını batıdan esen rüzgarların - bir Humvee
[1] de olabilirdi…

TV kameralarına bakıyordu, uzun masanın etrafında oturan takım elbiseli adamlar
İki araba karşıt yönlerden gelip buluştu, gözlerden uzak, bitkisiz bir dağ yolunda
Ayrıldıktan sonra farlarını yakmadılar uzun süre. Halbuki ay bulutun arkasındaydı
Masadakiler kalkıp birbirlerini tebrik etmeye başladılar terli yapışkan elleriyle
Kulakları sağır eden metalik ezan sesleri koşturmaya başladı kentin sokaklarında

[1]High Mobility Multipurpose Wheeled Vehicle (Yüksek hareket kabiliyetli, çok amaçlı tekerlekli araç).

Friday, July 11, 2008

(Cumhuriyet Strateji, 23.06.2008 )

Kaygı verici doktrin

Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, dış dünyada, 'gerçek dışişleri bakanı, dış politikanın gerçek mimarı' olarak algılanıyor. Yaklaşımında 'ekonomi politiği' ihmal eden Davutoğlu'nun, ülkesinin 'mihver, periferi, merkez veya küresel güç' olup olmadığı noktasında net düşünce oluşturamadığı gözleniyor.

Davutoğlu'nda ABD ile özdeşleşme çabaları dikkat çekiyor. Türkiye, 'olağan dışı, istisnai bir ülke' olarak değerlendiriliyor. Bu kapsamda, Türkiye-ABD ilişkileri 'alt-emperyalist bir işleve adaylıkla, mandacılık' arasında gidip geliyor.

AKP hükümetinin ikinci döneminde, dış politikada, Prof. Ahmet Davutoğlu'nun adı çok sık geçiyor. Dış dünyada, başbakanlık baş danışmanı, büyükelçi, Prof. Davutoğlu'nun, gerçek dışişleri bakanı, dış politikanın gerçek mimarı olduğuna ilişkin bir algı var.

Davutoğlu'nun uluslararası ilişkiler profesörü olduğu göz önüne alındığında, dikkatleri seçim devrelerine kilitlenmiş politikacıların, çekirdekten yetişmiş pragmatik diplomatların yanı sıra bir de akademik disipline uygun davranmaya alışmış bir uzmanın katkısı yararlı olabilir.
Davutoğlu'nun Stratejik Derinlik­Türkiye'nin uluslararası konumu başlıklı kapsamlı bir çalışması da var.

Ancak bu kitabın, Davutoğlu tarafından Ocak ayında CNN'de bir konuşmada özetlenen tezlerin içerdiği sorunlar çok kaygı verici bir duruma işaret ediyor. Eğer dış politikaya bu tezler yön veriyorsa, ülkenin, yakın bir gelecekte, gerçekçi olmayan beklentilerle, elindeki kaynaklarla orantısız risklerin altın girme olasılığı artıyor demektir. Örneğin, Davutoğlu'nun görüşlerini benimsediği anlaşılan bir analiste göre şimdi "politika yapıcıların algı haritasında, Türkiye'nin sınırları ulus devletin sınırlarının ötesine genişlemiş"... "Türkiye'nin Ortadoğu'ya müdahalesinin mekânsal sınırları ortadan kalkmıştır"(1). Bu saptamalar, AKP yönetiminin ekonomik, siyasi gerekçeleri, kaynakları belirsiz bir genişlemeci, hatta emperyalist politikalar geliştirdiğini düşündürüyor.

Ben yazımda, Davutoğlu'nun bu kaygı verici tezlerini irdelemeye çalışırken yayınlandığı 2001 yılından bu yana 20'den fazla baskısı yapılmış olan Stratejik Derinlik adlı kitabın (Bundan sonra SD) ayrıntılı bir eleştirisini yapmaya girişmek yerine Davutoğlu'nun CNN konuşması üzerine kurulu "Türkiye'nin dış politika vizyonu, bir 2007 değerlendirmesi" başlıklı makalesiyle ilgileneceğim(2).

İŞLEVSEL BİR İHMAL
Davutoğlu'nun kitabı SD, Samuel Huntington'un "uygarlıklar çatışması teziyle kurulan paradigmayı benimseyerek başlıyor. "Türkiye'nin dış politika vizyonu..." başlıklı çalışmada da, "11 Eylül sonrası" olarak tanımlanan, tarihsel açıdan yeni, bir "dönem" saptanıyor. Davutoğlu ABD kaynaklı bir paradigma, zamanlama içinde, kısacası ABD'nin dünyaya bakış açısı içinde hareket ediyor. Lacan'cı bir kavramla, Davutoğlu'nun kendine, Ego Ideal olarak ABD yönetimini seçmiş olduğu söylenebilir.

Davutoğlu, Türkiye için yeni bir dış politika vizyonuna, hatta bir jeopolitik yenilenmeye, tarihine ilişkin bir yeniden anlamlandırma çabasına gereksinim olduğunu savunuyor. Bu görevi yerine getirebilmek için iki "vektör" oluşturuyor: Ülkenin coğrafi konumu ve tarihsel kültürel mirası. Davutoğlu, en az bunlar kadar önemli bir üçüncü "vektörü" ise tümüyle ihmal ediyor, bence özellikle bastırılıyor. Bu üçüncü "vektör" "ekonomi politiğe" (ülke ekonomisindeki hâkim örgütlenme biçimine, sınıflar matrisine, teknolojik, mali kaynaklara, dünya ekonomisiyle bütünleşme biçimlerine) aittir.

Üretim tarzları, gelişmeye başladıklarında zamanı ve mekânı da kendi gereksinimlerine göre değiştirmeye, hatta yeniden yapılandırmaya başlarlar. Her üretim tarzının üreticilerle üretim araçlarını bir araya getiriş tarzı, emek süreci, emek denetim mekanizmaları, teknolojik özellikleri zamanı ve mekânı, içinde yaşayanların zaman ve mekân algılarını yeniden yapılandırır. Örneğin kapitalizmin zaman ve mekân anlayışı, zamanı ve mekânı kullanışı, düzenleyişi, feodalizmin, Osmanlı'da egemen üretim tarzlarının zaman(3) ve mekân anlayış ve yapılarından belirgin bir biçimde farklı olacaktır.

Kendisinden önceki üretim tarzlarına göre son derecede dinamik, teknolojik bir üretim tarzı olan kapitalizmdeyse bu yeniden yapılandırma, düzenleme, bir sermaye birikim modelinden öbürüne, genişlemeden, krize, sürekli tekrarlanan bir yıkım ve yapım süreci olarak da yaşanır.
"Modern Kapitalist makine",(4) canlı emek tüketen ve artı-değer üreten bir "makine" olarak sermaye, sürekli hareket halinde, bu tüketimin peşinde koşarken, canlı emeğin "yaşam dünyasını" bir "yeniden kodlama" ve "kod-çözme" dinamiği içinde biteviye düzenler, yıkar yeniden kurar. Sermaye bu hareketi içinde salt ekonomik yapıları, coğrafyaları değil, anlam sistemlerini de bir taraftan çözer, bir taraftan yenilerini oluşturur. Bu bağlamda, sermayenin hareketinin yalnızca bu günün mekân ve coğrafya algılarını değil tarihisel kültürel geçmişleri de, yeniden anlamlandırmaya tabi tutacağını varsaymak gerekir.

David Harvey'e(5) göre sermaye doğarken bulunduğu bölgede kendine uyumlu bir yaşam mekânı kurar, hatta gerekli duyarlılıkları da oluşturur. Daha sonra, sermaye sürekli tekrar eden sorunlarını (kriz eğilimlerini) aşmak için başka mekânlara, verili zamandan gelecek zamanlara göç etmeye çabalar; gittiği bölgelerde, mekânlarda bir yıkım ve bir yeniden yapılanma süreci başlatır, zamanı ve mekânı yeniden örgütler.

Sermayenin hareketleri coğrafyaları, anlamları (kültürel tarihsel) durmadan yeniden tanımlar şekillendirir, tarihsel zemini, bu zemindeki tek tek olguların anlamlarını sürekli sorgulayarak yeniden kurar.

Davutoğlu da, Cumhuriyetle birlikte kurulan zaman, mekân anlayışını, tarih anlatısını, anlamını sorguluyor. Tam da bu nedenlerle, Davutoğlu'nun "ekonomi politik" boyutu ihmal etmesinin bir rastlantı olmadığını düşünüyorum. Bu ihmal sayesinde yazar, kendisi için gerekli senaryoları üretebilmekte, gerçeklikten çok uzakta bile olsa, ekonomi politiği ihmal edildiğinde akla yakın gelebilecek fanteziler bina edebilmektedir. Ancak, yazar böyle bir özgürlük elde ederken, kavramsal tutarlılık, süreklilik açısından yüksek bir fiyat ödemektedir.
Örneğin Davutoğlu SD'i şöyle bitiriyor:

"Türkiye tarihi derinliği ile stratejik derinliği arasında yeni ve anlamlı bir bütün oluşturma ve bu bütünü coğrafi derinlik içinde hayata geçirme sorumluluğu ile karşı karşıyadır. Mihver bir ülke olarak Türkiye bunu yapabilmesi durumunda, jeopolitik jeokültürel ve jeoekonomik bütünleşmeyi gerçekleştiren merkez bir ülke konumu kazanacaktır" (sf 563, abç) SD'nin 21. Basımında, 2007 yılında Davutoğlu'nun Türkiye tanımlaması gelecek tasarımı böyledir. Bu gün Mihver ülke; yarın belli koşullar gerçekleştiğinde bir merkez ülke...

Bu saptamaların üzerinden daha bir yıl bile geçmeden yayımlanan makalesinde Davutoğlu bu kez söyle yazıyor:

"Türkiye'nin amacı, uluslararası platformları kullanarak tutarlı bir biçimde küresel olaylara müdahale etmektir. Bu Türkiye'nin bir merkez ülke konumundan küresel güç konumuna dönüşmekte olduğunu göstermektedir"(6) (sf.83). Demek ki, Davutoğlu'na göre, Türkiye bir yıldan daha kısa bir süre içinde "mihver" ülke konumundan "merkez" ülke konumuna dönüşmüş, dahası, "küresel güç" olmaya başlamıştır. Ama durun bir dakika, sf 79'da da Davutoğlu "Türkiye bu periferi ülkesi olma konumunu artık geçmişte bırakmalıdır" da diyerek, hala bir "merkez" ülke konumuna ulaşamadığını da ima ediyor.

Ülkenin dış politika mimarı, ülkesinin uluslararası konumu konusunda hala bir kanaat oluşturabilmiş değildir: Mihver mi? Periferi mi? Merkez mi? Yoksa küresel güç mü? Gerçekten çok kaygı verici!

VARSA YOKSA ABD
Davutoğlu'na göre Türkiye'nin yeni bir dış politika gereksinimi, Türkiye'nin enerjiye, doğal kaynaklara, piyasalara, savunma hatlarına ilişkin ortaya çıkan yeni gereksinimlerinden değil, ABD'nin 11 Eylül olayına tepkisinden (sf.78) kaynaklanıyor. Diğer bir değişle 7000 kilometre uzaktaki bir olaydan, o olaya karşı, hala tüm dünyada eleştiri konusu olan abartılı, neticede büyük felaketlere yol açmış olan bir tepkiden kaynaklanıyor. Daha doğrusu, Davutoğlu, Türkiye'yi, ABD'nin 11 Eylül sonrası dış politika yöneliminden hareketle Büyük Ortadoğu'da "merkezi" ve "optimal" olarak görüyor: ABD'nin bölgemizdeki planları açısından (Davutoğlu'nu bunları bildiğini varsayıyoruz), ABD'nin bölgeye bakışına göre merkezi ve optimal bir ülke.

Davutoğlu'nun "Ego ideali" ABD ile özdeşleme çabaları bu noktada da kalmıyor giderek, ABD'nin kendisi için kullandığı sıfatları benimseyecek kadar absürt boyutlara ulaşıyor. Davutoğlu'na göre, "Türkiye ne bir sınır, ne bir köprü ne de Müslüman ya da Batı dünyalarının sınırında sıradan bir ülke değildir". Ergo, Türkiye olağan dışı, istisnai bir ülkedir. Tıpkı ABD gibi... Tarihsel olarak Türkiye de Osmanlı dönemi sonunda, 19 yüzyılda, göçler yoluyla nüfus dinamizmi kazanmış ülkedir. Tıpkı ABD gibi... (sf 79)

Türkiye'nin dış politika prensipleri ve ABD ile ilişkileri tanımlanırken, Türkiye-ABD ilişkileri alt-emperyalist bir işleve adaylıkla, mandacılık arasında gidip geliyor. Örneğin, Türkiye'nin Rusya ve AB ile çok yanlı bir politika izleyebilmesi öncelikle ABD ile stratejik (bu sözcük, belli bir zaman ve mekân diliminde, nihai amaç birliği anlamına gelir) ilişkileri koruyabilmesine bağlıdır (sf, 82).
Davutoğlu'na göre, Türkiye-ABD ilişkileri, jeopolitik açıdan kıtasal bir süper güçle, Afro-Avrasya bölgesinde en optimal konuma sahip bölgesel bir "merkez" ülke arasındaki ilişkilerin tüm özelliklerini göstermektedir (sf 88). ABD'nin bölgedeki politikaları açısından Türkiye'ye, Türkiye'nin de, bölgedeki planları (Bu planlar neyse?) açısından, arkasında kıtasal bir süper gücün stratejik ağırlığına gereksinimi var.

İlk anda akla yakın bir denklem; eğer şu sorulara cevap bulunabilirse: Türkiye'nin, ABD'nin bu ağırlığına neden gereksinimi var, bununla ne yapmayı planlıyor? Ne yazık ki Davutoğlu ekonomi-politik boyutu ısrarla jeopolitik tartışmasının dışında tuttuğu için bu sorulara açık cevaplar veremiyor.

Ekonomi-politik boyut jeopolitik tartışmanın dışında kalınca, ülkenin coğrafi ve tarihsel kültürel özelliklerini değerlendirmek, anlamlandırmak için elimizde yalnızca ABD'nin "bölgeye bakışı" kalıyor. Davutoğlu'nun bu yaklaşımını tanımlamak için de elimizde Mandacı sıfatından başka şey kalmıyor.

EMPERYALİST ÖZLEM
Eğer Davutoğlu'nun önerdiği, hem mandacı hem de, aynı zamanda, emperyalist, yayılmacı bir dış politikanın gerekçeleri, Türkiye ekonomisi, sınıflar matrisi vb açısından açıklanabilseydi, karşı çıkacak olsaydık bile, belli bir mantık denklemi içinde en azından anlayabilirdik. Örneğin, İngiltere'de Cecil Rhodes'un ülke içinde "devrim olmasını engellemek için" sözleri, Hitler Almanya'sının, Lebenstraum, ya da Petrol, nüfus kaynakları, yatakları gereksinimi, ABD'nin Pazar, hammadde, petrol gereksinimi, komünizmi engelleme kaygısı, bu ülkelerin emperyalist politikalarını anlamamıza yardımcı olabiliyor.

Davutoğlu, bize ABD stratejik ortaklığıyla da olsa, yayılmacı, tüm komşularımızı tehdit eden "emperyalist" bir dış politika öneriyor. Hem bu dış politikayı, Bismarck Almanya'sının, sonunda tüm enerjisini, mali kaynaklarını tüketen, çok yönlü ittifaklara dayanan bir bölgesel "hegemonya stratejisini"(7) anımsatan bir stratejiye dayandırmaya çalışıyor, hem de tüm bunlara neden gerek olduğunu bir türlü açıklayamıyor.

Bu konuda bir ipucunu 83. sayfada Türkiye'nin merkez ülkeden küresel güce dönüşme süreci(8) tanımlanırken oluştuğu ileri sürülen bir durumun içinde bulmak belki olanaklı: Davutoğlu burada sivil toplum katılımlarından söz ediyor. Bülent Aras'ın makalesinde de "Türkiye'nin yeni dış politikasının özetlendiği bölümde, toplumsal güçlerin giderek dış politikaya damgasını daha çok vurmasından söz ediliyor (sf.3) Tüm bunlardan, sürekli tarihsel ve kültürel özeliklerin vurgulanmasına da bakarak tek bir toplumsal güç anlıyorum o da Siyasal İslam.

Acaba buradan hareketle, Siyasal İslam'la birlikte yükselen sermaye kesimlerinin genişleme gereksinimleri, bunun içinde ABD ile ittifak yapma, bundan yararlanma çabalarını mı anlamak gerekir? Acaba yeni yükselmekte olan sermaye kesimleri, Batıyla ekonomik ilişkilerin (kredi kanalları, ortaklık, acentecilik, vb...) daha önce yükselmiş, örneğin TÜSIAD bünyesindeki gruplar tarafından kapatılmış olmasından dolayı kendilerini sıkışmış hissederek, doğuya doğru, bir uluslararası gücün yedeğinde yayılmayı mı arzu ediyorlar. Bu kesimler, bu siyasi amaçlar için mi ülkeyi emperyalist maceralara sürüklemeyi göze alıyorlar. Yoksa Davutoğlu bu nedenlerle mi ekonomi-politiğe değinmekten kaçınıyor. Kaçınmasaydı, ülke ekonomisinin sınıfsal dengelerinin, uluslararası ekonomik bağlantılarının, mali dengelerinin böyle maceraları kaldıramayacak bir durumda olduğunu kabul etmek zorunda kalacaktı.

Davutoğlu'nun tezleri yalnızca ülkenin ekonomi-politik özellikleriyle değil, tarihsel kültürel mirasıyla da uyuşmuyor. Davutoğlu, Osmanlı tarihini, kültürünü egemen olanın baktığı yerden bakarak anımsıyor, değerlendiriyor. Halbuki, "Osmanlı barışı", Osmanlı açısından barıştı, refahtı ama "Arap Dünyası" açısından işgal, savaş, talan edilmiş olma duygusu...

Osmanlı imparatorluğunun topraklarında bu gün yaşayanların bu tarihe nasıl baktığının ayırtında olmamak bir uluslararası ilişkiler "uzmanı" için affedilemez bir zaaftır. Davutoğlu'nun önerdiği dış politika, Türkiye'yi Ortadoğu'ya yanlış varsayımlarla sokmaya çalıştığı için çok tehlikeli bir yanılsamadır.


Dipnotlar:
1- Bülent Aras, "Turkey Between Syria and Israel: Turkey's rising soft power", SETA, Policy Brief May 2008, No 15)
2- Ahmet Davutoğlu, "Turkey's foreign policy vision: An assessment of 2007", Insight Turkey, Cilt n10. No:1/2008 sf 77-96)
3- Bu konuda yararlı bir çalışma için: Peter Osborne, The Politics of Time, Verso, 1995
4- Gilles Deleuze, Felix Guttari, Anti-oedipus, capitalism and schizophrenia, Minnesota, 2003, sf 222-239
5- David Harvey, Spaces of Capital Özellikle 2, Kısım: "capitalist production of space," içinde "geopolitics of capitalism", Routledge, 2001, sf 237-412, 312.
6- Davutoğlu, 2008
7- Josef Joffe, "How America does it", Foreign Affaires, Eylül/Ekim 1997
8- Haksızlık etmek istemem ama, bana, Davutoğlu uluslararası konferanslar merkezi olmayı global güç olmakla karıştırıyor gibi geliyor. Çünkü bu söz konusu konferanslarda, Türkiye'yi doğrudan ilgilendiren ve bir sonuca ulaşmış tek bir diplomatik kazanım gelmiyor aklıma.

Thursday, June 12, 2008

(Cumhuriyet Kitap, 13 Haziran 2008)

Karşıdevrimciler”(*)

Kaan Arslanoğlu’nun Nisan ayında yayımlanan Karşıdevrimciler başlıklı romanı, ilginç bir tarihsel ana, bu anın içinde yeniden patlak veren bir ideolojik kültürel mücadeleye denk geldi; hem de bir edebiyat yapıtına yakışır bir biçimde taraf olarak…

Bu yıl “1968 olayı”nın 40. Yıl dönümü dünyada daha önce hemen hiç görülmeyen bir ilgi, heves ve aynı zamanda kimi çevrelerde de büyük bir nefretle anılıyor. Bu “durum” bir rastlantı değil. “1968 olayı” söner, onunla yükselen devrimci dalga geri çekilirken, oluşan toplumsal şekillenmenin, ki ben bu şekillenmeyi tanımlarken “restorasyon” kavramını kullanmanın anlamlı olacağını düşünüyorum, yarattığı ekonomik, ideolojik hatta kültürel biçimler, yeni kimlikler, son yıllarda, giderek ve hızlanan bir biçimde etkinliklerini yitiriyorlar. Bu bağlamda bütünsel bir krizden, daha doğrusu kapitalizmin yapısal krizinin yine “bütünsel” (tüm çelişkilerin birden keskinleşmeye başladığı) bir tarihsel an yaratmaya başladığından söz edilebilir.

Bu “bütünsel” an içinde, Zizek’in bir deyimini ödünç alırsak, “sembolik sistemin verimliliğini” kaybetmeye, yeni anlam arayışlarının gündeme gelmeye başladığı söylenebilir. İşte “1968 olayı”na ilişkin bu canlı ilgi ve nefretin nedenlerini bu verimlilik kaybında aramak gerekiyor.

“1968 olayı” olarak bilinen kabaca 1967-73 arasını kapsayan dönemde Avrupa’dan Amerika’ya, Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya, hatta Çin’e kadar, aydınlar, öğrenciler işçiler, birden bire, “yaşam dünyalarıyla” daha önce görülmeyen yoğunlukta ilgilenmeye, toplumsal yapıyı, verili sembolik verimliği, kurumları davranış biçimlerini ve vaat edilen gelecek “projelerini” sorgulamaya başladılar. Türkiye’de bu süreç bir askeri darbeyle kesintiye uğratılmaya çalışılmış olsa da 1970’lerin sonuna kadar devam etti, ancak ikinci ve çok daha şiddetli bir askeri darbeyle kesilebildi.

İnsanlar, bu sorgulama içinde toplumla, birbirleriyle yeni ilişkiler kurdular, yeni kurumlar, yeni söylemler, anlamlar oluşturdular, eleştirel teoriyi, insanlık kültürünün sınıfsal ilişkilere karşı mücadele geleneğini yeniden canlandırdılar.

Alain Badiou’nun son yıllarda giderek daha fazla ilgi çekmeye başlayan teorik ürünlerinin[[1]] ışığında yaklaştığımızda, “1968 olayı”nın, “yapı içinde” birden bire patlak verdiğini, bu patlamaya ait yeni bir “hakikati”, bu “hakikatin” de kendi öznesini yarattığını görebiliyoruz.
Bir başka açıdan yaklaşıldığında, olayın, “1968 olayı”nın, yapıya ait çok sayıda pasif bireyi aniden, hiç beklenmedik bir biçimde ve şiddetle yapıdan kopararak yeni “öznelere” dönüştürdüğünü de söyleyebiliriz. Bu yeni “doğan” özneler, yeni doğan “hakikate” sadakat beyan eden özneler olacaktı kaçınılmaz olarak.

“1968 olayı”, her “olay” gibi bitti. Ama yarattığı özneler tarih sahnesinde, bu sadakat ve sorumlukla yapıya karşı mücadeleye, diğer bir değişle sözcüğün gerçek anlamıyla siyaset (siyaset ancak yapıya karşı yapılır) yapmaya devam ettiler. Olaya baştan karşı olanlar da olayın toplumsal bellekte ve kurumlarda bıraktığı izlere ve bu öznelerin siyasi projelerine karşı direnmeye devam ettiler.

Ancak kısa sürede bir üçüncü kategorinin de oluşmaya başladığına şahit olduk. Bu kategoriyi giderek olayın gündeme getirdiği ya da yeniden canlandırdığı siyasi projeyi yadsımaya, ondan uzaklaşmaya, giderek de yapının içine geri dönerek özne olmaktan vazgeçmeye, hatta olaya karşı başından beri mücadele eden kesime katılmaya başlayanlar oluşturuyordu.

Bu “yapıya dönüş”, tam da Matrix filminde, yapıya (Matrix’e) karşı mücadelenin sıkıntılarına, tehlikelerine, özne olmanın tüm sorumluklarıyla sürekli, karar vermek durumunda kalmanın basıncına, Mobious’un deyimiyle, “gerçeğin çölüne” dayanamayarak, Matrix’e geri dönmeyi seçen Cypher’nin tutumunu andırıyordu. Ama Matrix’in rüya alemine, “iyi bir noktadan”, bedensel hazlarını tatmin edebilecek bir koşulda geri dönebilmek için ödenecek bir fiyat olacaktı, doğal olarak: “Hakikate” ihanet!

“İhanet”, bunun için de, “etkin” özneden, “pasif” bireye dönüşmeyi başarmak, ilk anda sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Maurice Blanchot’un işaret ettiği gibi en zor olan bireyin fiziksel intiharı, biyolojik varlığına son vermesi değil, kendini öldürmesi değil, öznel intiharıdır: Kimliğini silerek bir yenisini edinmek. Bu uzun ve ağrılı bir süreçtir. Bireyi eski kimliğini terk ettikten sonra, yenisini kurabilmek için, hem kendine sembolik evren içinde yeni bir yer bulması, hem de hayali (imaginary) olanda, kendini yeniden belli bir tutarlılıkta oluşturması, gerekir. Diğer bir değişle, yeni biresy, yeni bir sadakat nesnesi (otorite merkezi vb..) bulmalıdır kendine…
Kaan Arslanoğlu’nun Karşıdevrimciler başlıklı çalışması, Matrix’e geri dönenlerin, toplumda yeni bir yer bulma ve sadakatlerini yeniden kurgulama, kendilerini yeniden hayal etme süreçlerini, kendilerine anlattıkları hikayeleri bir psikoloğun, mesafeli soğukluğuyla, diğer bir değişle başarıyla irdeliyor.

Karşıdevrimciler, ilginç, çözümleme sürecini geriye atmayan ama okuyucunun da ilgisini çekmeye devam edecek kıvamda bir gerginliği kitabın sonuna kadar koruyabilen, titizlikle inşa edilmiş bir izlek üzerine kurulmuş. Arslanoğlu’nun, duru ve minimalist sayılabilecek anlatısı okuyucunun, kendine sunulan karmaşık psikolojik denklemleri, örneğin ana karakterin yaşadığı radikal ve bilerek seçtiği kimlik değişimini izleyebilmesini ve çözümüne bizzat katılmasını kolaylaştırmış.

Kaan Arslanoğlu’nun, “1968 olayına” sadakatini korumaya devam ettiğini düşünüyorum. Bu nedenle, bu sadakati terk ederek, yapıya dönenlere, ilişkin, her ne kadar “karşı devrimci” sıfatını (son derecede haklı gerekçelerle) kullanmasına karşın, neredeyse empati derecesine ulaşabilen bir anlama çabasıyla yaklaşmayı başarması, bu karakterlerin yaşadıkları, yaşamaya devam ettikleri sürecin ne kadar acılı, hatta trajik bir dönüşüm olduğunu bir an bile unutmaması bence özellikle önemli. Bu acılı sürecin en önemli yanı da, “olayı” unutarak yapıya dönmeye karar vermiş olanın ne yaparsa yapsın, olayın izlerini tümüyle silmeyi başaramaması ve başaramayacak olmasıdır. Bunu, silinemeyen izin sürekli bastırılmasının, yaşamın her anında çeşitli semptomlarla geri gelmesinden görebiliyoruz.

Öznenin “yapıya” geri dönerken yaşadığı intihar sürecini, “yapıda” kendine yer edinme yollarını, yapının bu tür intiharları kolaylaştıracak, maddi manevi ve finansal destek mekanizmalarını da, Karşıdevrimciler bize oldukça ayrıntılı bir biçimde gösteriyor. Bu anlamda Kaan Arslanoğlu’unun deyim yerindeyse dersini iyi çalışmış olduğunu söyleyebiliriz.

Ama bence Kaan Arslanoğlu bu çalışmada bir şeyi daha göstermeyi başarıyla gerçekleştiriyor. Bir kere, “olaya” sadakat terk edildikten, “yapıya” karşı eleştirel duruş ortadan kalktıktan sonra, demokrasi, bireysel özgürlükler gibi kavramlar, “toplumsal kurtuluş” aracı olmaktan çıkıp, düzenin en büyük, en yaygın adaletsizliklerinin gizlenmesinin, sürdürülmesinin aracı haline geliyorlar. O zaman da, kendimizi, adeta Orwell’in 1984’ünün, yalanlardan oluşmuş, her kavramın tam tersi bir anlam taşıyan dünyasını andıran, bir sembolik evren içinde buluyoruz.
“Karşı devrimciler” bir sanat yapıtı olarak, bu kabusun dünyasına ışık tutmayı başarıyor, yapıya karşı eleştirel mesafesini koruyarak toplumsal işlevini yerine getirmiş oluyor.

Tüm bu güçlü yanlarına karşın, Olaya sadık kalanlar, devrimciler söz konusu olduğunda, kurgulanan karakterlerin, Türkiye solunun, tipik değil, azınlığını oluşturan, sektler, dar çevreler ve tüm siyasi faliyetlerini polisle ölümcükl bir köşe kapmaca oyununa indirmiş kesiminden seçilmiş olması, “Karşıdevrimciler”in bence en zayıf yanını oluşturuyor. Çünkü, “devrimciler” özne olarak kalmayı, “gerçeğin çölünde” yaşamayı seçenler, bir kez izlek içinde okuyucuya sunulduktan sonra, ister istemez, son tahlilde yapıya dönenlerin anlaşılmasında önemli bir işlev üstlenmek durumunda kalıyorlar. Seçilen örneklerin bu anlaşılma sürecini, Kaan Arslanoğlu’nun tüm ayrıntılı gözlemlerine ve dikkatli çözümlemelerine karşın kimi zaman aksattığını düşünüyorum.

Sonuç olarak, Karşı devrimciler, “1968” olayının sonrasına ve “özne” olmaktan, yapıya, pasif birey olmaya geri dönüş süreçlerine ilişkin, duyarlı, dikkatli, esas olarak da başarılı bir çalışma.
“Karşıdevrimciler”in, okuyucusuna, salt “dönenlerin” zaaflarını, bu zaafları kendilerinden gizleme stratejilerini değil, bizzat kendi zaaflarını ve özlemlerini de anlayabilmek, buna karşılık, bir ahlak dersindeymiş hissine kapılmadan bunlarla, karşılaşabilmek açısından yardımcı olabileceğini de düşünüyorum.

[1] Alain Badiou, L’Etre et Evenement, Edition du Seuil, 1988, (Being and Even, 2005) Continuum; Le Siecle, Edition du Seuil, 2005 (The Century, Polity Press 2007)

[*]Kaan Arslanoğlu, Karşıdevrimciler, İthaki yayınları, Nisan 2008

Tuesday, April 29, 2008

Uzun sürdü sonbaharın ölmesi…

Kullanılmış kefenleri anımsatıyor kar, çürüyen teni üzerinde toprağın
Sessizce ağlıyor yatağında bir kadın. Kıpırdamaya korkuyor yanındaki
Yavaş yavaş batıyor kaydı tutulmamış vakitlerin kayan kumlarında
Giderek soğuyan yatak odası, apseli bir diş gibi zonkluyor ses çıkarmadan

İnsanlarla, araçların izleri birbirine karışmış. Havada siyah bir rüzgar
Siyah bir kedi, sırıl sıklam, çöp torbalarının arasından çıkıyor titreyerek
Uğursuz bir şeyler var belli ki, televizyon antenlerinde kargalar tünemiş
Birisi dikkatle bir paket yerleştiriyor, otobüs durağındaki çöp kutusuna

Su birikintilerinde kristal titreşimler… Buz tabakaları kalınlaşıyor
- Yalnızca ay ışığının ve sokak köpeklerinin duyabildiği bir fugue -
Boş sayfalarla dolu masasına oturmuş yılanlarla oynayan adamın
İsyanlarıyla, tutkularının ölüm ilanlarını arşivlediği dosya da öyle…

Sunday, April 27, 2008

Güneş son kez dokunurken…

Dışarıda kararsızdı güneş, bulutlar külrengi ve gökyüzü beyaz
Yitik bir zamana gidip geliyordu adam kadının göz bebeklerinde
Halbuki ağır konulardı masada dolaşan, Badiou, Beckett filan
Sigara dumanları, taze kahve ve parfüm kokularına karışıyordu
Uzakta bir geminin sorularını gargaraya getirdi geveze martılar

Boğulmaya başlayan adamın çıkardığı sesleri kimse duymadı

Şoförler ikindi uykularından uyandı camları buğulu taksilerde
İklimin pusuya düşürdüğü kiraz ağaçları çiçeklerini döküyordu
Kadının telefonu çalarken bakışlarını denize doğru çevirdi adam
Gözleri ışıksız gecelerde parlayan çakıl taşları gibi soğuktu şimdi
Ve uykularında ölenlerin dinginliği asılıydı yüzünün maskesinde
Güneşin ışıkları son kez kırılırken soğumuş bir çayın kristalinde