Sunday, November 03, 2013

“Olay”


-I-
Siyah uzun kuyruklu yaratıklar gibi geldiler
Yumuşak karınları üzerinde sürünerek
Çadırları ateşe verdiler herkes uyurken
Sonra, külrengi zehirli bir duman,
Su, ateş ve ölümcül gaz fişekleri
Ama teslim olmadı meydan.

Burası Termopil değil, ne de dağ başındaki dar geçit.
Ama, yine dalgalarla bir Sultanın karanlık orduları.
Kız, erkek, sarı yeşil kırmızı,
pembe ve siyah, kırmızı ve beyaz
Yerlerini terk etmediler aynı yürekle, aynı inatla
Barbarların savaş çığlıklarına karşı kahkahalarla

-II-

Sözcükler
Binlerce kilometre uzaktan birbirini izliyor
Kılcal çatlaklardan sızarak özgürleşiyor magma
Lav dereleri akıyor birikiyor biçim alıyor biçim veriyor
Okyanusun çölünde kaos ve düzen birlikte
Bir ada inatla yükseliyor yüzeye doğru.

Yeni, “şey”in doğuşuna tanık olmak ürkütür. Hele
Yapıları, varsayımları sorguluyor belirsizlik yaratıyorsa
-Apparatchik önce görmek istemez sonra katılır çaresiz-
Ama, var olan değişerek yeniden oluyorsa umut var.
Ekran tutsak aldı sabaha karşı... ev sessiz, herkes uykuda,
Bahçeme bitişik bostandaki tilki gecenin karanlığını yırttı.
Biri basınçlı su dedi, biri biber gazı, hatta evlerin içine kadar
Arkasından yeni sözcükler, ölüme, direnişe dostluğa dair
Kafasına çarptı, kalbi kaldırmadı, pala, pusu ölüm sokakta
Kediler boğuldu, kuşlar cansız ağaçların altındaki toprakta

III
Zaman daha çok genç, deneyimsiz.
Ölmüş zamanların ruhları üstelik
Omuzunda maymun, ayaklarında zincir.
Ama, iyi ki bazı Haziran günleri var...
Sonra adanın üzerinde yeni topraklarda
Kurulacak evler, yeşerecek tohum ve hasat
Daha şimdiden, tüm renkler parıldıyor
Birbirlerine karışmadan, ama birlikte
Umut, kendini ekliyor başka umutlara
Tahrir, Porto del Sol, Wall Street, Syntagma...
Karanlığı bölüyor parçalıyor barikatların alevleri
Betonun hastalıklı yüzü aydınlanıyor
Başka bir yaşamı doğaçlama deniyor birileri
Parklarda meydanlarda dansla şarkıyla aşkla

O sırada, kin öfke, giderek artan yalnızlık
Tam bir adam gerçekten tek adam olduğuna
inanmaya başlamışken bozulan planlar.
Perde yırtıldı arkasındaki cüce artık gizlenemiyor.
“A Takımı” dağıldı perdeyi astıkları köşeler şimdi boş.  
Yerine polis destanlar yazıyor artık,
Yeni silahlar alınacak, herkes izlenecekmiş
Gaz bundan sonra ülkede üretilecekmiş
Hatta yeni yetkiler falan. Tüm bu çabalar boş yere!
Babil kulesi yıkılmaya başladı bir kere...



Sunday, October 20, 2013

"Ruhunu anlamak gerekir" derken...


  1. AKP sıradan bir Burjuva partisi değil. Seçimlere, devlete, devlet ekonomi, siyasetçi ilşkisine bakışı farklı
  2. AKP dini bir ideoloji ile kapitalizmin karışmasından oluşan bir söylem üzerine kurulu toplumsal akımın ve iktidar bloğunun temsilcisi
  3. AKP bir toplumsal mühendislik sürecini yönetiyor, toplumu  her zaman seçim kazanmasına olanak verecek biçimde yapılandırmaya çalışıyor
  4. Bu bağlamda AKP'nin haklar ve özgürlükler anlayışı, kişi özeline,  ev yaşamının içine, beden politiklarına bakışı bildik burjuva partilerininkinden farklı, olağan üstü rejimlere has totaliter özellikler sergiliyor.
AKP'yi farklı yapan zamanın yeni ruhunu tanımlayan bu gibi etkenlerin listesini daha da zenginleştirmek olanaklı...
Ama bunların ayırdına varmadan, AKP karşıtı olmak havanda su dövmeye benzemekten, süreç ilerlerken yol kenarında söylenip durmaktan öteye geçmeyecek ne yazık ki!

Saturday, June 01, 2013

Momentumu Korumak Yaşamsal!

Gezi Parkı’ndakilere polisin saldırmasıyla başlayan gelişmeler, kısa sürede, ülkenin her tarafında, hatta dünyada yankılandı. Polis saldırdıkça katılanların sayısı arttı, protestolar hız kazandı. Yaşananların hiç beklenmedik bir anda ve yerde patlak vermesi, hızla tüm muhalefeti yörüngesine çekmesi, etki alanının hızla genişlemesi, sonuçlarından bağımsız olarak, tarihsel anlamda “Olay” kategorisine girecek bir toplumsal sarsıntıyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Bu “beklenmedik” bir anda patlak vermiş olmasına karşın, AKP hükümetinin gittikçe artmakta olan baskı ve şiddetinin, beceriksizliklerinin, Kürt sorunundaki çıkmazın, Suriye fiyaskosunun , Reyhanlı felaketinin şekillendirdiği bir “olay alanına” aitti; “olay alanını” genişletti, daha önce hiç olmayan olasılıkları gündeme getirdi.

“Olayın” ahlakı hızla “AKP rejimine hayır” ilkesi etrafında şekilleniyor.  Sınıfsal  bileşenleri, teknolojisi, Tahrir, Porto del Sol, Sintagma, Wall Street işgal olaylarını anımsatıyor. Bu anımsatma “Gezi olayının”,  “evrensel” bir boyuta sahip olduğunu gösteriyor. Dünyada anti-kapitalist çevrelerin destek veren mesajları da bu evrensel boyutu doğruluyor. “Gezi Parkı” olayının öznesi “çokluk” bu anlamda yalnızca Türkiye’nin değil, geçen yıl dünyayı sarsan dalganın da sorumluluğunu üstlenmiş durumda. Avrupa ve ABD medyasının olayı görmekte bu kadar isteksiz davranmasının arkasında bu gerçek var.

Bu “olayın” geçen Tahrir’den bu yana dünyayı sarsan dalgayla bir benzerliği olmakla birlikte önemli ve bu aşamada ısrarla vurgulanması gereken bir avantajı da var. Türkiye’de güçlü, deneyimli sol örgütler var, Kürt ulusal-demokratik hareketi var; bir türlü yolunu bulamasa da tüm zaaflarıyla birlikte “Sosyal Demokrat” olma iddiasındaki CHP var, tğm zaaflarına karşın ulusalcı- cumhuriyetçi seküler bir  kentli orta sınıf var. Bu ülkenin doğusu ve batısı zengin ve derin bir mücadele geleneği olan bir sol muhalefet tarihine sahip.

Ayrıca, Tahrir’den bu yana yaşananlar bu ülkede etraflıca tartışıldı deneyleri edinilmeye çalışıldı. Özellikle Yunanistan ve Şiriza deneyimi önemliydi. Şiriza’nın benzerini kurmak, onun politikalarını kopyalamak değil sorun. Sorun Yunanistan da işine düşülen hataları tekrarlamamak.  Sol gruplar, özellikle üç büyük grup, bu “Olayın” üzerinde birlikte davranmanın, “egemen bloka” karşı bir “tarihsel blok” kurmanın deneyimini yaşamaya başlamayı denemek zorundalar.
Çünkü, “Olay”da esas olan “momentum”dur. Şu anda, copun, suyun, kimyasal silahların yanı sıra, bir de sinir harbi yaşanıyor. Hükümet muhalefetin momentumunu kırmaya çalışıyor. Bu momentum, muhalefet belli bir ağırlığa ulaşmadan, ülke çapında kalıcı bir meşruiyet kazanmadan kırılırsa, ardından nelerin yaşanacağını bilmek için fala bakmak gerekmiyor.

“Cumhuriyet Mitingleri” AKP’yi çok korkutmuştu. Seçimlerden sonra, tam da beklediğimiz gibi, AKP dönüşümleri hızlandırdı, saldırıları da: Darbe senaryoları, tutuklamalar, sabah karşı baskınlar telefon dinleme vb... Bu kez saldırının hangi kesimleri hedef alacağı açık değil mi. Momentumu korumak, kelimenin gerçek anlamıyla da yaşamsal öneme sahip.


Friday, May 03, 2013

Twitter’deki bir 1 Mayıs tartışması bağlamında kısa notlar



  • Aradaki tarihsel farklılıklar silinmesin ama artık bu farklılıkların güne ışık tutmadığı da anlaşılsın. Bu iki gelenek ortadan kalkmadı ama artık bir önceki döneme ait. Her ikisi de bu gün önümüze bizi ilerletecek. Karşımızdaki sorunlarla başa çıkmamıza yardım edecek çözümler üretemiyor.
  • Net çizgiyi dünyayı değiştirmemize yardım edecek devrimci bir diyalektikle uyumluysa çizelim. Ama bunu bu gün çizecek durumda değiliz.  İç tutarlılığı olan sözler söylemek en fazla rasyonel sübjektivizme açılıyor o kadar.
  • Bu iki geleneğin arasındaki keskin ayrışmanın artık geride kaldığına ilişkin iki örnek vereyim.
  • Stalinist gelenek denen şeyin zaafları ortada. Ama Troçkist geleneğe ait olmak, Yunanistan’da Syriza’ya karşı Yunanistan Komünist Partisiyle aynı tutumu almayı, Türkiye’de siyasal İslam’la, anti-komünist liberallerle işbirliği yapmayı engellemiyor. (Tüm Troçkist gruplar böyle yapıyor demiyorum)
  • Ayrıca bu ülkenin komünizminin, unutulmaması  gereken bir kendi deneyimler geleneği de var. “Troçkist gelenek neden bu pratik gelenek içinde kendine bir yer ayırmayı başaramadı?”  sorusu üzerinde de ayrıca düşünmek gerekiyor. 
  • Aslında, Yeni dönemde komünist harekete katılmaya başlayan  kuşaklar açısından bu geleneklerin pratik bir anlamı da kalmadı.
  • Yalnızca Türkiye’de değil, dünyada da bu iki geleneğin mirasını ve zaaflarını diyalektik biçimde aşacak yeni bir yapılanma aranıyor.
  • “Benden başka komünist yok” saplantısından kurtulmazsak, ne faşizme ve  çağdaş gericiliğe karşı etkin bir mücadele hattı inşa edebiliriz, ne de bu yeni yapılanmayı düşünebiliriz. TKP olmadan, Halkevleri, ÖDP, hatta EMEP olmadan salt keskin bir çizgi çekerek bu “cephe-hat” oluşmuyor. Bu arada zaman hızla ilerliyor gerici dalga, her yeri kaplayarak, altına alarak burjuva özgürlükleri bile boğarak yükselmeye devam ediyor

Wednesday, January 02, 2013

İktidarın momentumu kırılırken yeni olasılıklar

(BirGün gazetesi Pazar ekinde yayımlandı: 30/12/2012)



Geride bıraktığımız 2012, gelecekte,  AKP’nim temsil ettiği, “tarihsel blok”un 2002’den bu yana  hız kesmeden süre gelen, devleti, toplumu şekillendirme sürecinin momentumunun kırıldığı yıl olarak anılmaya aday gibi görünüyor.
Eğer bu doğruysa, sol açısından, uzun zamandır, ilk kez bir karşıt “tarihsel blok” kurmanın olasılıkları gündeme gelecek demektir.
Mao devrimci süreci bisiklete benzetirdi, “ileri doğru gitmeye devam edemezseniz eninde sonunda düşersiniz”. Gerçekten de devleti ve toplumu değiştirmeye, var olan sınıflar arası ilişkileri yeniden düzelmeye niyetli siyasi hareketler için momentum her şeydir: Saldırdığın yapının güçlerinin nefes almasına olanak vermeden, irili ufaklı kazanımlarla ilerlemeye devam...
Yoksa, kurmaya çalışılan iktidar söylemi sorgulanmaya, mevziler sarsılmaya, muhalefetin kontratağa kalma olasılığı belirmeye başlar. AKP ve temsil ettiği “bloğun” böyle bir  eşiğe geldiğini düşündüren  belirtiler 2012 yılı boyunca artı.

“Blok” istikrarını kaybediyor

AKP’de temsil edilen “tarihsel blok” üzerine, daha önce yapığım saptamaları anımsatarak devam edeceğim.
Osmanlı toplumunun egemen sınıfının, çok özel konumundan dolayı, kuşaklar boyu kendini yeniden üreterek bu güne kadar varlığını sürdürmeye devam eden bir fraksiyonu, Müslüman entelijensiya, 2000’li yılların başında “iç ve dış dinamiklerin örtüşmesi” olarak tanımlanan bir “durum” içinde, liberal entelijensiyanın da katkılarıyla, sermaye sınıfının, halkın en muhafazakar kesiminin desteğine dayanan yeni bir “tarihsel blok” kurmaya başlayarak devletin yönetimini ele geçirdi.
Bu entelijensiya, bir tür (dini-ahlaki) bilginin üretiminin, yeniden üretiminin, varoluşunun önkoşulu, bugün toplumsal ekonomik artığa, kapitalist birikim süreçlerine ulaşmasının aracı olduğunu biliyor. AKP  hükümeti kurulduğundan bu yana, bu entelijensiya devletin olanaklarını kullanarak, bu bilginin dolaşım kanallarıyla araçlarını, kendi tekeli altına alarak kendini egemen (kapitalist) sınıfın içinde hegemonik fraksiyon olarak yapılandırma yönünde ilerliyor.
AKP iktidar bir taraftan, tekeline almaya çalıştığı bu özel (dini- ahlaki) bilginin, toplumun simgesel evrenini, tüm farklı söylemleri (ulusal kimlik, etnik-dini aidiyetlerden, komünizme kadar), dışarı atarak doldurmasını sağlamak için, devletin disiplin ve cezalandırma araçlarının (yargı ve güvenlik güçleri)  kontrolünü elinde topluyor. Diğer taraftan, AKP iktidarı bu “yeni düzene” uygun yeni bireyin üretilmesi sürecini, nüfusun yeniden üretimini (nüfus politikası), bunun alacağı biçimleri (aile-cinsel pratikler, tercihler), bedenin estetiğini (giysi, görünüm) mekanda ve zamanda yerini (ibadet saatleri, yerleri ve ritüelleri) denetleyen, yeniden şekillendiren bir biyopolitik rejimini egemen kılarak yönetmeye çalışıyor.
AKP ve temsil ettiği blok 2012 yılın kadar hemen hiç bir engelle karşılaşmadan  yoluna devam etti. Ancak 2012 yılında beş alanda görülen kimi gelişmeler bu “blok”un iç istikrarını kaybetmeye, muhalefetini yönetemez hale gelmeye başladığını düşündürüyor. Bu gözlemler doğruysa AKP iktidarının, momentumu korumak yada restore etmek için giderek daha fazla şiddet kullanmak zorunda kalacağını düşünebiliriz.
1) Mustafa Sönmez arkadaşımızın titizlikle aktarmaya devam ettiği gibi, 2012’de ekonomik göstergeler hızla kötüleşti. Bu, blokun unsurları arasında kaynak paylaşımı rekabetini  hızlandıracağı gibi, bloku destekleyen sınıf ve tabakaların bloka olan güveninin sarsacak hatta muhalefete dönüşmesine yol açacak dinamikleri harekete geçirebilir.
2) Cemaat – AKP çatışması, Gül-Erdoğan gerginlikleri “Blok”u siyasi omurgasını oluşturan koalisyonun çatladığını gösteriyor.
3) Blokun hegemonyasını kuran söylem de sarsılıyor: Başlangıçtan bu yana, hem bu blokun bileşenlerini bir araya yapıştırmakta, hem de bu blokla toplumun geri kalanını birbirine bağlamakta  kritik bir rol oynayan, “değişim”. “demokratikleşme” söylemlerini üreten liberal entelijensiya, şimdi eleştiri oklarını Blok’a ve devletine olmasa bile Blok’un “karizmatik” liderine yönlendiriyorlar.
4) Bloka verilen uluslararası destek sarsılıyor, özellikle Mısır’daki gelişmelerden sonra, AKP hükümetinin baskıcı uygulamaları artık göze batmaya başlıyor.
5) AKP iktidarı, Cumhuriyetçi muhalefeti ve Kürt hareketini birbirine karşı kullanarak yönetmekte zorlanıyor. Bu görüntüyü öğrenci hareketi biçiminde yükselmeye başlayan sol muhalefet eklenmeye başlayınca hırçınlaşıyor, ODTU olayları örneğinde de görüldüğü gibi, her toplumsal kıpırdanmaya, itiraza, basın açıklamalarına bile, büyük bir önyargıyla ve aşırı şiddetle müdahale ediyor. Bu tutum, toplumda giderek yaygın bir tepki üretmeye başlıyor.

Muhalefet olanakları, olasılıkları

Tarih bize (örneğin:1970’lerin ikinci yarısı) istikrarını kaybediyor bile olsalar “tarihsel blok”lara karşı parçalı, dağınık bir muhalefetin başarılı olmayacağını gösteriyor, bir “tarihsel blok”un karşısına bir başkasını koymak gerekiyor.
Bir “Tarihsel Blok”un kabaca, entelektüellerden, örgüt ve gruplardan, sınıflar arası ittifaklardan, nihayet bunları bir arada tutan bir söylemden oluştuğunu anımsarsak, karşıt bir “tarihsel blok” oluşturma çabalarının da bu beş boyutu birden göz önüne alması gerektiği sonucuna  ulaşabiliriz.
Bu noktada soruna, ya da bu göreve iki düzeyde yaklaşmamız gerekiyor diye düşünüyorum. Birinci düzey tüm solu kapsar. Burada hedef AKP de temsil edilen blokun karşısında, kapitalizmin ufkunun içine kalmaya devam etmekle birlikte,  etnik/ulusal, cinsel, ekonomik, demokratik hak ve özgürlükleri talep ve temsil eden tüm akım ve grupları, bireyleri kapsamaya çalışmaktır.
İkinci düzey, kendini “komünist” olarak tanımlayanlara, diğer bir değişle kapitalizmin, burjuva demokrasisinin, bir baskı aracı olarak devletin, sınıflı toplumun ufkunun ötesine geçmeyi amaçlayan geleneğin (anarşizmi de unutmadan) tüm yapılarına ilişkindir.
İkinci düzeyde yer alanların işlevi, kendi özgün programlarına göre çalışmalarını sürdürmeye devam ederken, bu çabalarını hep birlikte birinci düzeyi de içerecek, bir blok kurma yönünde koordine etmek olmalıdır diye düşünüyorum. Bu bağlamda Türkiye özelinde Cumhuriyetçi (sosyal demokrat-popülist) muhalefetle Kürt muhalefeti arasında bir diyalog kurmaya katkıda bulunmak, bu diyaloga aracılık etmek sanırım özellikle önem kazanmaktadır.
Yine komünistler açısından, hem blokun ortak özgürlükçü söylemini, kendi aralarındaki farkları yönetmeye olanak verecek biçimde oluşturmak, hem de bu söylemin emekçi sınıflar arasında yankı bulması için çabalamak gerekecektir.
Bir tarihsel blok oluşturmanın olasılıkları ve olanakları gündeme gelmektedir. Ancak bu olanaklardan yararlanabilmek için AKP’de temsil edilen blokun momentumunun, gerek toplumun gözünde gerekse de gelecek yerel ve genel seçimlerde kırılması son derecede önemlidir.

Thursday, July 07, 2011

Gariban sensin!
Gariban: Kimi kimsesi olmayan; zavallı

Düzenin en sıradan kanaatlerinin artık “gereğinden fazla boş fıçı gibi ses çıkaran” yankıları olduğunu bildiğimden üzerinde hiç durmamaya karalıydım. Ama okuduğunda, bir şey beni çok rahatsız etmişti, hatta sinirlendirmişti ama, “zaman ayırıp da üzerinde düşünmeye değmez” dedim kendi kendime, “onun kanaatlerinin ne anlamı var ki”. Sonra kafama dank etti...

Gariban adam sensin! Metin Lokumcu değil!
Metin Lokumcu’nun  yaşamı edinilmiş kanaatlere göre akmıyordu. O bir fikri kendine ışık edinmişti, ona göre yaşayan bir insandı, o “fikir”in hakikatine sadık kalarak, kendini “yapının” karşısına koymuş, tarihi ve insanı yeniden yapmaya çalışanlara katılmıştı. O tarih sahnesine çıkmış, bu çıkışın sorumluluğunu ve sonuçlarını kabul etmiş bir özneydi.

Metin “zavallı” biri değildi, iradesi olan bir savaşçıydı. Edilgen değildi, aktif ve mücadeleciydi. Son dakikaya kadar da öyle kaldığını, medyanın gösteri toplumunun ekranları bile gizleyemedi. Yüzbinlerce insan bu aktif ve onurlu yaşamın son dakikalarını izleyerek kendi yaşamlarına kattılar.

Kimi kimsesi olmayan biri hiç değildi Metin. Ailesi bir yana Metin, yerelden başlayarak küresele doğru giderek genişleyen bir ilişkiler çemberine aitti. Ama senin sandığın gibi değil. Metin önce kendi yerelindeki, yaşam alanındaki savaşa aitti, yakından tanıdığı ve öldürüldükten sonra ona sahip çıkan, çıkmak için savaşmaya devam eden yoldaşları var. Sonra ülkenin, komünistlerinin ona sahip çıktığını gördün. Nihayet Metin tarihteki ve bugün dünyadaki komünist harekete aitti. Sen nereye aitsin?

Aslında bu soruyu biraz daha düşük bir soyutlama düzeyinden sormak gerekiyor. Metin’in kim olduğunu ve ne olmadığını biliyoruz. Peki sen kimsin? Bu gün bu soruya, komünist hareket içinde yüzü, utançtan ya da öfkeden kızarmadan cevap verebilecek birini acaba bulabilir miyiz?

Araya sıkıştırılan “ben bir komünist olarak” ifadesi de  anlama geliyor? Bunu neden yaptın? “Ben bir komünist olarak” derken aslında ne demek istiyordun? Kaybettiğin tarihini böyle araya sıkıştırılmış dört sözcükle geri alabileceğini mi sanıyorsun? Yoksa bu, ayırdında olmadığın bir melankolinin dışavurumu mu? Freud’un dil sürçmesi gibi bir şey...

Bırak komünist olmayı, insan eğer tutarlı bir entelektüel (sağcı ya da solcu) olma iddiasındaysa, “Onun bir çevresi var, çevresinin çevresi var. Toplumda her şey böyle olur. O kişiyle sınırlı değil. Bir bakana yumurta atan öğrencileri düşün…” bayağılığını ağzından çıkarır mı? En azından bunun, anlamlar zinciri kırılmış bir toplumun paranoyak-şizofrenik hallerini yansıtan “adamın, arasındaki adam,” “ipleri çeken kuklacı iblisler” kanaatinin, entelektüelse sorgulamakla sorumlu olduğu Zeitgeist ’in parçası olduğunu bilir, yutkunur ve susar. Ama bir kez, bir tarafı terk eden, ama öbür tarafa (bir tarafa) da bir türlü hakkıyla geçemeyen, “sadakat” beyan etmenin sorumluluklarını üstlenmeye, en azından üşenen, bu yüzden “pusulasını” kaybeden bireylerde rastlanan “aklın istikrarsızlığı” durumu insanın üzerine çökmeye görsün... İnsanın ağzından neyin çıkacağı belli olmaz ondan sonra...

Aslında  böyle “yapının” parçası, yaşamını “yapıya” bırakmış, kanaatlerle yaşayan edilgen bireylerden, özgünlüğünü asla kazanamamış, ya da daha sonra kaybetmiş (burada kederli bir öykü var ama...) garibanlardan o kadar çok var ki... Üzerinde konuşmaya değmez.

Ama Metin bunlardan biri değildi... Metin konuşulması, sahip çıkılması, örnek alınması gereken bir yaşama sahipti; o aktif bir devrimci özneydi. Bu yüzden onu konuşmaya, anmaya davam edeceğiz. Bu yazı da aslında onun yaşamı içindi...  Durup dururken seni konuşmak için değil!

Saturday, July 02, 2011

  Seçimlerden sonra yapılan değerlendirmelere katkı olmak üzere bazı düşünceler* - Ergin Yıldızoğlu (soL)
  30 Haziran 2011 -

Bence, Lenin’in siyasi eylemine yön veren mantığı en güzel sergileyen metinlerden biri “Devrimimiz – N. Sukhanov’un notları üzerine” (Pravda, No.117, 30 Mayıs 1923 / Bütün Eserler Cilt 33 s.476 – 80; Progress Publishers, Moskova 1965) başlıklı makaledir. Ben bu makalesinde, Rusya’da sosyalist devrimin koşullarının olmadığını, devrimin prematüre olduğunu ileri süren yaklaşımlarla tartışırken, Lenin’in, bizlere, devrimci eylemin mantığına ve “realite”ye bağlı kalmanın sorunları üzerine çok önemli ipuçları sunduğunu düşünüyorum.

Örneğin, ben Lenin’in bu makalesinde, her gerçek devrimci siyasi etkinliğin (mücadelenin), “realiteye” (“yapının” kurulu düzenine, bu düzeni bir arada tutarak ona anlam veren ideolojik/simgesel unsurlara) karşı sürdürülen bir etkinlik olduğu saptamasına önemli bir destek buluyorum. Bu anlamda devrimci mücadele “realist” değil “anti-realist” bir mücadeledir.

Bu saptamayı şöyle geliştirebiliriz. “Realite”, toplumdaki, egemenlik ve iktidar ilişkilerinin, ideolojik aygıtları, kültür endüstrisi, hatta akademik kurumları aracılığıyla üreterek karşımıza, “yaşam dünyasını” (tabii onun sınırlarını) temsil etmek üzere koyduğu şeydir. Devrimci mücadele, bu realiteyi kabul etmez, ona, bu “yaşam dünyasına”, müdahale ederek onu değiştirmeye olanak veren bir “anti-realist” tanımlamayla karşı çıkar. Sunulan “realitenin” bu yeniden anti-realist tanımı, yapılacak eylemin olasılıklarını ve sınırlarını, hatta başarı olasılıklarının derecesini de belirler.

Lenin’in makalesinde, benim “okuduğum” ikinci saptama da bana şunu söylüyor: Bir konjonktürün, içerdiği olası sonuçlar yelpazesinin sınırları asla önceden bilinemez. Çünkü, devrimci özne bu konjonktürü bir kez tanımlayınca (bu anti realist bir tanım olacaktır), buna, bir tanımlayıcı özne olarak kendi bilincini de ekleyerek onu ve olasılıklar yelpazesini bir kez değiştirir. Devrimci özne bu konjonktüre ilişkin yaptığı “anti-realist” tanıma uygun olarak müdahale ettiğinde, içine kendisini fiziki olarak de katacağından konjonktürü bir kez daha değiştirir: Bu nedenle, konjonktürün içine girmeden ve müdahale ederek yeni bir olasılıklar yelpazesinin oluşmasına olanak sağlamadan, onun nereye gideceğini bilmek olanaksızdır.

Bunlardan, devrimci öznenin “yaşam dünyasının” maddi özelliklerinden / sınırlamalarından bağımsız, “kendi realitesini istediği gibi yapabilecek” kapasitelere sahip olduğu, deyim yerindeyse “ben yaparsam olur” tutumunu benimsemesi gerektiği sonucu çıkmaz. Ama devrimci özne müdahale ettiği konjonktürde mutlaka bir fark yaratacağına ilişkin bir özgüvene sahip olmalıdır. Dahası eğer gerçekten devrimci bir siyaset izleyebiliyorsa, bu özgüveni mutlaka gösterebileceğine de güvenmelidir.

Bunu şöyle de koyabiliriz: Bir komünist parti liderliği gerçekten konjonktüre ilişkin “anti-realist” bir tanımlama ve devrimci duruş üretebildiğinde, partinin geri kalanının da bunu yaşama geçirmeye uygun özgüveni gösterebileceğine de güvenmelidir.


Seçim konjonktürü üzerine 
Bir komünist parti, burjuva düzenin meşruiyet oluşturma işlemlerinden en önemlisi olan seçimlere, bu işlemlere katkı yapma olasılığına karşın neden katılır? Geride bıraktığımız seçim döneminde partinin aldığı sonuçları değerlendirirken kullanılacak ölçütlerin oluşması açısından bu soruya kabul edilebilir cevaplar üretmek yararlı olacaktır diye düşünüyorum.

Örneğin, bu soruya cevap olarak, ben şöyle olasılıklar düşünebiliyorum.

Birincisi, komünist parti, seçim döneminde halkın siyasi duyarlılıkları olağan dönemlere göre keskinleşmiş olacağından, bu ortamı bir propaganda olanağı olarak değerlendirmek ister. Bu propaganda, açıkça oy istemek yoluyla yapılabileceği gibi, bir siyasi teşhir aracı olarak kullanılır ve son anda, sansasyonel bir biçimde seçimlerden çekilerek rejimi protesto eder.

İkincisi, parti belli bir çalışma ve kampanya sürecinin sonunda, seçimlerde kendi gücünü denemek, çalışma kapasitesini, toplumsal desteğini oy alarak ölçmek ister. Bazı çok özel konjonktürlerde bu oy sınıf mücadelesinin ve işçi sınıfının kızgınlık düzeyini ölçen bir “barometre” olarak da algılanabilir.

Üçüncüsü, gündemde seçim sonuçlarına bağlı olarak faşist yada totaliter yönde bir rejim değişikliği olasılığı varsa, parti tüm seçim faaliyetini bu sonucu engelleyecek olasılıkların (cephelerin, işbirliklerinin) yaratılmasına harcar, gerektiğinde salt zaman kazanabilmek açısından, bu totaliter-faşizan olasılığı geciktirebilecek bir burjuva partisini sandıkta (yalnızca burada ve bu nedenle - işbirliği veya ittifak yapmaya kalkmadan) desteklemeyi seçebilir.

Dördüncüsü, yükselmekte olan bir devrimci dalganın üzerinde, parti bu dalgayı yukardan aşağı güçlendirebilecek olasılıkları parlamento platformunda, yasama organında da kullanabilmek için ve bu dalga henüz burjuva rejimin temsil ilişkilerini boykot etmeye hazır değilse seçimlere katılır.

“Tarih meleği” üzerine bir not 
Seçim sonuçları, ortaya çıkan manzara üzerine yapılan saptamalar aklıma Walter Benjamin’in “Tarih kavramı üzerine tezler”inde Paul Klee’nin “Angelus Novus” adlı tablosuna gönderme yaparak başlayan bölümü getirdi. Benjamin Klee’nin tablosundaki “Meleği”, sırtı geleceğe dönük gözleri geçmişteki olaylar zincirine dikilmiş “Tarih Meleği”ne benzetiyor. “Tarih Meleği” geçmişe bakınca yalnızca üst üste molozları yığmaya devam eden ve bu molozları ayaklarımızın önüne fırlatan tek bir büyük, bütünsel felaket görüyor. Melek bir an durup kırılanları tamir etmek, ölenleri diriltmek istiyor ama yapamıyor. Çünkü, Cennetten doğru gelen büyük bir fırtına söz konusudur. Bu fırtınanın rüzgarları o kadar kuvvetlidir ki, durmak bir yana melek kanatlarını bile kapatamaz, arkasının dönük olduğu geleceğe doğru ayaklarının önünde birikmeye devam eden molozlara bakmaya devam ederek savrulur gider.

Gerçekten de ilk bakışta tarih, yenilmiş devrimlerin enkaz yığınıdır. 1848, 1871 Paris Komünü, 1917 Rus devrimi (Kimilerine göre 1930’larda, kimilerine göre de 1989’da), 1918 Alman Devrimi, Çin Devrimi, 1968 devrimi... Şimdilerde kaygıyla izlediğimiz Küba Devrimi... Kendi tarihimize bakarsak, iki askeri darbenin büyük enkazı, kaybettiklerimiz, kaybetmeye devam ettiklerimiz.

“Tarih Meleği”nin sunduğu manzarayı veri alırsak, yenilgilerin üzerinde durursak melankoli, yeis, depresyon ve sonunda fiziki yada siyasi intihar bizi bekler...

Ama bence bir başka yol daha var. Tüm bu “yenilgileri”, enkazın manzarasını, yüzümüzü geleceğe döndürecek eylemimize entelektüel ve fiziki yakıt sağlayabilecek biçimde de okuyabiliriz. Ancak burada da, yine Banjamin’in notlarında değindiği “Küçük Çirkin Cüce”nin (teoloji) etkisinden kendimizi korumamız, geleceğin bizi bekleyen “bir gün mutlaka” cenneti olduğu inancına kendimizi kaptırmamamız gerekiyor. Aksi takdirde eğer kaptırırsak, geçmişte yaşanan acıları ve kaybedilenlere ilişkin nefretimizi ve kızgınlığımızı unutabilir, kendimizi bir gün mutlaka gelecek olanların mutlu hayallerinin (reformizmin) rehavetine kaptırabiliriz.

“Tarihin Meleği”nin ayaklarının altında biriktirmeye devam ettiği “moloz yığınına” bir başka açıdan da bakabiliriz. Bu bağlamda en azından iki olasılık söz konusu diye düşünüyorum.

Birincisi, Lacan-Zizek üzerinden gelerek “her devrim bir öncekinin tekrarı ama onun yenilgisi üzerinden ilerleyen tekrarıdır” diyebiliriz. Alexis de Tocqueville de (anlığımdan aktarıyorum) Amerika üzerine yazılarında, “demokrasi tarihsel yürüyüşüne devam edecektir, gerekirse kendi yarattığı yıkımın molozlarına basarak,” derken tam da bunu vurgulamıyor muydu? Ya da Zamyatin “nihai sayı yoktur öyleyse nihai devrim de yoktur” derken...
1848 devrimleri yenildi ama, işçi sınıfı ve komünistler bu devrimden çok önemli bir ders aldılar: Proletarya burjuva sınıfından bağımsız bir siyasi çizgi geliştirmeli, kendisi için savaşmalıdır.

1871 Paris Komünü proletaryanın bu dersi yaşama geçirme çabasıydı. Bu çaba proletaryaya, kendi siyasi çizgisini geliştirmeye başlayınca, kendi iktidar organlarını üretme deneyimi şansını verdi. Bu deneyim devrimlerin tarihine “Komün Tipi Devlet” modelini ekledi.

1917 devrimi Paris Komünü’nden, öncelikle proletarya kapitalist devleti kullanamaz, onun yerine kendi devletini koymalıdır dersini çıkardı. Bu ders kendini Sovyet meclislerine verilen önemde, onlara yüklenen işlevde gösterir. İkincisi, 1917 Devrimi, Paris komününden, bağımsız siyasi çizginin gerekliliğine ek olarak, teorik, siyasi düşünceleri berrak ve kararlı bir liderliğin önemine ilişkin bir ders çıkardı. Nihayet 1917 devrimi mücadelenin ve oluşmaya başlayan proletarya iktidarı noktalarının birleştirilmesine, merkezileştirilmesine ilişkin bir ders daha çıkardı. 1917 devriminin başarısının arkasında özgün tarihsel koşullara ek işte bu dersler yatıyordu.

Peki bu gün, bir sonraki devrim açısından, 1917 -1936, ya da 1917-1989 döneminden, 1917 devriminin yenilgisinden, bu kez çok daha kalıcı bir başarıyı gerçekleştirebilmek açısından ne gibi dersler çıkartmak gerekir?

Bu sonuçlara ulaşabilmek için birbirine paralel iki düşünce ekseni izlenebilir diye düşünüyorum. Geriye kalan devrimci deneyimlere baktığımızda, iki büyük devrimci dalga, bunları izleyen iki uzun gericilik dönemi görmek olanaklı. Devrimci dalgalar: 1792- 1871 ve 1917 – 68/73 (bu 1976’ya, Mao’nun ölümüne kadar da uzatılabilir). Bu dalgaların kapitalizmin farklı dönemlerine (sermaye birikim rejimlerine, hegemonya sistemlerine) denk düştüğü ve bu dönemlere uygun mücadele ve örgütlenme biçimlerini (siyasi parti ve devlet biçimi) gündeme getirdiği söylenebilir.

Bu günlerde, 1970’lerin sonunda başlayan gericilik döneminin kapanmakta, yeni bir devrimci dalganın başlamakta olduğunu düşündüren belirtiler giderek artıyor. Bu sırada kapitalizme bakınca geride kalan 25 yılda, yapısal krize ek olarak ama onunla bağlantılı önemli yapısal dönüşümlerin yaşanmakta olduğu da söylenebilir.

Öyleyse, sonuçlara bakarak, moral bozukluğuna, yeise ve melankoliye kapılmak yerine bir taraftan, her yenilgiden sonra proletaryaya ve dünya halklarına uygulanan zulmün, baskıların ve kapitalizmin her gün milyarlarca insana uygulamaya devam ettiği nesnel şiddetin acılarını yeniden anımsar ve öfkemizin ateşini canlandırırken aynı anda bir önceki devrimci dalganın derslerini bir an evvel üretmek gerekmez mi?

İkincisi: Benjamin’in “Çirkin Cücesini” (teolojik düşünce) bir kez tarihsel materyalizmden kovunca, geleceğin belirsiz olduğunu, zaferin garanti olmadığını görmenin yanı sıra, tarihin her an önümüze, beklenmedik yeni olaylar ve olanaklar sunabileceği gerçeğine ulaşabiliriz. Nitekim tarihe böyle bir bakış devrimlerin her zaman hiç beklenmedik anda patlak verdiğini (Bkz: “Olay” kavramı), ama ondan sonra geriye doğru bakınca kaçınılmazlıklarının kolaylıkla kavranabildiğini gösterecektir.

Bir kez “Çirkin Cüce” kovuldu mu, tarihten gelen umutsuzluktan ve geleceğe ilişkin pasif reformist bekleyişten kurtulmak ve gelecek olaylara hazırlanmaya devam etmek, dahası bunları yaratabilecek fırsatları kollamaya başlamak söz konuş olabilecektir. “Gelecek” eğer biz yaparsak gelecektir.

Bunu da geçmişi tekrarlayarak, enkazın parçalarını birleştirmeye, ölüleri canlandırmaya çalışarak yapamayız. Geçmiş devrimlerin yarım bıraktığı görevler, sorduğu ama cevabını bulamadığı sorular ve hatta soramadığı sorular bizi bekliyor... Ama geçmişte açık kalan hesaplara, çekilen acılara olan öfkeyi asla unutmadan...

* Bu yazı, Türkiye Komünist Partisi'nin seçimlerden sonra başlattığı değerlendirme sürecine katkı olarak hazırlanan bir denemenin, kısaltılmış ve "edit edilmiş" versiyonudur. Yazının bu haliyle, içinde geçen "komünist", "komünist parti" kavramları, belli bir partiye değil türe ilişkin -jenerik- olarak kullanılmaktadır. 

Friday, June 03, 2011

Hâlâ adı yok

“Sarıkamış’a gelirken fark etmedik. Her yer kar altındaydı
Ama biz dönerken evladım, karlar erimişti... Yolun iki yanında...
(...?)
Hayır artık konuşmak istemiyorum. Bazı şeyler...”

-I-
“Her lekenin bir rengi olmak zorunda”. Buradakiler ne renktiler?
Durgun sular kırmızıyla kirlendi. Akarsular lanetli yükleriyle gittiler.


-II-
Tüfek, dipçik, halat, zincir, namlu, mermi, kasatura
Bir sabah, hiçbir şey almadan... Belki bir iki bohça
Kırık kapı, kırık cam, yakılan ev... Kuyu, yosun, taş, su
Tozlu yol, taşlı yol, susuz yol -başlarken şaşkınlık, keder...- 
Kayış, üniforma, şalvar poşu, çelik ökçeleriyle çizmeler
-“Deli ... Paşa, seymenleriyle geldi. Elli. Altmış süvari.
Üniformalarını çıkarıp, sonra güneye indiler”-
Yırtık iskarpin, parçalanmış çarık, dağılmış bohça, panik, 
Kamçı, mahmuz. Nagant, Nagant... 
Nagant! Sonra kısa bir sessizlik. Arkasından yine curcuna
Çıplak ayaklar, küçük ayaklar, minik ayaklar, binlerce
Tozlu yol taşlı yol, at nalı, at salyası, insan teri, kan,
Kadın, erkek, çocuk, bebek,  pusuda yaban köpekleri, 
Küllerin renginde, ölüm renginde, bulutsuz... Kuzgunlar...
Yerde çatlayan kafatası, kırılan kol, kaburga, bacak 
Bayrak, paçavra, moloz, su yok, taş, toz, Tanrı çok uzak 
Yol, sonsuz Stiks Nehri- katran rengidir bilirsiniz- gibi akan yol...


-III-
Kasım güneşi Üsküdar’dan kalktı yorgun ayaklarını sürükleyerek 
Sularda, karşıya geçti,  bir an durdu dinlendi, çekip gitmeden önce
Karanlık öyküler yazarak uzayan ölümsüz minarelerin arkasından
Sis kentin üzerine çökerken kimliğini silerek, zorlukla nefes alan ışıklar
Uzanarak parmaklarıyla, unutulmuş bir şeylere dokunmayı başardılar 
Zamanın büyük çabalarla kapatmaya çalıştığı yaranın derinliklerine


Aralıkta dolunayın aynası yalan söylüyordu -yıldız ve bulut yoktu 
-Çığlıklarla devirip, besmeleyle kestiler beyaz boynunu heykelin-
Dağı yansıtıyordu –Bir piramit tersine durmaya çalışıyordu-
Bir geyiğin kristal soluğu gecenin siyah tuvalinde bin parça 
Donmuş çalıların kuytuluklarında çıtırdayarak çürüyen zaman 
Toprak yolda bunları dinleyerek yürüyen adam -yaşı belli değildi-
Başını önüne eğmişti, sadece ayaklarına bakmaya özen gösteriyordu
Yolun  yanındaki hendekleri dolduran kemikleri görmeden geçebilmek için.




Işıklarını kaybetmiş kentlerde “olayın” anlamını arayan kederli mırıltılar
Sarı köpeklerin ağlamalarına eşlik ediyordu eflatun gecesinde bozkırın
Yeşil karınlı sineklerin larvaları çoğalıyordu çürüyen apselerin kıyılarında
Bir çocuk yaşlanmadan öldüğünü görüyordu uzadıkça uzayan rüyalarında
ve bir adamın hendekte beyazlaşan kemiklerine bakmadan geçtiğini…


Bir Kaçkar istavrozuna emanetti pirinç başlıklı karyola. Ayakucunda 
Bir çift asker çizmesine sarılmış oturan siyah saçlı kör kadın
- “Ah! Baba, Baba, Beni buralarda neden böyle bıraktın?” - 
Yalnızca birini parlatıyordu dantel işlemeli mendiliyle
Ölüler beyaz parmaklarıyla eski bir sessizliği kazıyordu duvarlardan...  


Ocakta bir yıl yeniden başlayacaktı. “Bu kez mutlaka farklı olacaktı”
Diyerek ısrar ediyorduk yine; kronik histeri halimizdi çünkü
Şubatta bir adam yatıyordu yerde yüz üstü. - Gözleri açık değildi-
Ayakkabısındaki deliği konuştular günlerce. O yatmaya devam etti.
Kırmızı bir yılan hâlâ çatlağını arıyordu asfaltın üzerinde kayarken...