Monday, June 02, 2014

‘Gezi’ yeni ‘olayı’ yaratacak ‘olay alanının’ bir parçasıdır artık (İsyanın yıldönümü söyleşileri VI) Sendika.org. 02.06.2014

Haziran İsyanı’nın yıldönümü yaklaşıyor. Sizce geçtiğimiz bir yıl içinde yaşananlar üzerinde, özellikle 17 Aralık ve 30 Mart seçimleri süreci ile İsyan’ın etkileri arasında nasıl bir bağlantı vardı?
Haziran İsyanı, bunun çekirdeğini oluşturan “Gezi Olay”ı, AKP’nin temsil ettiği iktidar bloğunun ve daha geniş  bir siyasi kültürel ifade ile siyasal İslam’ın kurmakta olduğu “simgesel evrende” büyük bir çatlak açtı. Bu çatlak iki grup olasılığı ortaya çıkardı. Birincisi, “Gezi Olayı”nın hakikatiyle ilgili. Bu hakikati kavrayabilen bir “sol” hareket yükselerek, toplumda karşıt bir hegemonya kurma şansına sahip olabilir. İkinci olasılık, AKP’nin gittikçe artan oranda fiziki ve simgesel şiddete baş vurarak bu “çatlağı” kapamasına, tüm muhalefeti ve solu ezerek arzuladığı simgesel evreni istikrara kavuşturmasına ilişkindir. Bu iki olasılığın ikisi de bence halen geçerlidir ve tarih sayfasını henüz çevirmemiştir.
“Gezi Olayı” nın yarattığı sarsıntı ve hükümet tarafında oluşan korku 17 Aralık sürecinin çok daha sarsıcı olmasına, ancak hükümetin de tepkisinin giderek artmasına neden oldu diye düşünüyorum. 30 Mart seçimlerine gelince, “Gezi Olayı”nın bu seçimlerde kamplaşmayı hızlandıran ve konsolide eden etkenlerden biri olduğunu düşünüyorum
30 Mart ve 1 Mayıs’ta açığa çıkan manzaraya bakarak, hükümetin İsyan’ın rövanşını aldığı sonucuna varılabilir mi? Sizce toplumsal muhalefet açısından 31 Mayıs 2013’te başlayan süreç kapanmış mıdır? “Olay biter izi kalır” demiştiniz. Nasıl bir iz kaldı?
31 Mayıs 2013 “Gezi Olayı” ile başlayan süreç kapanmadı. Aslinde “Gezi Olayı” ülkenin zamanını kırıp bir boşluk yarattıktan sonra bittiğinde, karşımızda yeni bir zaman oluştu bu yeni zamanın artık kapanması, yeniden kırılana kadar, söz konu olamaz. Bu anlamda “Gezi”nin zamanı  şimdilik sonsuzdur diyebiliriz.
“Olay biter izi kalır”, derken ortaya çıkan yeni zamanı, buna ait insanları ve ahlakı kast ediyordum. Gezi”den sonra bir türlü yatışmayan sokak hareketleri, muhalefet ruhu ve cesaret bu yeni insanın özellikleri. Siyasal İslam’ın her taşın altında gezi arama, komplo bulma paranoyası “Gezi Olayı”nın onların simgesel evreninde açtığı delikle ilgili: Modern zamanlar karşısında anakronik konumlarının bilincine İlk kez vardılar. Bu onlara varoluşsal bir tehlike ile karşı karşıya olduklarını gösterdi. Tepkileri giderek sertleşecek. Gezi AKP hükümetinin seçimle gelip giden cinsten bir düzen partisi hükümeti olmadığını da ortaya koydu.
İsyanı, “Rejimi yıkamadı ama rejim bir daha istikrar kazanamadı” diyerek 1830 Temmuz Devrimi’ne benzetmiştiniz. Son bir yıl sizce bunu doğrulayan gelişmelere tanık olduk mu?
Bence olduk. Yukarda değinmiştim artık Gezi’nin yarattığı zamanın/tarihin içindeyiz. Rejimin bu zamanın içinde “Gezi olayının” izlerini,  insanını imha etmeden istikrar kazanması olasılıkların içinde değil. Bu zamanın hızını muhalefetin direncinin ve yaratıcılığının belirleyeceği, zaman uzadıkça toplumsal sancılarının artacağı de bir gerçek.
Sizce sosyalist hareket ve emek-meslek örgütleri açığa çıkan dinamiklerle ilişki kurmada ne ölçüde başarılı oldu? (Olumlu-olumsuz gözlemleriniz) Neler yapılabilirdi, bundan sonra neler yapılmalı?

Wednesday, April 23, 2014

Hâlâ adı yok

“Sarıkamış’a gelirken fark etmedik. Her yer kar altındaydı
Ama biz dönerken evladım, karlar erimişti... Yolun iki yanında...
(...?)
Hayır artık konuşmak istemiyorum. Bazı şeyler...”

-I-
“Her lekenin bir rengi olmak zorunda”. Buradakiler ne renktiler?
Durgun sular kırmızıyla kirlendi. Akarsular lanetli yükleriyle gittiler.

-II-
Tüfek, dipçik, halat, zincir, namlu, mermi, kasatura
Bir sabah, hiçbir şey almadan... Belki bir iki bohça
Kırık kapı, kırık cam, yakılan ev... Kuyu, yosun, taş, su
Tozlu yol, taşlı yol, susuz yol -başlarken şaşkınlık, keder...-
Kayış, üniforma, şalvar poşu, çelik ökçeleriyle çizmeler
-“Deli ... Paşa, seymenleriyle geldi. Elli. Altmış süvari.
Üniformalarını çıkarıp, sonra güneye indiler”-
Yırtık iskarpin, parçalanmış çarık, dağılmış bohça, panik,
Kamçı, mahmuz. Nagant, Nagant...
Nagant! Sonra kısa bir sessizlik. Arkasından yine curcuna
Çıplak ayaklar, küçük ayaklar, minik ayaklar, binlerce
Tozlu yol taşlı yol, at nalı, at salyası, insan teri, kan,
Kadın, erkek, çocuk, bebek,  pusuda yaban köpekleri,
Küllerin renginde, ölüm renginde, bulutsuz... Kuzgunlar...
Yerde çatlayan kafatası, kırılan kol, kaburga, bacak
Bayrak, paçavra, moloz, su yok, taş, toz, Tanrı çok uzak
Yol, sonsuz Stiks Nehri- katran rengidir bilirsiniz- gibi akan yol...

-III-
Kasım güneşi Üsküdar’dan kalktı yorgun ayaklarını sürükleyerek
Sularda, karşıya geçti,  bir an durdu dinlendi, çekip gitmeden önce
Karanlık öyküler yazarak uzayan ölümsüz minarelerin arkasından
Sis kentin üzerine çökerken kimliğini silerek, zorlukla nefes alan ışıklar
Uzanarak parmaklarıyla, unutulmuş bir şeylere dokunmayı başardılar
Zamanın büyük çabalarla kapatmaya çalıştığı yaranın derinliklerinde

Aralıkta dolunayın aynası yalan söylüyordu -yıldız ve bulut yoktu
-Çığlıklarla devirip, besmeleyle kestiler beyaz boynunu heykelin-
Dağı yansıtıyordu –Bir piramit tersine durmaya çalışıyordu-
Bir geyiğin kristal soluğu gecenin siyah tuvalinde bin parça
Donmuş çalıların kuytuluklarında çıtırdayarak çürüyen zaman
Toprak yolda bunları dinleyerek yürüyen adam -yaşı belli değildi-
Başını önüne eğmişti, sadece ayaklarına bakmaya özen gösteriyordu
Yolun  yanındaki hendekleri dolduran kemikleri görmeden geçebilmek için.


Işıklarını kaybetmiş kentlerde “olayın” anlamını arayan kederli mırıltılar
Sarı köpeklerin ağlamalarına eşlik ediyordu eflatun gecesinde bozkırın
Yeşil karınlı sineklerin larvaları çoğalıyordu çürüyen apselerin kıyılarında
Bir çocuk yaşlanmadan öldüğünü görüyordu uzadıkça uzayan rüyalarında
ve bir adamın hendekte beyazlaşan kemiklerine bakmadan geçtiğini…

Bir Kaçkar istavrozuna emanetti pirinç başlıklı karyola. Ayakucunda
Bir çift asker çizmesine sarılmış oturan siyah saçlı kör kadın
- “Ah! Baba, Baba, Beni buralarda neden böyle bıraktın?” -
Yalnızca birini parlatıyordu dantel işlemeli mendiliyle
Ölüler beyaz parmaklarıyla eski bir sessizliği kazıyordu duvarlardan...  

Ocakta bir yıl yeniden başlayacaktı. “Bu kez mutlaka farklı olacaktı”
Diyerek ısrar ediyorduk yine; kronik histeri halimizdi çünkü
Şubatta bir adam yatıyordu yerde yüz üstü. - Gözleri açık değildi-
Ayakkabısındaki deliği konuştular günlerce. O yatmaya devam etti.

Kırmızı bir yılan hâlâ çatlağını arıyordu asfaltın üzerinde kayarken...

Monday, March 10, 2014

Mükemmel örnek Ukrayna


Ukrayna krizinin, Ossip Mandelstam’ın “Sum Vremeni”  (zamanın gürültüsü) deyimini ödünç alırsak, zamanın gürültüsünün mükemmel bir örneğini oluşturduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz.
Neler yok ki Ukrayna krizinin içinde? Yönetemeyenler ve yönetilmek istemeyenler. Soğuk Savaş sonrası emperyalizm, yükselen güçler, hegemonya krizi. “Sosyalizm sonrası” kimlik siyaseti, dolayısıyla siyasetin ontolojisine ilişkin can alıcı bir sorun. Bu bağlamda devlet yönetme biçimi olarak liberal demokrasinin iflası. Sonra, enerji güvenliği, ABD-AB ilişkileri, Rusya-Çin ve Batı kamplaşması...

Yönetemeyenlerden başlayabiliriz. Doğu Bloku çöktükten sonra Ukrayna’nın yönetimini üstlenenler, çöken rejimin mükemmel birer mirasçısı olarak, ülkeyi acımasızca, utanmazca talan etmeye koyuldular, ülke yönetimini resmen yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Halk ilk 10 yılın şaşkınlığını atlattığından bu yana, sık sık yöneticileri protesto etmekle, daha iyilerini bulmak için devirmek meşgul, ama her seferinde devrilenin yerine gelen hırsızlıkta, beceriksizlikte sahtekârlıkta devrileni aratıyor.


yazını devamini okumak içi "tık"layınız

Monday, December 16, 2013

Davudoğlu'nun anlamadıkları

Davudoğlu bugün konuşurken, büyük bir laf ettiğini düşünerek, "tarihi ve coğrafyayı değiştiremezsiniz" demiş.

Tarihi olgular, coğrafyayı da taş toprak sanıyor anlaşılan.
Halbuki Tarih de değişir coğrafya da. Bizzat kendileri bir "resmi tarihi" silip yenisini yazmakla meşgul değiller miydi?
Tarih yaşanmış olguların bir  dönemdeki bir yorumudur;  kim yazarsa onun bakışına göre değişir. Coğrafya da bakışla ilgilidir. Bir "göz" taşa toprağa, dağlara, denizlere, ırmaklara bakar ve adlandırır... Bazen ülke olarak, bazen bölge olarak; konan adla bakanın aklındaki mekan düzenleme projesi yakından ilgilidir üstelik!

Monday, December 09, 2013

CHP’nin ABD ziyareti üzerine düşünceler (Birgün Pazar ekinde yayımlandı)


CHP’nin ABD ziyareti ve temasları beni iki konuda düşünmeye zorladı. Birincisi. CHP, uzun yıllar sonra ilk kez seçim kazanabileceğine, AKP’nin yerine hükümet olabileceğine gerçekten inanmaya başlamış. Bu sosyalistler açısından  ne anlama geliyor. İkincisi İktidarı ilk kez kendi ufku içinde gören CHP’nin, bu bağlamda ABD’ye bir kendini anlatma çabası Türkiye’ni devleti, siyasi iktidarı ve muhalefeti açısından neleri gösteriyor.

Ben ikincisinden başlamak istiyorum. Uzun dönemdeki olası gelişmeler açısından bu çok daha önemli bir konu
.
Türkiye toplumsal formasyonu ve Cumhuriyeti, bir sömürge geçmişe sahip değil ama, bir çok açıdan 1950’lerden başlamak üzere adeta “post-kolonyal” devlet özellikleri sergileyerek şekillenmiştir. Sanırım bunu ilk kez Mahir Çayan fark etmiş, “emperyalizmin içsel olgu olması” savıyla tanımlamaya çalışmıştı.

Bu “post-kolonyal devlet” yapısını kabaca iki özelliği ve iki işleyiş ilkesiyle  tanımlamaya çalışabiliriz.
1) Franz Fanon sömürgeciliği en soyut anlamda, “ulusal mekanda ötekinin iktidarı” olarak tanımlıyordu. Bu siyasi ekonomik ve kültürel bir iktidardı. Sömürge devletlerin siyasi bağımsızlıklarını kazanma sürecinde, kimi durumlarda, bu “ötekinin iktidarını” devlet aygıtında ve devleti işleten ideolojide içselleştirmiş devletler ortaya çıktı.

2)Bu yeni bağımsızlığını kazanmış ülkelere, salt dışarıdan, zorla dayatılan, giren tecavüzcü bir iktidar değildi. Bu aynı zamanda, egemen sınıfların, devlet sınıflarının iktidarlarına destek, devlete, ekonomiye kaynak sağlama, sermaye birikim sürecini stabilize etme gereksinimine bağlı olarak özellikle arzu ettikleri, çağırdıkları bir iktidardı.

3) “Post-kolonyal” devletin işleyişi iki ilkeye bağlanmıştı
            a) Bu devletin denetlediği ekonomik coğrafya dünya ekonomisine, uluslararası sermayenin hareketlerine, yatırım, kar transferi, mülkiyet gereksinimlerine açık tutulacaktır
            b) “Post kolonyal” devlet, uluslararası düzeyde egemen sermayenin yada devletin (devletler blokunun) bu “ötekinin iktidarında” kendini ifade eden jeopolitik, çıkar ve projeleriyle uyumlu içinde olacaktır.

“Post-kolonyal” devletlerin yönetimlerinin istikrarı bu iki ilkeyi ve varsayımı yerine getirdiği  ölçüde güvende olacaktır. Bu devletlerin rejimleri bir tarafta temsili demokrasi öbür tarafta otoriter hatta totaliter rejim olan seçenekler ekseni üzerinde gidip gelecek; yönetici sınıf halkının rızasını ne kadar kolay alarak yönetiyorsa ibre temsili demokrasiye, bu rızayı almak zorlaştıkça da otoriter hatta totaliter uca doğru gitmeye başlayacaktır. Bu modeli tamamlamak için ulusal mekandaki yerel iktidarın rıza alma, kurumlarının ideolojisinin desteklediği geçerli “hakikat” ve “disiplin rejimlerinin” özelliklerini de resme eklemek gerekiyor.

AKP’nin iktidara gelirken bu “ötekinin” iktidarını çağırmak ve arzulama pratiklerine çokça başvurduğunu hatta kendi durumunu “iç ve dış dinamiklerin örtüşmesi” olarak tanımladığını, jeopolitik projelere ne kadar uyumlu olduğunun sürekli vurguladığını biliyoruz.

Daha önce bir çok kez tartışıldığı hala da sıkça anımsandığı gibi, zaman içinde AKP’nin içerde rıza alma, dışarda jeopolitik projelere uyum sağlama kapasitesinin ya yetmemesine ya da giderek azalmasına bağlı olarak, şiddete daha çok baş vurmaya, otoriter eğilimler sergilemeye, kendi ideolojik evreninin, “hakikat rejimimin” varsayımlarını topluma aceleyle dayatmaya başladığımı gördük, Gezi olayı bu sürecin devam edemeyeceğini,  rıza alma kapasitesinin hızlanarak gerilemeye devam edeceğini , buna karşın şiddeti arttırma kapasitesinin de sınırlarını ortaya koydu.

“Post-kolonyal” devletin içine kurulu iktidarın dilini telaffuz eden organlar, kurumlar giderek AKP’den yakınmaya, otoriter, anti demokratik, radikal dinci, özelliklerini vurgulamaya başladılar.
Bu noktada CHP’nin giderek, “post-kolonyal” devletin yönetimi devralmaya aday bir siyasi özne olarak şekillenmeye başladığı söylenebilir. CHP’nin önce Sosyalist Enternasyonal diyalogunun, şimdi de Amerika ziyaretinin, “post kolonyal devletin” içine kurulu “ötekinin iktidarına”, toplumdan rıza alma, bölgedeki jeopolitik projelere uyum sağlama, ekonomiyi açık tutma ve yönetebilme kapasitesini anlatmaya yönelik olduğunu söyleyebiliriz.

Bu, Türkiye sosyalist hareketinin, görmesi anlaması ve “post kolonyal” devletin işleyiş dinamikleri açısından kabul etmesi gereken “yapısal olarak gerekli” bir süreçtir de. Bunu derken, sosyalist hareketin kendi siyasi mücadelesinde, katılması,  kopyalaması gereken bir süreçtir demek istemiyorum. “Yapısal” kavramı buna işaret etmek içindir. İkincisi Sosyalist hareketin, CHP’nin bir düzen partisi olduğunu artık gerçekten kabul etmesi gerekiyor.

Sosyalist hareket parlamentarist bir stratejiyi (taktik demiyorum) benimsemediği (CHP’nin yerini alarak, “sol”dan muhalefet yapan düzen partisi olmayı) planlamadığı ölçüde, CHP’nin, ABD ziyareti karşısında sinirlenmesi, ben demiştim havalarına girmesi, AKP  dururken, CHP’ye, “emperyalizm işbirlikçisi” filan gibi kavramlarla saldırmasına da, bence gerek yoktur.

Sosyalist hareketin, eğer parlamentarist bir hesabı yoksa, yaklaşan seçimlerde, tam anlamıyla pragmatik ve taktik bir tutum benimsemesi gerekiyor. Sosyalist hareket bu seçimlerde tutumunu belirlerken, “hangi sonuç benim çalışma alanımı genişletmemi, etkinliğimi arttırmamı kolaylaştıracaktır? Özgürlüklerde bir genişleme olasılığını kim sunmaktadır? Nasıl bir sonuç, “ibreyi”, otoriter eğilimleri biraz olsun sınırlayabilecek yönde itebilir?” Sorularıyla yaklaşmalı ve tutumunu ona göre belirlemelidir.


Zaten kendi stratejik hedefleri  doğrultusunda kendi günlük etkinliklerini, seçimlerden önce ve sonra sürdürmeye devam edecek olan  sosyalistler açısından, CHP’nin ABD ziyaretinin, bu soruların dışında pek fazla bir anlamı yoktur.

Thursday, November 14, 2013

Tekkeler zaviyeler unvanlar yine gündemde (eski bir yazı ve bir ek)


Eski bir yazı 14/11/2012
Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Cumhuriyet kurulurken, “eski rejimin” egemen sınıflarının, özellikle Müslüman entelijensiyanın (ruhban sınıfın) iktidar kaynaklarını kurutmayı amaçlayan devrim yasalarını artık kaldırmak gerektiğini açıkladı, Aile Bakanıyla Diyanet işlerinin yaptığı toplantıyla ilgili bir soru üzerine “Diyanet bu toplumun çimentosudur” dedi.
Bozdağ’a göre, şapka, kılık kıyafet yasalarının, Osmanlı dönemine ilişkin hiyerarşiyi belirten efendi, bey, paşa, hacı hafız, hazretleri gibi unvanları kaldıran, bu unvanların önemli bir kısmının yaşam alanı olan tekke ve zaviyeleri kapatan yasaların artık kaldırılması gerekiyor. Kısacası, Bozdağ, toplumun simgesel evreninde, iktidarın, toplumsal hiyerarşilerin tanımlandığı alanlarda bir yeniden yapılanma öneriyor.
Bozdağ’ın, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı (buna nüfus planlama bakanı da diyebiliriz) ile Diyanet İşleri yetkililerinin bir araya gelmesine ilişkin, “Diyanent bu ülkenin çimentosudur” açıklaması, egemen ideolojinin yerinde olması gereken “şeyi” din olarak gördüğünü, bunun nüfus planlamasını da kapsayacağını vurguluyor.  
Bu açıklama, aynı zamanda bu ideolojinin egemenliğinde oluşmaya başlayan simgesel evrende, “bütünlük” ve “istikrar” görüntüsünün, Sünni Müslümanlığın dışındaki din ve inanışların, ulusal, etnik kimliklerin, hatta cinsel pratiklerin bastırılmasıyla, susturulmasıyla sağlanacağını gösteriyor.  Bu sürecin totaliter bir topluma açıldığını görebilirsek, idam konusunun yeniden açılması üzerinde daha kolay düşünebiliriz. Yargıtay’ın kararına bağlı olarak, bekar, yetişkin insanların bile cinsel yaşamlarının haram ve zina kavramlarıyla konuşulmaya başlanması da bu resme tümüyle uyuyor.

Yeni bir tarihsel blok ve hegemonya üzerine...

Osmanlı toplumunun egemen sınıfının, çok özel konumundan dolayı, kuşaklar boyu kendini yeniden üreterek bu güne kadar varlığını sürdürmeye devam eden bir fraksiyonu, Müslüman entelijensiya, 2000’li yılların başında “iç ve dış dinamiklerin örtüşmesi” olarak tanımlanan bir “durum” içinde, liberal entelijensiyanın da katkılarıyla yeni bir “tarihsel blok” kurmaya başlayarak devletin yönetimini ele geçirdi.
Bu entelijensiya şimdi devletin olanaklarını da kullanıyor, kendini egemen (kapitalist) sınıfın içinde hegemonik fraksiyon olarak kurma yönünde yeni adımlar atarak ilerliyor.
Bu entelijensiya, bir tür (dini-ahlaki) bilginin üretiminin, yeniden üretiminin, bu bilginin dolaşım kanallarıyla araçlarının, kendi tekelinde bulunmasını varoluşunun önkoşulu, toplumsal ekonomik artığa, kapitalist birikim süreçlerine ulaşmasının aracı olduğunu biliyor. Hızla bir kapitalist sınıf fraksiyonuna dönüşmekte olan bu tabaka (entelijensiya) kendini hegemonik sınıf fraksiyonu olarak kurma sürecini iki yönden ilerletiyor.
Birincisi, tekeline almaya çalıştığı bu özel bilginin, toplumun simgesel evrenini, tüm farklı söylemleri (ulusal kimlik, etnik-dini aidiyetlerden, komünizme kadar), dışarı atarak doldurması, ait olduğu hakikat rejiminin egemen olması için, devletin disiplin ve cezalandırma araçlarının (yargı ve güvenlik güçleri)  kontrolünü elinde topluyor. Aynı anda devletin ideolojik aygıtlarının denetimini ele geçirmeye başlıyor, kendi tekelindeki bilgiyi üretmeye daha yatkın yeni ideolojik aygıtlar (tekke, zaviye, hiyerarşik unvanlar) kurmaya hazırlanıyor.
İkincisi, mikro düzeyde, bu “yeni düzene” uygun yeni bireyin üretilmesi sürecini, nüfusun yeniden üretimini (nüfus politikası), bunun alacağı biçimleri (aile-cinsel pratikler, tercihler), bedenin estetiğini (giysi, görünüm) mekanda ve zamanda yerini (ibadet saatleri, yerleri ve ritüelleri) denetleyen, yeniden şekillendiren bir biyopolitik rejimini egemen kılarak yönetmeye çalışıyor.
Bu süreç, toplumsal ilerlemenin, eleştirel aklın ufkunu kapatıyor özgürlüklerin konuşulmasına olanak veren kavramları silmeye başlıyor. Örneğin,  idama karşı çıkmak için “insan haklarına” dayanma çabaları, idamı onaylayan dini hakikat rejimi içinde, anlamsız bir gürültüye dönüşüyor.
Bu eski yazıya EK: 14/11/2013
Osmanlı dönemine ilişkin hiyerarşiyi belirten efendi, bey, paşa, hacı hafız, hazretleri gibi unvanların, bu unvanların önemli bir kısmının yaşam alanı olan tekke ve zaviyeleri yeniden yasallaştırma girişimi siyasal İslam’ın günlük yaşamı doğrudan ve yerinde denetleme araçlarının mahalle düzeyinde canlandırmayı amaçlıyor. Bu girişim kısacası,  günlük yaşamda, bireysel özgürlükleri daha da  aşındırarak, mikro faşizmin pratiklerini egemen kılmak anlamına geliyor.

Thursday, November 07, 2013



Uzun yolculuk
Stanley Kunitz'in (1905-2006) anısına

Eski bir yara bu içinde kum cam kırıkları-
Hızla yavaşlarken zaman bazen birden yırtılır
Sonra saatleri kurmaktan vaz geçersin
Rüyalar artık siyah-beyazmış hiç derdin değil
Gecede bilmem kaç kez bölünür uykuların
Yılan sırtı patikada yere bakarak yürüyen kim
-Bakır rengi gök yüzünde kötü bir haber gibi kargalar -
Çoktan ölmedi mi küçük bıçakların altında Orfeus

Sarp kayalarda köpürerek geldi sular
Bazen yumuşak topraklarda iz bıraktılar,
Denize kadar yol uzun. Olsun arzu var ya-
Ah! Düş kırıklığı... Çürük et, kemik, bu sığ düzlükte
Suyun rengi kırmızı artık param parça somon balıkları

Eski bir yara bu içinde kum cam kırıkları-