Thursday, July 07, 2011

Gariban sensin!
Gariban: Kimi kimsesi olmayan; zavallı

Düzenin en sıradan kanaatlerinin artık “gereğinden fazla boş fıçı gibi ses çıkaran” yankıları olduğunu bildiğimden üzerinde hiç durmamaya karalıydım. Ama okuduğunda, bir şey beni çok rahatsız etmişti, hatta sinirlendirmişti ama, “zaman ayırıp da üzerinde düşünmeye değmez” dedim kendi kendime, “onun kanaatlerinin ne anlamı var ki”. Sonra kafama dank etti...

Gariban adam sensin! Metin Lokumcu değil!
Metin Lokumcu’nun  yaşamı edinilmiş kanaatlere göre akmıyordu. O bir fikri kendine ışık edinmişti, ona göre yaşayan bir insandı, o “fikir”in hakikatine sadık kalarak, kendini “yapının” karşısına koymuş, tarihi ve insanı yeniden yapmaya çalışanlara katılmıştı. O tarih sahnesine çıkmış, bu çıkışın sorumluluğunu ve sonuçlarını kabul etmiş bir özneydi.

Metin “zavallı” biri değildi, iradesi olan bir savaşçıydı. Edilgen değildi, aktif ve mücadeleciydi. Son dakikaya kadar da öyle kaldığını, medyanın gösteri toplumunun ekranları bile gizleyemedi. Yüzbinlerce insan bu aktif ve onurlu yaşamın son dakikalarını izleyerek kendi yaşamlarına kattılar.

Kimi kimsesi olmayan biri hiç değildi Metin. Ailesi bir yana Metin, yerelden başlayarak küresele doğru giderek genişleyen bir ilişkiler çemberine aitti. Ama senin sandığın gibi değil. Metin önce kendi yerelindeki, yaşam alanındaki savaşa aitti, yakından tanıdığı ve öldürüldükten sonra ona sahip çıkan, çıkmak için savaşmaya devam eden yoldaşları var. Sonra ülkenin, komünistlerinin ona sahip çıktığını gördün. Nihayet Metin tarihteki ve bugün dünyadaki komünist harekete aitti. Sen nereye aitsin?

Aslında bu soruyu biraz daha düşük bir soyutlama düzeyinden sormak gerekiyor. Metin’in kim olduğunu ve ne olmadığını biliyoruz. Peki sen kimsin? Bu gün bu soruya, komünist hareket içinde yüzü, utançtan ya da öfkeden kızarmadan cevap verebilecek birini acaba bulabilir miyiz?

Araya sıkıştırılan “ben bir komünist olarak” ifadesi de  anlama geliyor? Bunu neden yaptın? “Ben bir komünist olarak” derken aslında ne demek istiyordun? Kaybettiğin tarihini böyle araya sıkıştırılmış dört sözcükle geri alabileceğini mi sanıyorsun? Yoksa bu, ayırdında olmadığın bir melankolinin dışavurumu mu? Freud’un dil sürçmesi gibi bir şey...

Bırak komünist olmayı, insan eğer tutarlı bir entelektüel (sağcı ya da solcu) olma iddiasındaysa, “Onun bir çevresi var, çevresinin çevresi var. Toplumda her şey böyle olur. O kişiyle sınırlı değil. Bir bakana yumurta atan öğrencileri düşün…” bayağılığını ağzından çıkarır mı? En azından bunun, anlamlar zinciri kırılmış bir toplumun paranoyak-şizofrenik hallerini yansıtan “adamın, arasındaki adam,” “ipleri çeken kuklacı iblisler” kanaatinin, entelektüelse sorgulamakla sorumlu olduğu Zeitgeist ’in parçası olduğunu bilir, yutkunur ve susar. Ama bir kez, bir tarafı terk eden, ama öbür tarafa (bir tarafa) da bir türlü hakkıyla geçemeyen, “sadakat” beyan etmenin sorumluluklarını üstlenmeye, en azından üşenen, bu yüzden “pusulasını” kaybeden bireylerde rastlanan “aklın istikrarsızlığı” durumu insanın üzerine çökmeye görsün... İnsanın ağzından neyin çıkacağı belli olmaz ondan sonra...

Aslında  böyle “yapının” parçası, yaşamını “yapıya” bırakmış, kanaatlerle yaşayan edilgen bireylerden, özgünlüğünü asla kazanamamış, ya da daha sonra kaybetmiş (burada kederli bir öykü var ama...) garibanlardan o kadar çok var ki... Üzerinde konuşmaya değmez.

Ama Metin bunlardan biri değildi... Metin konuşulması, sahip çıkılması, örnek alınması gereken bir yaşama sahipti; o aktif bir devrimci özneydi. Bu yüzden onu konuşmaya, anmaya davam edeceğiz. Bu yazı da aslında onun yaşamı içindi...  Durup dururken seni konuşmak için değil!

Saturday, July 02, 2011

  Seçimlerden sonra yapılan değerlendirmelere katkı olmak üzere bazı düşünceler* - Ergin Yıldızoğlu (soL)
  30 Haziran 2011 -

Bence, Lenin’in siyasi eylemine yön veren mantığı en güzel sergileyen metinlerden biri “Devrimimiz – N. Sukhanov’un notları üzerine” (Pravda, No.117, 30 Mayıs 1923 / Bütün Eserler Cilt 33 s.476 – 80; Progress Publishers, Moskova 1965) başlıklı makaledir. Ben bu makalesinde, Rusya’da sosyalist devrimin koşullarının olmadığını, devrimin prematüre olduğunu ileri süren yaklaşımlarla tartışırken, Lenin’in, bizlere, devrimci eylemin mantığına ve “realite”ye bağlı kalmanın sorunları üzerine çok önemli ipuçları sunduğunu düşünüyorum.

Örneğin, ben Lenin’in bu makalesinde, her gerçek devrimci siyasi etkinliğin (mücadelenin), “realiteye” (“yapının” kurulu düzenine, bu düzeni bir arada tutarak ona anlam veren ideolojik/simgesel unsurlara) karşı sürdürülen bir etkinlik olduğu saptamasına önemli bir destek buluyorum. Bu anlamda devrimci mücadele “realist” değil “anti-realist” bir mücadeledir.

Bu saptamayı şöyle geliştirebiliriz. “Realite”, toplumdaki, egemenlik ve iktidar ilişkilerinin, ideolojik aygıtları, kültür endüstrisi, hatta akademik kurumları aracılığıyla üreterek karşımıza, “yaşam dünyasını” (tabii onun sınırlarını) temsil etmek üzere koyduğu şeydir. Devrimci mücadele, bu realiteyi kabul etmez, ona, bu “yaşam dünyasına”, müdahale ederek onu değiştirmeye olanak veren bir “anti-realist” tanımlamayla karşı çıkar. Sunulan “realitenin” bu yeniden anti-realist tanımı, yapılacak eylemin olasılıklarını ve sınırlarını, hatta başarı olasılıklarının derecesini de belirler.

Lenin’in makalesinde, benim “okuduğum” ikinci saptama da bana şunu söylüyor: Bir konjonktürün, içerdiği olası sonuçlar yelpazesinin sınırları asla önceden bilinemez. Çünkü, devrimci özne bu konjonktürü bir kez tanımlayınca (bu anti realist bir tanım olacaktır), buna, bir tanımlayıcı özne olarak kendi bilincini de ekleyerek onu ve olasılıklar yelpazesini bir kez değiştirir. Devrimci özne bu konjonktüre ilişkin yaptığı “anti-realist” tanıma uygun olarak müdahale ettiğinde, içine kendisini fiziki olarak de katacağından konjonktürü bir kez daha değiştirir: Bu nedenle, konjonktürün içine girmeden ve müdahale ederek yeni bir olasılıklar yelpazesinin oluşmasına olanak sağlamadan, onun nereye gideceğini bilmek olanaksızdır.

Bunlardan, devrimci öznenin “yaşam dünyasının” maddi özelliklerinden / sınırlamalarından bağımsız, “kendi realitesini istediği gibi yapabilecek” kapasitelere sahip olduğu, deyim yerindeyse “ben yaparsam olur” tutumunu benimsemesi gerektiği sonucu çıkmaz. Ama devrimci özne müdahale ettiği konjonktürde mutlaka bir fark yaratacağına ilişkin bir özgüvene sahip olmalıdır. Dahası eğer gerçekten devrimci bir siyaset izleyebiliyorsa, bu özgüveni mutlaka gösterebileceğine de güvenmelidir.

Bunu şöyle de koyabiliriz: Bir komünist parti liderliği gerçekten konjonktüre ilişkin “anti-realist” bir tanımlama ve devrimci duruş üretebildiğinde, partinin geri kalanının da bunu yaşama geçirmeye uygun özgüveni gösterebileceğine de güvenmelidir.


Seçim konjonktürü üzerine 
Bir komünist parti, burjuva düzenin meşruiyet oluşturma işlemlerinden en önemlisi olan seçimlere, bu işlemlere katkı yapma olasılığına karşın neden katılır? Geride bıraktığımız seçim döneminde partinin aldığı sonuçları değerlendirirken kullanılacak ölçütlerin oluşması açısından bu soruya kabul edilebilir cevaplar üretmek yararlı olacaktır diye düşünüyorum.

Örneğin, bu soruya cevap olarak, ben şöyle olasılıklar düşünebiliyorum.

Birincisi, komünist parti, seçim döneminde halkın siyasi duyarlılıkları olağan dönemlere göre keskinleşmiş olacağından, bu ortamı bir propaganda olanağı olarak değerlendirmek ister. Bu propaganda, açıkça oy istemek yoluyla yapılabileceği gibi, bir siyasi teşhir aracı olarak kullanılır ve son anda, sansasyonel bir biçimde seçimlerden çekilerek rejimi protesto eder.

İkincisi, parti belli bir çalışma ve kampanya sürecinin sonunda, seçimlerde kendi gücünü denemek, çalışma kapasitesini, toplumsal desteğini oy alarak ölçmek ister. Bazı çok özel konjonktürlerde bu oy sınıf mücadelesinin ve işçi sınıfının kızgınlık düzeyini ölçen bir “barometre” olarak da algılanabilir.

Üçüncüsü, gündemde seçim sonuçlarına bağlı olarak faşist yada totaliter yönde bir rejim değişikliği olasılığı varsa, parti tüm seçim faaliyetini bu sonucu engelleyecek olasılıkların (cephelerin, işbirliklerinin) yaratılmasına harcar, gerektiğinde salt zaman kazanabilmek açısından, bu totaliter-faşizan olasılığı geciktirebilecek bir burjuva partisini sandıkta (yalnızca burada ve bu nedenle - işbirliği veya ittifak yapmaya kalkmadan) desteklemeyi seçebilir.

Dördüncüsü, yükselmekte olan bir devrimci dalganın üzerinde, parti bu dalgayı yukardan aşağı güçlendirebilecek olasılıkları parlamento platformunda, yasama organında da kullanabilmek için ve bu dalga henüz burjuva rejimin temsil ilişkilerini boykot etmeye hazır değilse seçimlere katılır.

“Tarih meleği” üzerine bir not 
Seçim sonuçları, ortaya çıkan manzara üzerine yapılan saptamalar aklıma Walter Benjamin’in “Tarih kavramı üzerine tezler”inde Paul Klee’nin “Angelus Novus” adlı tablosuna gönderme yaparak başlayan bölümü getirdi. Benjamin Klee’nin tablosundaki “Meleği”, sırtı geleceğe dönük gözleri geçmişteki olaylar zincirine dikilmiş “Tarih Meleği”ne benzetiyor. “Tarih Meleği” geçmişe bakınca yalnızca üst üste molozları yığmaya devam eden ve bu molozları ayaklarımızın önüne fırlatan tek bir büyük, bütünsel felaket görüyor. Melek bir an durup kırılanları tamir etmek, ölenleri diriltmek istiyor ama yapamıyor. Çünkü, Cennetten doğru gelen büyük bir fırtına söz konusudur. Bu fırtınanın rüzgarları o kadar kuvvetlidir ki, durmak bir yana melek kanatlarını bile kapatamaz, arkasının dönük olduğu geleceğe doğru ayaklarının önünde birikmeye devam eden molozlara bakmaya devam ederek savrulur gider.

Gerçekten de ilk bakışta tarih, yenilmiş devrimlerin enkaz yığınıdır. 1848, 1871 Paris Komünü, 1917 Rus devrimi (Kimilerine göre 1930’larda, kimilerine göre de 1989’da), 1918 Alman Devrimi, Çin Devrimi, 1968 devrimi... Şimdilerde kaygıyla izlediğimiz Küba Devrimi... Kendi tarihimize bakarsak, iki askeri darbenin büyük enkazı, kaybettiklerimiz, kaybetmeye devam ettiklerimiz.

“Tarih Meleği”nin sunduğu manzarayı veri alırsak, yenilgilerin üzerinde durursak melankoli, yeis, depresyon ve sonunda fiziki yada siyasi intihar bizi bekler...

Ama bence bir başka yol daha var. Tüm bu “yenilgileri”, enkazın manzarasını, yüzümüzü geleceğe döndürecek eylemimize entelektüel ve fiziki yakıt sağlayabilecek biçimde de okuyabiliriz. Ancak burada da, yine Banjamin’in notlarında değindiği “Küçük Çirkin Cüce”nin (teoloji) etkisinden kendimizi korumamız, geleceğin bizi bekleyen “bir gün mutlaka” cenneti olduğu inancına kendimizi kaptırmamamız gerekiyor. Aksi takdirde eğer kaptırırsak, geçmişte yaşanan acıları ve kaybedilenlere ilişkin nefretimizi ve kızgınlığımızı unutabilir, kendimizi bir gün mutlaka gelecek olanların mutlu hayallerinin (reformizmin) rehavetine kaptırabiliriz.

“Tarihin Meleği”nin ayaklarının altında biriktirmeye devam ettiği “moloz yığınına” bir başka açıdan da bakabiliriz. Bu bağlamda en azından iki olasılık söz konusu diye düşünüyorum.

Birincisi, Lacan-Zizek üzerinden gelerek “her devrim bir öncekinin tekrarı ama onun yenilgisi üzerinden ilerleyen tekrarıdır” diyebiliriz. Alexis de Tocqueville de (anlığımdan aktarıyorum) Amerika üzerine yazılarında, “demokrasi tarihsel yürüyüşüne devam edecektir, gerekirse kendi yarattığı yıkımın molozlarına basarak,” derken tam da bunu vurgulamıyor muydu? Ya da Zamyatin “nihai sayı yoktur öyleyse nihai devrim de yoktur” derken...
1848 devrimleri yenildi ama, işçi sınıfı ve komünistler bu devrimden çok önemli bir ders aldılar: Proletarya burjuva sınıfından bağımsız bir siyasi çizgi geliştirmeli, kendisi için savaşmalıdır.

1871 Paris Komünü proletaryanın bu dersi yaşama geçirme çabasıydı. Bu çaba proletaryaya, kendi siyasi çizgisini geliştirmeye başlayınca, kendi iktidar organlarını üretme deneyimi şansını verdi. Bu deneyim devrimlerin tarihine “Komün Tipi Devlet” modelini ekledi.

1917 devrimi Paris Komünü’nden, öncelikle proletarya kapitalist devleti kullanamaz, onun yerine kendi devletini koymalıdır dersini çıkardı. Bu ders kendini Sovyet meclislerine verilen önemde, onlara yüklenen işlevde gösterir. İkincisi, 1917 Devrimi, Paris komününden, bağımsız siyasi çizginin gerekliliğine ek olarak, teorik, siyasi düşünceleri berrak ve kararlı bir liderliğin önemine ilişkin bir ders çıkardı. Nihayet 1917 devrimi mücadelenin ve oluşmaya başlayan proletarya iktidarı noktalarının birleştirilmesine, merkezileştirilmesine ilişkin bir ders daha çıkardı. 1917 devriminin başarısının arkasında özgün tarihsel koşullara ek işte bu dersler yatıyordu.

Peki bu gün, bir sonraki devrim açısından, 1917 -1936, ya da 1917-1989 döneminden, 1917 devriminin yenilgisinden, bu kez çok daha kalıcı bir başarıyı gerçekleştirebilmek açısından ne gibi dersler çıkartmak gerekir?

Bu sonuçlara ulaşabilmek için birbirine paralel iki düşünce ekseni izlenebilir diye düşünüyorum. Geriye kalan devrimci deneyimlere baktığımızda, iki büyük devrimci dalga, bunları izleyen iki uzun gericilik dönemi görmek olanaklı. Devrimci dalgalar: 1792- 1871 ve 1917 – 68/73 (bu 1976’ya, Mao’nun ölümüne kadar da uzatılabilir). Bu dalgaların kapitalizmin farklı dönemlerine (sermaye birikim rejimlerine, hegemonya sistemlerine) denk düştüğü ve bu dönemlere uygun mücadele ve örgütlenme biçimlerini (siyasi parti ve devlet biçimi) gündeme getirdiği söylenebilir.

Bu günlerde, 1970’lerin sonunda başlayan gericilik döneminin kapanmakta, yeni bir devrimci dalganın başlamakta olduğunu düşündüren belirtiler giderek artıyor. Bu sırada kapitalizme bakınca geride kalan 25 yılda, yapısal krize ek olarak ama onunla bağlantılı önemli yapısal dönüşümlerin yaşanmakta olduğu da söylenebilir.

Öyleyse, sonuçlara bakarak, moral bozukluğuna, yeise ve melankoliye kapılmak yerine bir taraftan, her yenilgiden sonra proletaryaya ve dünya halklarına uygulanan zulmün, baskıların ve kapitalizmin her gün milyarlarca insana uygulamaya devam ettiği nesnel şiddetin acılarını yeniden anımsar ve öfkemizin ateşini canlandırırken aynı anda bir önceki devrimci dalganın derslerini bir an evvel üretmek gerekmez mi?

İkincisi: Benjamin’in “Çirkin Cücesini” (teolojik düşünce) bir kez tarihsel materyalizmden kovunca, geleceğin belirsiz olduğunu, zaferin garanti olmadığını görmenin yanı sıra, tarihin her an önümüze, beklenmedik yeni olaylar ve olanaklar sunabileceği gerçeğine ulaşabiliriz. Nitekim tarihe böyle bir bakış devrimlerin her zaman hiç beklenmedik anda patlak verdiğini (Bkz: “Olay” kavramı), ama ondan sonra geriye doğru bakınca kaçınılmazlıklarının kolaylıkla kavranabildiğini gösterecektir.

Bir kez “Çirkin Cüce” kovuldu mu, tarihten gelen umutsuzluktan ve geleceğe ilişkin pasif reformist bekleyişten kurtulmak ve gelecek olaylara hazırlanmaya devam etmek, dahası bunları yaratabilecek fırsatları kollamaya başlamak söz konuş olabilecektir. “Gelecek” eğer biz yaparsak gelecektir.

Bunu da geçmişi tekrarlayarak, enkazın parçalarını birleştirmeye, ölüleri canlandırmaya çalışarak yapamayız. Geçmiş devrimlerin yarım bıraktığı görevler, sorduğu ama cevabını bulamadığı sorular ve hatta soramadığı sorular bizi bekliyor... Ama geçmişte açık kalan hesaplara, çekilen acılara olan öfkeyi asla unutmadan...

* Bu yazı, Türkiye Komünist Partisi'nin seçimlerden sonra başlattığı değerlendirme sürecine katkı olarak hazırlanan bir denemenin, kısaltılmış ve "edit edilmiş" versiyonudur. Yazının bu haliyle, içinde geçen "komünist", "komünist parti" kavramları, belli bir partiye değil türe ilişkin -jenerik- olarak kullanılmaktadır. 

Friday, June 03, 2011

Hâlâ adı yok

“Sarıkamış’a gelirken fark etmedik. Her yer kar altındaydı
Ama biz dönerken evladım, karlar erimişti... Yolun iki yanında...
(...?)
Hayır artık konuşmak istemiyorum. Bazı şeyler...”

-I-
“Her lekenin bir rengi olmak zorunda”. Buradakiler ne renktiler?
Durgun sular kırmızıyla kirlendi. Akarsular lanetli yükleriyle gittiler.


-II-
Tüfek, dipçik, halat, zincir, namlu, mermi, kasatura
Bir sabah, hiçbir şey almadan... Belki bir iki bohça
Kırık kapı, kırık cam, yakılan ev... Kuyu, yosun, taş, su
Tozlu yol, taşlı yol, susuz yol -başlarken şaşkınlık, keder...- 
Kayış, üniforma, şalvar poşu, çelik ökçeleriyle çizmeler
-“Deli ... Paşa, seymenleriyle geldi. Elli. Altmış süvari.
Üniformalarını çıkarıp, sonra güneye indiler”-
Yırtık iskarpin, parçalanmış çarık, dağılmış bohça, panik, 
Kamçı, mahmuz. Nagant, Nagant... 
Nagant! Sonra kısa bir sessizlik. Arkasından yine curcuna
Çıplak ayaklar, küçük ayaklar, minik ayaklar, binlerce
Tozlu yol taşlı yol, at nalı, at salyası, insan teri, kan,
Kadın, erkek, çocuk, bebek,  pusuda yaban köpekleri, 
Küllerin renginde, ölüm renginde, bulutsuz... Kuzgunlar...
Yerde çatlayan kafatası, kırılan kol, kaburga, bacak 
Bayrak, paçavra, moloz, su yok, taş, toz, Tanrı çok uzak 
Yol, sonsuz Stiks Nehri- katran rengidir bilirsiniz- gibi akan yol...


-III-
Kasım güneşi Üsküdar’dan kalktı yorgun ayaklarını sürükleyerek 
Sularda, karşıya geçti,  bir an durdu dinlendi, çekip gitmeden önce
Karanlık öyküler yazarak uzayan ölümsüz minarelerin arkasından
Sis kentin üzerine çökerken kimliğini silerek, zorlukla nefes alan ışıklar
Uzanarak parmaklarıyla, unutulmuş bir şeylere dokunmayı başardılar 
Zamanın büyük çabalarla kapatmaya çalıştığı yaranın derinliklerine


Aralıkta dolunayın aynası yalan söylüyordu -yıldız ve bulut yoktu 
-Çığlıklarla devirip, besmeleyle kestiler beyaz boynunu heykelin-
Dağı yansıtıyordu –Bir piramit tersine durmaya çalışıyordu-
Bir geyiğin kristal soluğu gecenin siyah tuvalinde bin parça 
Donmuş çalıların kuytuluklarında çıtırdayarak çürüyen zaman 
Toprak yolda bunları dinleyerek yürüyen adam -yaşı belli değildi-
Başını önüne eğmişti, sadece ayaklarına bakmaya özen gösteriyordu
Yolun  yanındaki hendekleri dolduran kemikleri görmeden geçebilmek için.




Işıklarını kaybetmiş kentlerde “olayın” anlamını arayan kederli mırıltılar
Sarı köpeklerin ağlamalarına eşlik ediyordu eflatun gecesinde bozkırın
Yeşil karınlı sineklerin larvaları çoğalıyordu çürüyen apselerin kıyılarında
Bir çocuk yaşlanmadan öldüğünü görüyordu uzadıkça uzayan rüyalarında
ve bir adamın hendekte beyazlaşan kemiklerine bakmadan geçtiğini…


Bir Kaçkar istavrozuna emanetti pirinç başlıklı karyola. Ayakucunda 
Bir çift asker çizmesine sarılmış oturan siyah saçlı kör kadın
- “Ah! Baba, Baba, Beni buralarda neden böyle bıraktın?” - 
Yalnızca birini parlatıyordu dantel işlemeli mendiliyle
Ölüler beyaz parmaklarıyla eski bir sessizliği kazıyordu duvarlardan...  


Ocakta bir yıl yeniden başlayacaktı. “Bu kez mutlaka farklı olacaktı”
Diyerek ısrar ediyorduk yine; kronik histeri halimizdi çünkü
Şubatta bir adam yatıyordu yerde yüz üstü. - Gözleri açık değildi-
Ayakkabısındaki deliği konuştular günlerce. O yatmaya devam etti.
Kırmızı bir yılan hâlâ çatlağını arıyordu asfaltın üzerinde kayarken...

Tuesday, May 03, 2011

“Devrim mi, değil mi?” tartışması üzerine düşünceler


(Sendika org, 1 Mart 2011)

Kuzey Afrika’da bir şeyler oluyor. Kitleler sokaklarda, meydanlarda, eşitlik, özgürlük, demokrasi taleleriyle, rejime, devlete karşı isyan halindeler. Tunus’ta ve Mısır’da devlet başkanları bu dalga karşısında tutunamadı. Bu dalga başka ülkelerde de yankılanır ve tekrarlanırken, işçi sınıfının da, bu hareket halindeki “çokluk” içinde “özgün” bir varlık olarak kendini göstermeye başladığı görülüyor. Bir başka deyişle, toplum içinde var olmakla birlikte, bu varlığı asgari, hatta göze görülemeyen bir düzeyde devinirken, işçi sınıfının bu varlığının düzeyi hızla yükselerek hareketin içinde öne çıkmaya başladığı, Mısır’da fark yaratıcı bir düzeye ulaştığı görülüyor.

Bu dalganın nereye, ne kadar gideceği henüz belli değil, ama daha şimdiden çok önemli etkiler yarattığı kesin. Kitlelerin gücünü, işçi sınıfının belirleyici olduğunu anımsadık, on yıllar sonra “devrim” kavramı yeniden, gerçek ve güncel bir olasılığa ilişkin olarak günlük yaşama girdi. Girdi ama aynı anda da sosyalistler arasında “garip” bir tartışma patlak verdi. Elimize bir “nalıncı keseri” alıp, bu kitlesel hareketlerin, işçi sınıfının eylemlerinin, devrim kavramının yeniden güncelleşmesinin yarattığı iklimi kendimize “yontmak” ve yıllardır yerlerde sürünen moralleri ayağa kaldırmak için yararlanmak yerine, adeta eziyet çekerek günahlarından arınacağını düşünen keşişler gibi, yükselen heveslerimizi kırmaya başladık: Devrim mevrim yok... Bunlar devrim değil...

Aslında ne tartışıyoruz?
Ben bu tartışmanın “nesnel” bir durumun tanımlanmasıyla sınırlı olmadığını düşünüyorum (ne diyeyim “günahım boynuma...”).

Bence tartışma bir düzeyde şu sorulara verilen cevaplarla ilgili:
(i) Devrim olabilir mi? Şöyle de sorabiliriz: Tarihin, düzenli, birbirini izleyen zaman birimlerinin, yönü belli gibi görünen akışı, kırılabilir mi? Bu akış kırıldığında, zaman başka bir duruma geçer, zamanda bir çatlak açılır, “sonsuzluk” içeri girer; daha önce görülmeyen olasılıklar ortaya çıkar. Bu çatlak açık kaldığı süre içinde insan eylemi zamanın akışının tahakkümünden kurtularak, zamanın akışının hızını ve yönünü belirleyen bir güce ulaşır. Bu anda, daha önce kendilerini sunmayan olasılıklar ortaya çıkmaya başlayınca da bunların üzerinde, bu olasılıkların kimilerini güçlendirmek, kimilerini de yeniden görünmez kılmak için şiddetli bir siyasi ideolojik çaba (mücadele) patlak verir. Bir keskin ve etkin “nalıncı keserine” sahip olmak, işte bu nedenle büyük öneme sahiptir.

(ii) Devrimi (yeni zamanı) kim yapar? Kitleler mi yoksa kahramanlar (örgütler ve bireyler anlamında) mı? Aslında devrimi ikisi birlikte yaptığından, soruyu yeniden şöyle sorabiliriz sanırım: Devrim olurken kitleler mi kahramanların elinde bir araçtır? Yoksa kahramanlar kitlelerin devrimi yaparken kullanacağı bir araç mı? Birinci durumda, kitleler ne yaparsa yapsın onları kullanacak bir örgüt (lider) yoksa karşımızdaki durumun bir devrim olmadığı sonucuna ulaşmak gerekecektir. İkinci durumda kitlelerin devrimi yapmaya başladığını, ama henüz sürecin sunduğu olasılıklardan tümüyle ve en etkin bir biçimde yaralanmalarına olanak verecek araçtan yoksun olduklarını düşünmek söz konusu olabilecektir. Diğer taraftan, hareket halindeki kitleler hiç bir zaman tümüyle örgütlerden, “kahramanların” etkilerinden yoksun değillerdir. Ancak bunlar, sürekli doğan sınanan, oluş süreçlerini tamamlamadan, yerine yenilerini bırakarak yok olan akışkan şekillenmeler olarak kalırlar, hareket devrimi tamamlamasına olanak verecek aracını yaratana kadar...

Ben devrimlerin olabileceğini, devrimi kitlelerin yapmaya başlayacağını ancak kimi koşullarda onlara gerekli aracın ya bu süreçte yaratılabileceğini yada var olan bir yapının gelişerek, belki mutasyona uğrayarak bu aracın işlevini üstlenebileceği bir düzeye yükselebileceğini düşünüyorum. Rosa Luxemburg gibi ben de “önce hareket vardı” diye düşünüyorum.

Bu soruların yanı sıra, bir başka düzeyde bu tartışmanın arkasında, bir ölçüde Türkiye sosyalist hareketine özgün bir durum da var diye düşünüyorum. Bugün Türkiye sosyalist hareketinin hafızasını taşıyan, bir çok noktada liderlik konumunda olan bireylerin, bir yaşam (kuşak) içinde iki büyük travma yaşadıkları kolaylıkla söylenebilir: “12 Eylül”, “1989-91”. Ben bu travmaların yarattığı sarsıntıyı henüz aşamadığımızı düşünüyorum.

12 Mart Askeri darbesinde en parlak lider kadrosunu kaybetmekle birlikte, 70’ler boyunca yenilenerek, TKP, Devrimci Yol, Kurtuluş, Halkın Kurtuluşu gibi karmaşık (gelişkin anlamda) ve kitlesel yapılar oluşturabilen (koruyabilen) Türkiye sosyalist hareketi 12 Eylül darbesiyle kesintiye uğradı. Bu kesintinin arkasında, fiziki baskı ve imhanın yanı sıra, postmodernizm kanalıyla, liberalizme kadro kaybetmesi, ideolojik “yenilgi” propagandasıyla hafızasını silmeyi, geleneğini yeni bir kuşağa aktarmasını önlemeyi hedefleyen bir saldırıyla çok olumsuz koşullarda, en yetkin kadroları tutsak olarak, yüzleşmek zorunda kalmış olması yatıyordu.

Sosyalist hareket ikinci travmayı, tam 12 Eylül travmasından kurtulmasına olanak verecek Bahar Eylemleri’nin yarattığı ortamdan, Kuruçeşme Toplantıları yoluyla da, yararlanmaya hazırlanırken, 1989 sonbahar, kış aylarında Doğu Bloku’nun, Berlin Duvarı’nın yıkılmasına ve Çavuşesku’nun devrilerek öldürülmesine yol açan kitle eylemlerine şahit oldu.
Bugün, Mısır ve Tunus’ta yaşananları devrim olarak nitelemekten çekinen yaklaşımın bu travma ile yakından ilgili olduğunu düşünüyorum. Ama, derdimi anlatabilmek için önce “travma” kavramından ne anladığımı kısaca, ilgi çekeceğini de umarak, açıklamaya çalışmam gerekiyor.

Travma üzerine bir ara not
“Travma, bir durum içinde tehdit edici etkenlerle, bireyin bunların üstesinden gelme beceriler arasında oluşan yaşamsal bir uyumsuzluktan (farktan) kaynaklanıyor.”... “Bu nedenle travmanın etkisini, travmayı yaratan olayla ve onun zamanıyla sınırlamamak; Travmanın etkilerini zaman içinde tamamlanması gereken sosyo-psikolojik bir süreç olarak görmek gerekiyor. Birden fazla travma sürecinin üst üste gelmesiyse, bu sürecin tamamlanmasını daha da zorlaştırıyor.” Travma süreci bireyin, salt travma karşısında oluşan duruma uyum sağlayamamasıyla değil, aslında yanlış bir uyum (maladaptive) geliştirmesiyle ilgilidir”.

“Travma durumunun aşılması, bireyin travma yaratan durumda, travmaya yol açan yaşam deneyimine yeterli bir biçimde tepki gösterebilmesiyle yakından ilgilidir. Bu bağlamda travma yaratan duruma yönelik üç yaklaşım söz konusudur. Birincisi: Birey travma yaratan durumdan kaçarak etkilenmekten kurtulur. İkincisi: Birey bu durumu bir çözüme ulaştırana kadar işler ve süreci tamamlar. Üçüncüsü: Birey travma yaratan olayın bazı yanlarının varlığını inkar eder... Bu, inkar travma deneyimi ile ortaya çıkan sorunu çözüme ulaştırma sürecinin yetersiz bir biçimde ilerlemesine, tamamlanmadan kalmasına yol açar. Birey, travma deneyiminin üzerinden bir süre geçtikten sonraki yaşamında travmayı işleyerek çözebilme sürecine aşırı bir enerji harcar. Bu süreç boyunca travma yaratan olay bireyin aktif anlığında, bugünkü zaman bağlamında, kendini tekrarlayan bir biçimde her seferinde yeniden ele alınır. Bu tekrar kaçınılmazdır ve her seferinde, farklı psikolojik realitelerin oluşmasına neden olur. Bu farklı psikolojik realiteler, bu travmanın yarattığı çıkmazı aşmaya yönelik tasarlanmış algılar içerir. Ancak bu algılar genel olarak ‘öz-yıkıcı’ özelliklere sahiptirler, travmanın yarattığı çıkmazı aşacak bir çözüme ulaşamazlar.”
Normal zamanlarda, bireyin anlamlandırma sistemlerinin/modellerinin, iç dünyasında, kendilerini yeniden üretmeye, dış dünyanın direnciyle karşılaşmadan devam ettiklerini görüyoruz. Travma yaratan olaya baktığımızda, bu yeniden üretim süreçlerinin, dış dünyadan gelen sert bir dirençle kesintiye uğradığını görüyoruz.

“Travma yaratan olay, bireyin anlamlandırma sistemine uymayınca, ortaya birey açısından iki seçenek çıkar. Birincisi: Birey dış dünyayı, kimi özelliklerini inkar ederek, bastırarak, kendi anlamlandırma sistemine /modeline uyduracak biçimde yeniden tanımlar. İkincisi: Birey kendi anlamlandırma sistemini, travma yaratan olaydan gelen direnci işleyerek anlamlandıracak, böylece iç dünya ile dış dünya, realite (toplumsal realite) ile bireysel anlamlandırma modelleri arasındaki uyumsuzluğu ortadan kaldırmaya yardımcı olacak biçimde yeniden yapılandıracaktır. Bu sayede birey, travma yaratan süreci çözümleyerek sonuçlandırma şansına kavuşacaktır”.

“Travma yaratan olay bireyin anlamlandırma süreçlerine olumsuz yönde müdahale eder, realiteyle ilişki kurma kapasitesini azaltır, bireyde geçici bir kontrol kaybına yol açar. Bu kontrolü kaybetme, bireyde bir nesneleşme durumuna yol açar. Bu nesneleşme, tehdit edici durumun, travma yaratan bir olaya dönüşmesinin ana nedeni olarak görülebilir.” ... “Metabolize edilemeyen (içerideki modele uydurulamayan) travma olayı zaman içinde sürekli tekrarlandıkça giderek travmadan kaynaklanan kimi saplantıların ortaya çıkmasına da neden olur.”

Kitle eylemi mi? Acaba arkasında kim var?
Türkiye sosyalist hareketi 12 Eylül darbesi karşısında kontrolü kaybetti ve bir travma olayıyla karşı karşıya kaldı. Ancak, Türkiye sosyalist hareketi aslında, bu darbeyi bekliyor olmanın da getirdiği psikolojik avantajlarını da kullanarak, bir taraftan kontrolü kaybetmeyi güçler arasındaki dengesizlikle doğru bir biçimde açıklarken, diğer taraftan güçlerin 1970’ler boyunca bu kadar dengesiz kalmasının nedenleri üzerinde düşünerek, geçmiş değerlendirmeleri yaparak, yapılarını, kadrolarını ve anlamlandırma sistemlerini yeniden kurarak kısa sürede travmayı aşmaya başladı. 1989 yılının baharında başlayan işçi olayları, yazın başlayan birlik toplantıları (Kuruçeşme) sosyalist hareketi bu aşma sürecinin tamamlanmasına doğru, Polonya’daki “Solidarnoş” olgusunun gündeme getirdiği ve anlamlandırma sistemlerini/ modellerini zorlamaya başlayan, az sonra travma yaratacak bir olayın gelmekte olduğunu haber veren, belirtileri görmezden gelerek de olsa, ilerleyişini hızlandırdı. Tam bu noktada sosyalist hareket yeni bir travma yaratan olaylar dizisiyle karşılaştı. Doğu Avrupa’da kitleler, özgürlük, demokrasi gibi taleplerle “Sosyalist” rejimlere, “işçi devletlerine”, “halkın devletine” karşı ayaklanmaya başladılar. Bu rejimler kısa sürede yıkıldı, 1991 yılında da SSCB dağıldı. Dahası bu rejimler şaşılası bir kolaylıkla parlamenter burjuva devletlerine dönüştüler.

Bu gelişmeler, sosyalist hareketin karşısına anlamlandırma sistemlerinin kendini yeniden üretmesine direnen “karanlık, anlaşılmaz bir felaket” koydu ve travmaya yol açan bir durum yarattı. Sosyalist hareket bu travmadan kendini kaçarak kurtaramadı. Kendi anlamlandırma sistemlerini, bu “felaketi” açıklayacak biçimde yeniden yapılandırmaya yönelemedi. Buna karşılık bu “felaketin” kimi yanlarını yadsıyarak, eski anlamlandırma modellerinin yeniden üretimine olanak verecek biçimde bastırmaya, böylece oluşan eksiğin yerine koyacak, örneğin emperyalist komplolara, kimi siyasilerin ihanetine dayanan alternatif senaryolar (destekleyici fanteziler) üretmeye yöneldi. Daha da ilginci, Kuruçeşme Toplantıları’nda bir araya gelenler, bu “felaketi” gündemlerine almamayı, dolayısıyla çözümlemeden bırakmayı da tercih etiler.

Ancak en azından (salt travma anına ilişkin) şu sorular cevapsız kalmaya ve bir hayalet gibi başlarımızın üzerinde dolaşmaya, kabuslarımızı doldurmaya devam ettiler:
Neden bu, işçi ve/veya halk devleti olarak tanımlanan, dolayısıyla bu sınıflar ve kitleler gözünde meşruiyete sahip oldukları iddia edilen rejimler, sahip oldukları muazzam şiddet araçlarına karşılık bu ayaklanmaları bastıramadılar, dahası bastırmaya dahi kalkışamadılar? Neden iradesini temsil ettiklerini iddia ettikleri halk, işçi sınıfı, harekete geçerek “kendi rejimi” olduğu ileri sürülen yapıları korumaya kalkışmadı? Bu rejimler neden bu kitleleri hareket geçirerek “emperyalizm tarafından maniple edilen” azınlığı etkisizleştirerek kendilerini koruyamadılar? Bu rejimler neden bu kadar zayıftı? Bu rejimlerin halkla, çalışanlarla ilişkisinin niteliği neydi?

Bu sorulara tatmin edici, anlamlar sisteminin (sosyalizm) kendini yeniden üretmesine olanak verecek cevaplar verilemediğinden, sosyalist hareket bu travmayı işleyerek çözümleyip aşamadı, dahası, anlamlar sistemi verimliliğini her kaybettiğinde ortaya çıkan çaresizlikle yakından bağlantılı paranoya (ipleri kim çekiyor; adamın arkasındaki adam kim; tüm bunları nasıl da planlamışlar...) halinin zaman zaman sol hareket içinde de başını kaldırmasına zemin hazırladı. Böylece sosyalist hareket içinde kitlelerin kendiliğinden eylemlerine (tarihin maddesinin hareketine) şüpheyle ve korkuyla yaklaşan, bilinçli müdahaleyi, yapısal sınırlılıklarından sıyırılarak, etkisini adeta “kadiri mutlak” düzeyine yükselten, belki de kadroları ne pahasına olursa olsun korumak kaygısından da beslenen, düpedüz idealist duyarlılıklar oluşmaya başladı. Rosa Luxemburg’un “önce hareket vardı” uyarısı adeta unutulmuştu.
Bugün Tunus ve Mısır’daki kitle eylemleri, bu eylemlerin bir önceki dalgalardan, ekmek ayaklanmalarından farklı olarak, özgün taleplerden evrensel taleplere geçmiş, devleti ve rejimi hedef almış, devlet dışında kendi yaşamının düzenlenmesini kendi eline almaya çabalamış, bu anlamda tarihin düzenli, sıradan akışını kırarak, daha önce olmayan olasılıkları gündeme getirmiş olmalarına, getirmekte de ısrar ediyor olmalarına karşın, hala devrimci niteliğini görmezden gelme çabalarının arkasına, bu “unutma” var. Bu “unutma” da kendiliğinden hareketleri, daha önce sesini duyuramayan, “iktidarsız” çokluğun olasılıklar yaratma alanı olarak görmek yerine, güçlülerin provokasyon alanı olarak görme eğiliminin ortaya çıkmasını kolaylaştırıyor. Bu olasılıkları (devrimci süreci) yadsımakta ısrarlı tutumun arkasında da hala işlenmesi tamamlanmadan kalan, her yeni durumda, bu durumun özelliklerine bürünerek yeniden gündeme gelmeye devam eden bir travma sonrası sürecin olduğuna inanıyorum. Travma yaratan olayın inkar edilen, bastırılan kimi özelliklerinin gündeme alınarak işlenmesi tamamlanmadan da bu travmanın etkilerinden kurtulmamız mümkün olmayacak diye düşünüyorum.

Tuesday, February 15, 2011


Bülent Arınç, sofistler ve sosyalistler -Ergin Yıldızoğlu    
  03 Şubat 2011
Bülent Arınç, "Hayat alkol ve seksten ibaret değildir" dedi medyada büyük tepki çekti. Kimisi "Sanki 'Hayat alkol ve seksten ibarettir diyenler varmış gibi... " diyerek itiraz etti. Bir başkası, "Gücü eline geçirince bu sefer sen başkalarının hayatını yargılarsın, sınırlamaya çalışırsın" sözleriyle aklınca bir ikiyüzlülüğe işaret etti.
Ben sosyalistlerin Bülent Arınç'ın saptamasına katılmaları gerektiğini düşünüyorum. Ama bir adım sonra hemen yollarını ayırmak koşuluyla, hem de 180 derece...
İkiyüzlülüğe gelince, ben başka bir şey, bir madalyonun iki yüzünü düşünüyorum. Madalyonun bir yüzünde şu olgu var: Arınç'ın, geldiği iktidar noktasına, bugün "hayat alkol ve seksten ibaret değildir" saptamasıyla "yaşam tarzı"nı eleştirdiği insanların "yol arkadaşlığıyla" geldi. Bu "yol arkadaşları olmasa" Arınç, bu noktaya gelemezdi.
Madalyonun ikinci yüzünde de, Siyasal İslam'a, bugüne kadar "yol arkadaşlığı" yapmış olanların yakınmaları var. Madalyonun birinci yüzündeki olgu Makyavelist anlamda başarılı bir siyasi taktiktir. İkinci yüzündeki yakınmalarsa tam anlamıyla bir entelektüel iflası temsil ediyor: Çünkü bu yakınmalar eğer, postmodern sofistlerin herkesi kendileri gibi sanma salaklığından kaynaklanmıyorsa, derin tarihsel kökleri, kültürel, siyasi geleneği, geniş toplumsal tabanı olan bir hareketi, dışarıdan yönlendirebileceklerine inanmak gibi bir kendini beğenmişlikten, hatta küstahlıktan kaynaklanıyor.
Bedenler ve "hakikat"ler
Şimdi gelin Arınç'ın sözlerine daha yakından bakalım. "Seks ve alkol" derken Arınç'ın ne kastettiğini tam olarak bildiğimi iddia etmeyeceğim. Ama bu iki şey esas olarak, bir taraftan bedensel hazlara, diğer taraftan, neo-liberal dönemin yücelttiği, "hemen şimdi ve burada" tatmin vaat eden, ama daha tüketilirken, ürettiği kültürel öğelerle, yeni bir tatminsizlik ve yeniden tüketim arzuları yaratan "mükemmel metalara" ilişkin değil mi? "Hemen şimdi ve burada" tatmin edilmesi beklenen hazların simgeleri, geçtiğimiz 30 yılın en önemli pazarlama ve kültürel üretim araçları değil mi? Bu olgu, sermayenin aşırı üretim krizini aşabilmek için insanın yaşam dünyasını, onu "hayvanlaştırma" pahasına tüketme eğiliminin sonucu değil mi?
"Hayvanlaştırma" çok güçlü bir ifade olarak gelebilir. Ancak insanla hayvan arasındaki fark, birinin bedensel gereksinimlerinin harekete geçirdiği dürtülere, "haz ilkesine" göre, Borges'in deyimiyle öleceğini bilmeden yaşaması, öbürünün yaşayabilmek için haz ilkesini kısıtlayarak, tatmini öteleyerek, haz ilkesinin ötesine geçerek, kendisini hayvanlardan ayıran simgeleştirme kapasitesiyle, ürettiği ilkelere göre, ölümlü olduğunu bilerek yaşaması değil mi?
Hayvan yalnızca yaşar. İnsan, yalnızca yaşamaz, ölümlü olma bilgisiyle de ilintili olarak "İyi bir yaşam nasıl olur?" sorusuna verdiği cevaplara uymaya çalışarak yaşar. Diğer bir deyişle insan varoluşa, adalete ve ahlaka ilişkin ilkelere göre yaşamaya çalışır. Zayıf bir hayvan olarak, insan doğada ancak, bencilliğini aşarak, toplumsallaşarak, kendi yaşamını toplumun yaşamı (iş bölümü ve dayanışma) içinde sürdürmeye çalışarak ve burada anlamlandırarak var olabilmiştir. Böyle bir yaşam için gerekli ilkelerin ve ahlakın dayanabileceği evrensel, değişmez (bilgiyi aşan) varsayımlara sahip olması gerekeceği açıktır. Diğer bir deyişle, insan yaşamının temel ilkeleri bir evrensel hakikatler sistemine dayanmak zorundadır.
Yaşamını bir hakikatler sistemine dayandırmadan, bilgisi ve becerisini, egemenlere, onların egemen kalmasına hizmet edecek biçimde sunup, karşılığında hazlarını tatmin edecek şeylere ulaşarak yaşayan entelektüellereyse, Platon'un da vurguladığı gibi Sofist denir. Sofistler, insanın en önemli erdemlerinden biri olan "bilgiyi sevme" ilkesine göre değil, bilgiyi, haz elde etmekte kullanarak yaşarlar.
Sofistlerin dönüşü...
Sofistlerin, kapitalizmin son yapısal krizi döneminde, bu kez kapitalizme ve onun egemen sınıflarına hizmet etmek üzere ortaya postmodernizm ile çıktığını gördük. Çağdaş sofistler "postmodern" dönemlerde yaşadığımızdan hareketle, evrensel hakikatleri yadsıyan, her "hakikati" hizmet ettiği iktidarın "yalanı" olarak değerlendiren bir yaklaşımı ileri sürdüler. "Yalnızca bedenler ve dil (kültürler) vardır" iddiasını dünya halkları postmodern sofistlerden öğrendi. Bedenlere ve kültürlere ilişkin bu sav da geçen 30 yılın hazcı tüketimi körükleme ve hakikatlere sadık özneleri ezerek, bireyleştirme dinamiklerinin taşıyıcısı oldu. Postmodern sofistlerin her fırsatta, ilkeleri için ölümü göze alan, doğru yaşanmış bir yaşam uğruna, yaşamını, en değerli şeyini vermekten kaçınmamış olan devrimci önderleri karalamaya çabalamaları da bundandır. Çünkü tarih boyunca, ilkeleri için ölenlerin yaşamı, bu günün sofistlerinin yaşamının insani özünü kaybetmişliğinin hiç ortadan kalkmayan kanıtıdır.
Arınç'ın sözlerinin bir boyutunu "yalnızca bedenler vardır..." savına itiraz olarak okumak olanaklı. Arınç "bedenler var ama başka şeyler de var" diyor. İkinci boyutu ise bu bedenlere yeni bir disiplin (biyopolitik) uygulama projesiyle ilgili.
Arınç'ın sözlerinin birinci parçasına katılmamak için sofist olmak gerekiyor. Evet "bedenler ve kültürler var", ama tüm bedenleri ve kültürleri etkileyen, beden hangi kültürde yaşıyorsa yaşasın değişmeyen, tüm bedenler ve kültürler için geçerli evrensel "hakikatler" de var! Birey "iyi bir yaşam nasıl olur" sorusuna ancak bu hakikatlere dayanarak bir cevap verebilir.
Arınç'ın sözlerinin ikinci boyutuna gelince, sosyalistlerin yolu, Arınç'tan 180 derece ayrılıyor. Çünkü, beden disiplini (biopolitik), bir emek disiplin rejimidir ve özgürlüklerin karşıtıdır; bu disiplin, her zaman, olguların, içinde anlamlarını kazanacağı bir anlamlar sistemini sunan bir "hakikat rejimine" dayanır. Bu hakikat rejimi toplumun inançlarını, değerlerini ve geleneklerini yaratır, yeniden üretir, bu üretimi ve üretilenlerin dağılım ve imleme yordamlarını (prosedürlerini) düzenler, konuşulabileceklerin sınırını çizer, konuşulamayacakları da bu sınırın dışında bırakır.
Sosyalistlerin yolu, Arınç'la işte bu bağlamda ayrılır, hem de 180 derece. Arınç'ın "seks ve alkolden başka şeyler de var" itirazı ve önerdiği biyopolitik, belli bir "hakikat rejimine" dayanıyor. Sosyalistler bu hakikat rejimini benimseyemezler.
Her "hakikat" verili bilgi sisteminde delik açan bir "olay"dan kaynaklanır. Arınç'ın "hakikat rejimi", "vahiy" "olay"ından kaynaklanıyor. Arınç bu hakikatin bireyi, çünkü sadakati bu olayın hakikatine ait. Bu sadakatin mantıksal sonucu olarak da Arınç, toplumun bu hakikati, bir evrensel hakikat olarak benimsemesini istiyor. Arınç'ın bu hakikatin gerektirdiklerini nereye kadar yerine getirip getirmediği bizi ilgilendirmiyor, ama kendi hakikatini evrenselleştirme çabasının erdemli bir tutum olduğunu da kabul etmek durumundayız!
Sosyalistlerin sadakatiyse, özgürlük kavramının, sosyalizm düşüncesinin doğuşuna olanak veren "Aydınlanma olayı"nadır. Onlar da bu hakikatin, bir evrensel hakikat olarak toplumun geri kalanı tarafından benimsenmesi için çalışırlar.
İki "hakikat rejimi"
Bu iki hakikati kabaca ve kısaca belki söyle karşılaştırabiliriz: Arınç'ın "hakikati", insan aklının eksikliğine inanıyor, bu yüzden, "iyi bir yaşam" için, insan yaşam dünyasının dışındaki ilahi bir aklın "gönderdiği" düzenleyici ilkelere uymak gerektiğini söylüyor. Aydınlanma'nın "hakikati", insan aklının ve bu aklın aydınlattığı kolektif eylemin insan yaşamını düzenlemeye yeterli olduğunu söylüyor. Arınç'ın "hakikati" inan, sorgulama itaat et, diyor. Aydınlanma'nın "hakikati" her şeyin önce sorgulanacağını, ancak aklın eleştirisinden geçtikten sonra benimsenebileceğine "inanmayı" gerektiriyor. Arınç'ın hakikati insanın kurtulabilmesi için ölmesi gerektiğini, Aydınlanma'nın hakikati, insanın yaşamı içinde kurtulabileceğini söylüyor. Arınç'ın "hakikati", "hakkın" iradesini temsil edenlerin egemenliğine inanmayı, sosyalistlerin hakikati "halkın" iradesinin egemenliğine inanmayı gerektiriyor. Arınç'ın hakikati, "hakkın" iradesinin sorgulanamayacağını, sosyalistlerin "hakikati" halkın iradesinin de eleştirel aklın pratiğiyle sorgulanabileceğini söylüyor.
Sosyalistler "halkın iradesi"ni eleştirel aklın ameliyat masasına yatırınca, sınıfları, sınıflar arasındaki ekonomik siyasi ilişkileri ve çelişkileri görüyor, konuşmaya başlıyor, elde ettikleri sonuçları, "iyi bir yaşam nasıl olur" sorusuna göre değerlendiriyorlar. Bu değerlendirme onları özel mülkiyetin özelliklerini, devletin niteliğini, adaletin ilkelerini sorgulamaya götürüyor. Sosyalistler, buradan bir başka dünyanın yaratılabileceği ve yaratılması gerektiği soncuna ulaşıyorlar. Bir adım sonra da karşılarına emekçilerin tarihsel eylemi ve yaratıcılığı, "dünya" yıkma ve kurma geleneği deneyimlerinin birikimi, bu birikimlerin bilimsel (maddenin hareket yasalarına uygun bir nedensellik ilişkileri içinde) yöntemlerle çözümlenmesi geliyor. Bu da onları belli siyasi tercihlere, esas olarak "Komünist hipoteze" götürüyor: Sömürüye, baskıya, topluma yabancılaşmış bir şiddet aracı ve kurumu olarak devletin varlığına dayanmayan, insanların, hiçbir cins, cinsel tercih, ırk, etnik ayrımcılığına izin vermeden eşit ve özgürce, birlikte yaşayabileceği bir dünya kurulabilir! Onların bu inancı Aydınlanma Olayı'nın yarattığı "hakikat" rejimine dayanır. Bu inanç bir kanıtlanabilirlik (bunun olanaklı olduğunu kabul etmekle birlikte) ön koşuluna bağlı değildir. Bu inanç bir gerçekleşebilirlik güvencesi de gerektirmez, ama gerçekleştirmek için mücadele etmeyi gerektirir.
Arınç'ın inancı da kanıtlanabilirlik ön koşulunu gerektirmez. Ama onun inancının hakikat rejimi, sosyalistlerin "halkın iradesini" eleştirel aklın ameliyat masasına yatırarak başladığı sürecin içinde, onlara yardımcı olan, bu eleştiriyi konuşabilmelerine olanak veren soruları ve kavramları dışlar, başka bir dünya olasılığını yadsır, böylece, bugünün baskı sömürü, eşitsizlik koşullarını, ekonomik sistemini değiştirilemez kılarak ebedileştirir.
Evet Arınç'ın "Hayat alkol ve seksten ibaret değildir" saptamasına sosyalistler de katılabilirler, ama bu sosyalistlerine onunkiyle taban tabana zıt ve uzlaşmaz, bir siyasi duruşu benimsemelerini engellemez. Zizek'in Arap dünyasındaki son ayaklanmaları değerlendirirken yaptığı "Gerçek uzun dönemli çelişki tam da İslamcılar ile sol arasında değil mi? Rejime karşı bir an için birleşmiş olsalar bile zafere yaklaştıklarında bu birliktelik parçalanır, ve genellikle ortak düşmanlarına karşı verdikleri mücadeleden çok daha ölümcül bir kavgaya dönüşür." (BirGün, 02/02/2011) saptaması tam da bu gerçeğe işaret etmiyor mu?
Diğer taraftan, Arınç'ın alkol ve seks ile ilgili saptamasına özgürlük adına şiddetle karşı çıkanlar, dönüp dolaşıp, bu düzenin kalıcılığı konusunda Arınç'la aynı siyasi çizgide ve Aydınlanma düşmanlığı kültüründe buluşmuyorlar mı?
 

Friday, December 24, 2010

Konuşma özgürlüğü ve yumurta

(16/12/2010. sol.org)
Öğrencilerin bazı şahısları yumurta atarak konuşturmamaya, bazı mekanları bunlara kapamaya yönelik eylemleri devam ediyor.  Bu sırada birileri, “ifade özgürlüğünün” kısıtlandığından yakınarak bu eylemleri, mahkum etmeye çalışıyorlar. Bu eylemlere ilişkin faşizan kavramını kullananlar dahi oldu.
Ben yumurta eyleminin meşruiyetini veya erdemini sorgulamayacağım. Her eylem meşruiyetini, kendisini olanaklı kılan söylemin içine saptadığı amaçlarından alır. Dolayısıyla bu eylemi yapanlar yalnızca söylemlerine ve kendi amaçlarına karşı sorumludurlar. Bunun hesabını, kendilerine ve tabi ilgilendikleri kitlenin önünde verebilirlerse, ben bu eylemlerin meşruluğunu kabul ederim.  Bu eylemlerin amaçlarına ve bu amaçların önlerine getirdiği hedeflere uygun olduğu müddetçe erdemli olduklarından söz edebiliriz. Ama önce onların bu hesabı verebilecek, bizim de söz edebilecek durumda olmamız gerekiyor.
Bu son cümle nereden çıktı? Derseniz, şöyle:sizi rahatsız etmiş olabilir. Şu soruya cevap aramamız gerektiğini söyleyerek cevap vermek isterim: “Bu toplumda kim hesap verme (eylemini açıklama), kim bu eylemin erdeminden söz etme olanaklarına ve hakkına sahiptir?” Ben yumurta eylemlerinin değerlendirmesini yapmak yerine, esas olarak bu olanaklar ve haklar üzerinde düşünmek istiyorum.

Bir fantezi olarak bireysel özgürlükler

Şöyle bir ilkeye uymamız isteniyor bizden. Her birey kendini ifade etme özgürlüğüne sahip olmalıdır. Bu onun en temel insan hakkıdır ve demokrasinin gereği bu hak engellenemez. Eğer bu ilkeyi benimsersek, demokrasiye değer veren insanlar olarak, kendi değerlerimize sadık kalabilmek için (erdemli olmaya devam edebilmek için) bu yumurta atma eylemini, ifade özgürlüğünü sınırlayan bir eylem olarak, en azından sakıncalı bulmamız hatta mahkum etmemiz gerekiyor.
Halbuki, toplumsal olaylara, geçtiğimiz 30 yıl boyunca kafamıza kakılan “bireylerin hakları”na öncelik vererek yaklaşırsak, bireylerin özgürlüklerini genişletecek bir çözüme ulaşamıyoruz. Bu yaklaşım, toplumsal ilişkilerin “sırrını” açıklığa kavuşturarak, toplumsal özgürlükleri genişletmeye hizmet etmenin aksine, konuşulabilecek şeylerin alanının, toplumsal ilişkileri baskıcı ve sömürücü özelliklerini koruyacak bir biçim sınırlandığını görmemizi engelleyen bir fantezi ile gözlerimizi boyuyor.
Sorunu,  “Demokrasi, evet ama kimin için?”, Özgürlük ama ne yapmak için?” sorularıyla yaklaşarak, en kestirme yoldan hemen sorun olmaktan çıkarabiliriz. Ancak bazen üşenmeyip biraz daha uzun bir yoldan gitmek daha yararlı olabiliyor.
Gelin yolu iyice uzatalım, siyasetin (adalet, demokrasi, devlet) ilk konuşulduğu yere, antik çağ Yunan Site’sine gidelim. Burada karşımıza Platon ve Aristotales çıkacak. Siyaseti konuşurken hala bu iki düşünürün kurduğu iki farklı paradigmanın izlerini taşıyan bir dil kullandığımız için, bu ikisinden çok yararlanabileceğimizi düşünüyorum. Çok kabaca bu iki düşünürün projelerini şöyle karşılaştırabiliriz sanırım. Platon, en ideal (erdemli ve adaletli) Site nasıl kurulur sorusuna, böyle bir Site’yi tasarlayarak cevap vermeye çalışıyor. Platon karşımıza, var olanı, bütünsel olarak düşünerek, akla uygun bir biçimde yeniden yapmaya ilişkin bir proje ile geliyor. Aristotales ise, var olanın işleyişinin yasalarını saptamaya çalışıyor. Platon, Devlet (cumhuriyet) başlıklı, bütünü göz önüne alan bir şey yazarken, Aristotales, Etik, Peotika, Retorik, Politik,  biyoloji, fizik vb konuları ele alarak değerlendiriyor.
Sanırım bu iki düşünürden bugüne hangi iki geleneğin miras kaldığını hemen fark et ettiniz. Platon hem devrimci, hem totaliter eğilimleri aynı anda içeriyor. Aristotales, de tutucu ve bireysel özgürlüklere eğilen iki çelişkili eğilimi. Bu kısa sunuştan sonra, bu iki düşünürden birbirini tamamlayan iki saptamayı alarak devam edeceğim.
Platon ideal Site’sinde iç uyumun, dolayısıyla Site’nin adaletinin sağlanabilmesi, herkesin kendi işini yapmasına, bundan başkasını yapmamasına bağlı. Üreticileri üretimden aşka işlerle uğraşmayacaklar, çünkü, bunu en iyi bir biçimde yaparlarsa, başka bir şey yapmaya zamanları kalmayacaktır! Sit’enin yönetimiyse koruyuculara (asker ve filozof) ait bir iştir, Bunların da üretimle, ticaretle uğraşmaya zamanı olamaz. Burada sitenin yönetiminin, üretenlerle bunların ürünlerinden geçinenlerin arasındaki ilişkinin, belli bir zaman paylaşımına karşılık geldiğini görüyoruz: Sitenin yönetimi, istikrarı, zamanın belli bir dağılıma bağımlı oluyor.
Üretimde çalıştıkları için, başka bir şey yapmaya zamanı olmayanların, başka bir şey yapmak için bu zamanı talep etmeleri, sitenin istikrarı bozuyor. Diğer bir değişle siyasi etkinliğin de konusunu oluşturuyor.
Aristotales için, insanları hayvanlardan ayıran en önemli özellik, konuşabildikleri için adalet konusundaki sıkıntılarından söz açabilmeleri oluşturuyor Diğer bir değişle hayvanlar, sitenin yaşamı açısından anlam ifade etmeyen sesler çıkarıyorlar. İnsanlar anlamlı sesler çıkarabildikleri için sitenin yaşamı ve iç uyumunun sağlanabilmesi açısından yaşamsal öneme sahip adalet konusunu (sorunlarını) konuşabiliyorlar.
Aristotales’in bu saptamasını, Platon’un zaman paylaşımıyla birleştirmeden önce, sitenin bir özelliğini göz önüne almamız gerekiyor: Bu sitede, insan olmakla birlikte adalet konuşmaya hakkı olmayan en azından bir tabaka var: “ses çıkarabilen aletler olarak” köleler. En azından diyorum çünkü kadınlar ve çocuklarda çoğu zaman sözleri adalet bağlamında bir anlama sahip olmayan insanlar olarak görülüyorlar.
Aristotales’in bu saptaması da bize siyasetin, kimin çıkardığı seslerin bir anlama sahip olup olmamasıyla yakından ilgili olduğunu gösteriyor. Diğer bir değişle, siyaset, konuşabildiği halde çıkardığı seslerin anlam kazanmasına izin verilmeyenlerle, sesleri her zaman anlam kazananlar, dolayısıyla adalet konularını konuşabilenler arasında yaşanıyor.
Şimdi Platon ile Aristotales’i bir araya koyarsak, siyaseti, yaptıkları işten başka işler yapmak isteyenlerin, kendilerine dayatılan iş bölümüne itiraz edenlerin, bu konuyu adalet sorunu içinde konuşabilmek için seslerine verili anlamlar alanının sınırlarını aşarak, yeni anlamlar kazandırma çabası olarak tanımlayabiliriz. Bu çaba ister istemez yapılan işin yapıldığı yerden başka bir mekana geçiş talebini de beraberinde getireceğinden, toplumdaki geçerli mekan paylaşımının sınırlarını da sorgulayacaktır.
Bu bağlamda Jacques Ranciere, (La partage du sensible: Esthetique et politique -Duyumsal olanın bölüşülmesi/paylaşılması: Estetik ve siyaset, 2000) siyasi mücadelenin konusunu, hedefini “toplumun içinde zamanın, mekanların, konuşulabilecek şeylerin/anlamların ve konuşabilecek olanların, paylaşımının ve yeniden paylaşılmasının oluşturduğuna işaret ediyor.
Toplumsal yapının ekonomik ve siyasi güç (iktidar) ilişkileri, kimlerin, neleri konuşabileceğine, nelerin konuşulabileceğine, nelerin duyumsanabileceğine ve sanat, siyaset kategorilerine alınarak anlamlandırılabileceğine karar vermeye olanak sağlayan estetik (ve hakikat) rejimlerine dayanarak ayakta kalabiliyor.

Konuşabilme kavgası

Bu saptamaların ışığında yaklaştığımızda, bireylerin ifade özgürlüğü kavramının tümüyle bir fantezi olduğunu görebiliriz. Siyaseti etkinlik/yaşam/mücadele her zaman bu özgürlüğün sınırlarının genişlemesi ve daralmasıyla ilgili bir etkinliktir. Seslerinin anlam kazanması engellenenler, yaptıkları işlerden başka işleri yapabilmek için yeni mekanlar ve zamanlar talep edenler, bu taleplerini dile getiri getirmez, hemen, yalnızca kendi seslerinin anlam ifade etmesine, kendi anlam sistemlerinin (söylemlerinin) iktidarına alışmış olanların ayrıcalıkları, toplumsal zaman içindeki payları, denetledikleri mekanlar için büyük bir tehlike oluştururlar.
Bu yüzden, Yunan sitelerinden bu yana, sınıflı toplumlarda, bireysel özgürlükler, ifade ve hareket özgürlüğü talepleri, hiçbir zaman tüm bireyler için geçerli olabilecek özgürlükler olarak karşımıza gelemezler. Bu yüzden bireysel özgürlükleri genel bir ilke olarak savunmak, toplum içindeki zaman, mekan, anlam dağılımının, çelişkili, kimi zaman uzlaşmaz çelişkili özelliklerini gizlemeye, dolayısıyla yapının “sırrını” gizleyerek korumaya hizmet eder.
Bu bağlamda, yaptığı işten başka iş yapmalarına, iş zamanının ve alanlarının dışındaki, ek/yeni zamanları ve mekanlara erişmelerine izin verilmeyenler, işçiler öğrenciler, çalışanlar, kadınlar, kendilerine yeni zaman, mekan ve konuşma ve anlam alanları, yaratırken, buna izin vermeyen sınırları koyanların, zaman, mekan, konuşma ve anlam alanlarına müdahale edecekler, bu mekanları onların kullanımına kapatarak, onların seslerini keserek, kendi seslerine (adaleti konuşmalarına olanak verecek söylemlere), zaman ve mekan açmaya çalışacaklardır.
Bu gün bunu barışçı, şiddete başvurmadan yapmaya kalktıkları zaman bile nasıl büyük bir tepkiyle karşılaştıklarını görüyoruz. Bunda şaşılacak bir şey yok ve bu sürecin bireysel özgürlükler ve ifade özgürlüğüyle de bir ilişkisi yok. 

Monday, December 13, 2010

Dalga yükseliyor…

(sendika.org 09/12/2010)

Bir toplumsal muhalefet dalgası, Avrupa çapında yayılarak yükseliyor, çok büyük bir olasılıkla yükselmeye de devam edecek. Çünkü bu dalgayı tetikleyen sosyoekonomik koşullar daha uzun bir süre etkilerini göstermeye devam edecekler. Buna karşılık devletlerin bu dalgayı, durdurmak, bastırmak için ellerinden geleni yapacağından hiç şüphemiz olmasın. Eğer bu saptananlar doğruysa, çatışmalar sürecek, devletin baskı, yıldırma taktikleri, halka yönelik devlet terörizminin dozu giderek artacak.

Saldırı şiddetini arttıracak

“Devlet sermaye sınıfının yönetim komitesinden başka bir şey değildir” saptaması genelde mekanik, indirgemeci bir saptama olarak görülebilir. Ama ekonomik kriz denetimden çıkmaya başladığında, bu saptama, bir indirgeme olmaktan çıkar gerçekliği tüm karmaşıklığıyla kavrayacak biçimde ifade etmeye başlar. Devlet adeta önce bir ekonomik olağan üstü hal ilan eder. Kimi zaman bunu bir siyasi olağan üstü hal ilanı da izleyebilir.

Şimdi, özellikle Avrupa’da tam da böyle bir durumla karşı karşıyayız. Ekonomik krizin denetimden çıktığını gösteren finansal krizle birlikte, Avrupa devletleri ( ve tabi ABD) hep birlikte ekonomik olağan üstü hal ilan ettiler. İlk aşamada mali sermayenin devletin, hazine merkez bankası ticaret bakanlığı gibi ekonomik aygıtlarının yönetimini doğrudan eline almasına şahit olduk. Ulusal ekonomilerin tüm kaynakları, mali sektörü desteklemeye ve bankaları kurtarmaya, banka CEO’larının müstehcen maaş, prim ve ikramiyelerini ödemeye gitti. Ekonominin diğer sektörlerinin, toplumun sermaye sınıfı dışındaki kesimlerinin yakınmaları, itirazları, ekonomistlerin eleştirileri, egemen ekonomik paradigmanın (neo-liberalizmin) iflas ettiğine ilişkin ekonomi yönetiminin en üst düzeylerinden gelen itiraflar, deyim yerindeyse peş para etmedi. Mali sermayenin temsilcileri, kendi çıkarlarını toplumsal çıkar ilan ederek mevcut kaynakların hemen hepsine el koydular. Sonuç, ekonomik durgunluğun derinleşmesi pahasına mali sermayenin krizinin “devletin mali krizi” olarak tanımlanabilecek yeni bir aşamaya geçmesi oldu. Böylece mali sermayenin zararları toplumsallaştırılıyor ve halkın üzerine yıkılmaya hazır hale geliyordu.

Şimdi bu ikici aşamayı yaşıyoruz. Mali sermayeyi kurtarırken oluşan büyük devlet borçları, kamu açıklarını kapatmak için halkın refah kaynakları seferber ediliyor. Böylece mali sermayenin kurtarılması aşamasından, halk sınıflarını bu kurtarmaya kurban etmeye niyetli bir geniş çaplı saldırı dönemine girmiş bulunuyoruz. Adet olduğu üzere bu saldırı en zayıf halkalardan başladı: İrlanda I. Round, Yunanistan, İngiltere, İrlanda II. Roudn, Portekiz, İspanya, İtalya…

Bu saldırı, sağlık, konut, taşımacılık, eğitim gibi toplumsal harcamaların kesilmesi, emeklilik garantilerinin, refah yardımlarının (dolaylı-toplumsal ücretin), ve dolaysız, doğrudan ödenen ücretlerin düşürülmesi, dolaylı vergilerin arttırılması, vergi tabanının genişletilmesi anlamına geliyor. Bu arada özellikle sermayenin, kurumlar vergisinin, mali işlemleri vergilerinin düşük oranları ve vergiden muafiyetleri aynen korunuyor.

Toplumun ezici çoğunluğunun refahı, nüfusun çok ufak bir azınlığının çıkarlarına, kör bencilliğine kurban ediliyor. Kör bencilliğine, çünkü bu uygulamalar, sanayi ve hizmetler sektörünün çektiği talep yetersizliği sorununu daha da artacak. Böylece, durgunluğun sürmesi, birçok işletmenin borçlarını servis edecek satışları ve gelirleri gerçekleşemedikleri için iflasa gitmesi ve neticede krizin dönüp banka sektörüne geri gelmesi kaçınılmaz.

Ama saldırı şiddetlenerek devam ediyor, ederken de, yalnızca geleneksel işçi sınıfını değil, işçi sınıfının, “yeni orta sınıf” etiketi altında, egemen ideolojinin labirentlerinde görünme kılınmaya çalışılan kesimini de vurmaya başlıyor. İşte tam burada, Marx’ın ünlü “kendi mezar kazıcıları” değimini anımsayabiliriz. Çünkü, işçi sınıfının bu yeni kesimi, olanları geleneksel kesime göre çok daha hızla saptayacak, çözümleyebilecek ve tepki geliştirebilecek bilgiye ve teknolojik donanıma sahip. Dahası geçen 20 yıl içinde bu kesim tam anlamıyla bir tüketim hummasına itilmiş, sürdürülemez bir refah köpüğünün üzerinde yaşamaya, önünün, özellikle çocuklarının geleceğinin açık olduğuna inanmaya koşullandırılmıştı. Şimdi bu köpük sönerken bu kesimin yere doğru inişi, işçi sınıfının geleneksel kesimine göre çok daha yüksek bir hızda yaşanıyor. Bu kesimin kızgınlığı gün geçtikçe artıyor. Toplumun en üst yüzde bir ya da yarımının ucu bucağı belirsiz servetleri olduğu gibi dururken, devletin elini ceplerine sokmasını anlayamıyor, açıklayamıyorlar. Bu onlara şimdilik bir “sınıfa karşı sınıf” durumu olarak değil akla karşı aç gözlülük, topluma karşı, ahlaksız bir bencillik olarak görünüyor. Egemen ideolojinin toplumsal mutabakatı destekleyen fantezileri hızla çöküyor. Dolayısıyla bu durum daha fazla devam edemez. Ya bu kesim hızla “sınıfa karşı sınıf” durumuyla karşı karşıya olduğunun bilincine varacak ve işçi sınıfının diğer kesimleriyle buluşacak, yada devletin ekonomik olağan üstü rejimini, bir siyasi olağan üstü rejim izleyecek.

Kısacacı, bizim açımızdan da tarih geri geldi. Yine bir savaş ve isyan günleri, devrimci dönemler sürecine giriyoruz.

Tepkinin ilk işaretleri

“Sendika.org” sitesi ve diğer sol web siteleri, Yunanistan’dan, İrlanda’ya, grev ve direnişleri, İngiltere’den İtalya’ya öğrenci olaylarını başladığından bu yana ayrıntıyla aktarıyor. Bunları yeniden örneklemeye çalışmayacağım. Bunların daha az dikkat çeken, “yeni orta sınıfla” ilgili bir iki özelliğini vurgulayacağım.

İngiltere’de öğrenci olayları ve gösteriler işgaller, son yılların en kötü hava koşullarına karşın ülke çapında devam ediyor. Öğrencilerin basıncı, hükümeti harçlar ve “yüksek öğretim reformu” (palavrası) alanlarında taviz vermeye zorladı. Bu gün yapılacak meclis oylamasında, koalisyon ortağı Liberal partinin üçe bölünmesi, kimi temcilerin istifa etmesi bekleniyor.

Öğrenci protestolarının bu kadar etkili olmasının arkasında esas olarak üç etken var. Bunlara üç taktik de diye biliriz. Birincisi, öğrenciler hedef daraltarak doğrudan Liberal partinin verdiği sözü tutmamış olmasının ahlaki anlamı üzerinde yoğunlaştılar. Buna karşılık, salt kendi çıkarlari içi değil esas olarak gelecek kuşakların eğitim haklarını, ülkenin bilim ve kültür kapasitelerini korumak için mücadele etmekte olduklarını vurguladılar. Üçüncüsü, mücadelelerinin geleneksel işçı sınıfının, emeklilerin ve genelde tüm halkın çıkarlarıyla ilişkisini lafta değil, bizzat giderek konuşarak, işçilerin grevlerine yardım ederek, destek vererek gösteriler

Bu yüzden, (yeni eğitim yasasının bu “yeni orta sınıfın” çocuklarının geleceğini garanti edecek yol olarak gördüğü, miras, mülkiyet değil, iyi bir ücretle iyi bir iş olanağı vadeden yüksek öğretimi giderek ulaşılamaz, gerçek orta sınıfa has bir ayrıcalık haline getirmeye başlamasının da katkısıyla) öğrencilerin mücadeleleri, toplumda büyük destek gördü. Televizyon kanalları en muhafazakar kendi çocuklarını düşünen sunucuların da etikisiyle bu mücadelelere düşmanca yanaşmadılar,çoğu kez desteklediler. 1968-73 dönemini yaşayanların aktardığı gibi, bu kez öğrenciler toplumda marjinalleşmediler, büyük bir meşruiyet inşa edebildiler.

Örneğin, İngiltere’de yakın zaman kadar post-modern, nihilist sanatçıların tekelinde olan Turner Sanat Ödülü bu kez sosyalist hareketin, madenciler grevinin içinde gelmiş, geçmişte Enternasyonal marşı üzerine kurulu bir enstalasyon yapmış olan Susan Philipsz’e verildi. Tate Galerisinde, dışarıda Slate Güzel Sanatlar akademisinden öğrenciler gösteri yaparken gerçekleşen ödül töreninde, Pihilipz ödülünü alırken direnişi desteklediğini belirtmeyi unutmadı ve eğitimin, bir imtiyaz değil hak olduğunu vurguladı.

Bu sırada İtalya’da tarihi La Scala Opera binasının dışında öğrenciler polisle çatışıyordu. İçerde, dört yıl önce maestro scaliegro ünvanı verilerek ile ödüllendirilen Daniel Barenboim Wagner’in Valkyrie’sini yönetecekti. Barenboim, sahneye çıktı ve yönetmeye başlamadan önce, salonda bulunan İtalya Devlet Başkanı’na hitaben, bu ünvanla ve yalnızca buradaki değil tüm diğer tiyatrolardaki tüm meslektaşlarım adına, size bu ülkede ve tüm Avrupa’da kültürün geleceğinden büyük kaygı duyduğumuzu söylemek istiyorum” dedi. Branboim, bu açıklamanın ardından İtalya Anayasası’nın kültürel, bilimsel ve teknik gelişmeyi teşvik etmeyi garanti eden 5. Maddesini sonuna kadar okudu; sözlerini bitirdiğinde salon alkıştan kırılıyordu.

Bu iki anekdotu, yükselen dalganın ulaşmaya başladığı kıyıları örneklemek için verdim. Ama bu dalgaya karşı yükselme başlayan karşı tepkiyi de görmek ve hazırlıklı olmak gerekiyor. Sanırım gelecekte olacakların ilk işareti, İspanya’da ortaya cıktı.

Geçen hafta İspanya’da sosyalist parti hükümeti, ulusal hava alanlarının ve hava alanlarının yönetimini yürüyen Aena’nın kısmı olarak özelleştirilmesini ön gören yeni bir önlemler paketi açıkladı. Ardından uzun süreli işsizlerin almakta olduğunu 426 Avro ödeneği kaldırdı. Aynı anda hava trafiği denetçilerinin, o güne kadar hak ettikleri tatil, hastalık izni, doğum ödeneklerini ve bir çok başka ödenekle birlikte kaldırdığını açıkladı.

Hızla yükselmeye başlayan toplumsal tepkiye karsı, sosyalist hükümet, Anayasa’nın orduya ülkenin bütünlüğünü ve anayasal düzeni koruma görevi veren 8. Maddesini harekete geçirerek, hava alanlarını ve sahalarını ordunun denetimine verdi. Böylece fiilen bu sektörde bir sıkıyönetim ilan edilmiş oluyordu. İspanya’nın bu konuda bir istisna olacağını sakın düşünmeyin 11 Eylül 2001’in ardından hemen tüm Avrupa hükümetleri, terörizme karşı yeni yasalar geçirirken, grev ve direnişleri ilgilendiren bir çok konuyu da bu yasaların kapsamına sokmayı unutmadılar.

Yukarıdaki saptamalarda bir gerçeklik payı varsa, haklar mücadelesi, anti-kapitalist mücadele, yeni bir döneme giriyor demektir. Bu yeni dönem ister istemez, yeni çalışma tarzlarını, mücadele, savunma, korunma araçlarını gerektiriyor. Geçtiğimiz yıllarda geliştirilen ve yakın zaman kadar geçerliliğini koruyan tarzlarla ve araçlarla bu dönemin içinde geçmek, sunacağı olanaklardan yaralanarak çıtayı yükseltmek olanaklı değil. Uzun bir süredir zayıflamış olan tarihsel hafızamızı canlandırmanın ve geçmişten, geleceğe ışık tutabilecek yeni dersler çıkartmayı bir kez daha denemenin tam zamanı.

“Sol ve Din” tartışmasına bir katkı

(sol.org 02/12/2010)

Geçen ay Bir Gün gazetesi Internet sitesinde “sol ve din”, “Afyon mu protesto mu? “Marks dine karşı mı?” başlıkları altında ilginç bir tartışma yaşandı.

Tartışmanın bir tarafında, Burhan Sönmez sosyalistlerin, egemenlerden yana olan sağ dinciliği teşhir etmeleri, ama dinin kendisini hedef tahtasına koymamaları gerektiğini savunuyor. “Dinin kendisine değil onun belli bir (sağ) yorumuna karşı mücadelenin”[[1]] önemini vurguluyordu. Diğer tarafta, Gazi Çağlar, ağırlıklı olarak, “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı”(1943) baslıklı ünlü metne yaslanıyor ve Marks’ın dine karşı olduğunu gösteriyordu.

Tartışmanın, aydınlatıcı, kışkırtıcı özelliğinden, yazarların önemli noktalara ışık tutmuş olmaları bende de bir şeyler söyleme gereksinimi uyandırdı. Hemen, baştan not etmeliyim ki, benim aklım, ağırlıklı olarak, Marks’ın din karşısındaki konumunu başarıyla sergileyen Çağlar’dan yana.

Ben bu yazımda, özetle, “sol ile din” (“sol” kavramına ilişkin kaygılarımı daha önce vurgulamıştım) arasındaki ilişkiyi düşünürken, iki düzeyi birbirinden ayırmak gerektiğini savunacağım. Bu düzeylerin birinde dinin hedef tahtasına koyulması kaçınılmazdır. Öteki düzeyle, dini, bir söylem (ve “hakikat rejimi” olarak) ihmal ederek, görmezden gelerek davranmak, bir yere kadar olanaklıdır. Birinci düzey, felsefe pratiğine ikinci düzey ise özgürleştirici siyaset pratiğine, Praksis alanına ilişkindir.

Bütün eleştirilerin ön koşulu ve bir semptom olarak din

Marx “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı” başlıklı denemesinde, biri hemen giriş paragrafında olmak üzere çok önemli üç önerme koyuyor karşımıza. Birinci önerme, “dinin eleştirisinin tüm eleştirinin ön koşulu olduğunu” söylüyor. İkinci önerme, dinin yanıltıcı bir mutluluk, maddi koşullardan kaynaklanan bir yanılsama olduğunun vurgulandığı paragrafta, dini, bir maddi koşulun kendini düşünsel-simgesel alanda dışa vurması, bir semptom olarak tanımlıyor. Marks burada, insandan bu yanılsamayı gerektiren koşulların bilgisine ulaşmadan, bu yanılsamayı (semptomu) terk etmesini istemenin yanlış olacağını vurguluyor. Psikanalizin diliyle söyleyecek olursak, insandan semptomunu terk etmesini istemek, yerine başka bir şey konulamıyorsa, bir kimlik krizini çağırmakla eş anlamlıdır. Bu ise, hem ahlaken yanlış, hem de son derecede büyük bir dirençle karsılaşacağı için (kimse kimliğini parçalamayı kabul edemez) siyasi açından boş bir çaba olacaktır.

Üçüncü, önerme bize “felsefenin proletaryada maddi silahını bulduğunu, proletaryanın da felsefede tinsel silahını bulduğunu” söylüyor.

Bu üç önermeden söyle bir sonuca ulaşabiliriz. Dinin eleştirisi, diğer eleştirilerin gerçekleşebilmesinin olmazsa olmaz ön koşuldur. Eğer proletarya felsefede tinsel silahını bulacaksa, felsefenin, dini eleştirisinin hedefine koyması kaçınılmazdır. Yoksa, proletaryanın tinsel silahı, yeterli “kinetik enerjiyi” yaratamayacak, hatta belki de elinde patlayacaktır.

Proletaryanın tinsel silahı kavramıyla, aslında, kendi durumunu anlamasına yardımcı olacak düşünce sistemlerini, bunları ifade edebilecek bir dili ve kavramlar hazinesini, kendisi için sınıf olmasına olanak verecek etik sitemi ve sadakatleri konuşuyoruz. Bu düzeyde, eleştiri tavizsiz ve nihai olmak zorundadır. Ancak, özellikle Müslüman toplulukların, dine ve kitaba yönelik herhangi bir din dışı okumayı şiddetle ret etme eğiliminde oldukları da bir gerçektir. Bu bağlamda, bir muhalefet potansiyeli olarak kendini siyasi alanda göstermeye başlayan dini hareketlerle birlikte davranma çabaları potansiyel olarak, tüm eleştirilerin ön koşulundan vazgeçmeyi, proletaryanın tinsel silahında taviz vermeyi de beraberinde getirme riskini de taşıyacaktır.

Diğer taraftan, kapitalizmin eleştirisi, kapitalizm öncesi dönemlerin dil kodlarından, kurtarılarak, bizzat kapitalizmin çelişkilerinin ve dinamiklerinin yarattığı kodlar,( kavramlar, simgeler) içinde, bunların, bir “içkin eleştirisi” (bu simgeleri kodları üreten çelişkiler, koşular bağlamında) üzerinden gerçekleştirilebildiği ölçüde proletarya kurtuluşu için gerekli tinsel silaha kavuşacaktır.

Semptom ve praxis

Bir semptom olarak din ise, “şimdi ve burada” karşımıza çıktığında, öncelikle pratik sonuçları itibariyle çıkar. Bu da bize Praksis (özgürlük mücadelesi pratiği) alanında birçok olanak sunar. Burada, dinle karşılaşmak ve eleştirmek, onunla felsefi bir düzlemde ilişkiye girmeden, kimseyi kimlik krizine itmeye kalkmadan, dillendirilen önermelerin günlük yaşamdaki sonuçları, sermayenin kodları karşısındaki durumları, yaşama geçirildikleri (maddileştikleri) taktirde yapacakları etkiler bağlamında, dini kökleri görmezden gelinerek gerçekleştirilebilir. Ancak bunun başarısı bizim, felsefi düzeydeki eleştirimizi tamamlamış olmamıza bağlıdır. O zaman dinin sunduğu kavramları, dili ve önermeleri, kullanamamaya dikkat ederek (bu bence özellikle çok önemlidir), dindar insanlarla sosyal pratiğin eleştirisi bağlamında konuşabilir ve birlikte davranabiliriz.

Ama, kendimizi hiç aldatmayalım. Dindar insanlar çok büyük bir hızla ve hiç beklemediğimiz bir anda bizi birinci düzeye çekecek soru, eleştiri ve önermelere karşımıza geleceklerdir. O zaman, andaki, konjonktürel birliktelikleri korumak uğruna uzlaşmaya, durumu idare etmeye çalışanlar, aynı hızla dini söylemler ve hareketlerce özümsenecekler, Mısır ve İran deneylerinin gösterdiği gibi, bağımsız siyasi özne olmaktan çıkacaklardır.

Diğer taraftan Praksis alanı bize, dini hedef tahtasına koymadan, salt sonuçları üzerinden tartışmaya olanak verecek sonsuz sayıda örnek sunacaktır. Bu son bölümde, yazımı, Praksis alanına ait çarpıcı bir örnek üzerinden bitireceğim.

Ali Bulaç’ın 29 Kasım tarihli yazısı dini kavramlara ve söylemlere bağlı kalarak günün sorunlarını tartışmaya başlayan bir Müslüman entelektüelin çırpınışlarını, sergilemesi açısından ilginç bir örnek oluşturuyor. Yazı, modernite, teknoloji, uygarlık, üzerine adeta birer “hazine” niteliğinde, ilginç saptamalarla dolu. Ben burada yazının Praksis alanına ilişki en önemli yanıyla, daha birici paragrafta kendini açığa vuran derin kadın düşmanlığı ve yazı ilerledikçe belirginleşen bir kadın korkusu üzerinde durmakla yetineceğim.

Birici paragraf şöyle: “Kadın-erkek ilişkisinin doğası, erkeğin kavvam vasfının korunmasına ve aile düzeninde ma'ruf ve meşru çerçevede kadının erkeğe itaat etmesine dayanır. Çünkü erkek ve kadın arasındaki ontolojik bağ eşitliği değil, yaratılıştaki çeşitliliği ve bunun zorunlu sonucu olan farklılığı öngörür”.

Bu paragraf, kadını önce bakılması, korunması (“Kavvam” sözcüğünün daha ağır anlamları da var ama ben bunlarla yetiniyorum) gereken, bu korunma karşılığında koruyana itaat etmesi gereken bir varlık olarak tanımlayarak, karşımıza tam anlamıyla bir köle efendi ilişkisi koyuyor. Bu durumun, ilkel bir natüralizmle doğal koşullara bağlanmasıysa, aklımıza ister istemez dinin her türlü baskı ve eşitsizliği ebedileştirme eğilimine ilişkin uyarıları getiriyor. Tabi doğa düşüncesi burada, kendiliğinden var olan bir şeye değil, yaratılan bir şey göndermeyle bizi hemen tanrının düzeniyle karşı karşıya bırakıyor. Böylece, kadın erkek eşitliğini savunanlar, doğrudan tanrının düzenine karşı çıkmış oluyorlar. Bu önermenin Praksis alanındaki sonuçlarını düşünmeye başlamak bizi Taliban’a kadar götürebiliyor. Yazarın “farklı” olanlar arasında eşitlik olamayacağı sonucuna ulaşan saptamalarıysa, eğer bir kafa karışıklığının ürünü değilse, biyolojik farkları, “yasaya” temel alan, gerçekten çok korkutucu bir anlayış.

Teknoloji, doğa, modernite filan derken adeta kötü bir Heidegger parodisine dönüşmeye başlayan yazı, bu derme çatma köprüden, dörtnala bir feminizm eleştirisine geçiyor:

“Modern teknolojik ve ekonomik güç biçimleri, modernite ile ortaya çıkan "erkek merkezli" bir kültürden "kadın merkezli" bir kültüre doğru gidiş başlamış bulunmaktadır. Modernlik öncesinde hak ve hukuk ihlallerine rağmen dinler ve kadim gelenekler "insan merkezli"ydi, bugün kadın merkezli hakim bir söylem ve kültüre doğru giderken, bu insan merkezliliği kaybetmekteyiz.”

Bir an boş bulunup, ataerkilliğin tarihini unutarak, erkek merkezli kültür modernitenin ürünüdür, “dolmasını” yutsak, “inan merkezli” kavramının burada fallusu örten bir incir yaprağı olduğunu görmezden gelsek bile, şimdi kadın merkezli bir kültüre gidiyor olmanın ne mahsuru var diye soramaz mıyız? Ne de olsa, insan türünün devamında en ağır ve biyolojik olarak en riskli işi üstlenen cins değil mi kadın? Türün, toplumsal, kültürel yaşamının, türün üretiminin yükünü taşıyan cinsin gereksinimleri etrafında kurulabileceğini düşünmek çok mu akıl dışı bir yaklaşımdır?

Bulaç’ın, bu kaygıları, artık kendine bakabilen, toplumun ekonomik, siyasi sinir merkezlerine ulaşmaya başlayan, teknolojinin, dövüş sporları tekniklerinin de yardımıyla erkek kadar güçlü olabilen ve şiddet uygulama kapasitesi geliştirebilen bir kadının yükselmesi karşısında, şiddeti gittikçe artarak adeta, histeri krizlerine yol açmaya başlayan bir “kavvam vasfını kaybetme” korkusunda kaynaklanmıyor mu?

Bulaç’ın “kavvam vasfını” koruma iddiasını, moderniteye saldırarak, dine dayanarak meşrulaştırmaya çalışırken, sıra “pozitif ayrımcılığa” karşı çıkmaya, erkeğin ayrıcalıklarını iş yerinde de korumaya gelince tam bir modernist “araççı”(enstrmantalist) mantıktan medet ummaya başladığını görüyoruz. Bulaç, pozitif ayrımcılık her alanda “kalite düşüşüne sebep olacak” derken de kadın haklarındaki bir iyileşme olasılığıyla, kalite düşüşünü birbirine bağlayıveriyor; hızını alamıyor pozitif ayrımcılığın siyasi sistemi giderek “feminist otokrasiye” sürükleyeceğini iddia ediyor. Histeri krizi derken tam da bunu kast ediyordum işte.

Bu örnekte olduğu gibi daha birçok durumda, dini düşüncelerden kaynaklanan toplumsal önerilerle, eleştirinin hedef tahtasına dini koymaya gerek kalmadan, salt bu yaklaşımların iç çelişkilerinden, aslında savundukları siyasi çıkarlardan ve düpedüz yanlışlıklarından hareketle mücadele edebiliriz.



[1] Yazar tabii ki bundan çok fazlasını söylüyor, belki de daha ayrıntılı bir diyalogu gerektiriyor. Ama ben, bu yazıya ilişkin projem açısından bunlar en önemli bulduğum savlarla, kendimi sınırlamayı tercih ediyorum.

“Uygarlıklar çatışması” mı dediniz?

(sendika.org. 25/11/2010)

Bu gün çok sert ve acımasız bir “uygarlıklar çatışmasının” tam ortasındayız. Ama bu Huntington’un ileri sürdüğü gibi, dini temelde tanımlanmış, Hıristiyan, İslam ve Çin uygarlıkları arasında yaşanmıyor.

Bu çatışma Aydınlanma geleneğiyle, sermayenin var olabilmeye devam edebilmek için canlandırmaya ve kendi yeniden üretim süreçlerine tabi kılmaya başladığı Aydınlanma öncesi geleneklerden toplanarak oluşturulmuş bir yeni- bağnazlığın (obskürantizm) arasında sürüyor.

Bu çatışmanın bir tarafında 1789 Fransız devrimiyle başlayan, 1848 devrimleriyle dönüşerek, 1871 Paris Komünü’nden, 1917 Sovyet Devrimi’nden 20. Yüzyıl'ın emperyalizme karşı bağımsızlık savaşlarından geçerek süregelen, en üst soyutlama düzeyinde, insanlığın kültürel mirasını temsil eden bir uygarlık var. Modern anlamda bireysel özgürlükleri, hatta birey kavramını konuşmaya, sınıf mücadelelerini görmeye anlamaya, toplumu ve doğayı, mucizelere gerek kalmadan açıklamaya olanak verecek bilimsel düşünce ve bir kavramlar hazinesi bu uygarlığa ait.

Bunun karşısında, yapısal krizini aşarak var olmaya devam edebilmek için, dinci gelenekleri, pasif nihilizmi canlandırarak, tüm karşıt sesleri susturmayı amaçlayan sermayenin, bu mirasın kavramlar hazinesini (dilini) yok etmeye başlayan anti-uygarlığı (barbarlığı) var. İnsanlık, bu gün işte bu, uygarlıkla, anti-uygarlık (barbarlık) arasındaki gittikçe sertleşen çatışmanın ortasında duruyor.

***

İnsanlık kültürünün, özgürlük (kendini geliştirme, kendi bedenine sahip olma, düşündüklerini, inandıklarını açıkça ifade etme) eşitlik (bireyler, farklı etnik gruplar, ırklar, cinsiyetler ve cinsel tercihler, arasında) ilerleme (toplumsal koşulları ve doğal çevreyi daha fazla özgürlük ve eşitlik doğrultusunda dönüştürebilme) ilkeleri bugün, çok yönlü ve şiddeti gittikçe artan bir saldırının altındadır!

Sermayenin anti-uygarlığı, tüm “yaşam dünyalarını”, sermaye ilişkisine tabi kılarak imha ediyor, tekdüzeleştiriyor, toplulukları, kendi haz süreçlerine, sermayenin ürettiği malların ve simgelerin tüketim süreçlerine odaklanmış bireylerin matematik toplamına dönüştürüyor, bireyi, sürekli manipüle edilen bir tüketiciye indirgiyor.

Sermaye “yaşam dünyalarını” yok ederek ayakta kalmaya çalışırken durmadan körüklenen tüketim, eskime, yok olma, yeniden tüketim döngüsü, gelinen noktada insanlık uygarlığının var oluşunun biyolojik zemini de yok etmeye başladı. Bir taraftan aşırı tüketimin doğrudan bir soncu olarak iklim değişikliği canlı türlerini yok ediyor, diğer taraftan insanın ve genelde canlıların genetik yapısı çözümlenerek, metalaştırılıyor, nöroloji bilimi (neuroscience) bulgularını, siyasal iktidarların, büyük şirketlerin; disiplin, denetleme süreçlerinin, kültür endüstrisinin hizmetine sunuyor. Felsefe (bilgi sevgisi), bilim, siyaset, aşk, sanat alanlarında ortaya çıkan, “olayları”, “yeniyi” anlama ve anlamlandırma çabalarını terk ederek, sermayenin yarattığı baskının altında, giderek, “deneysel felsefe”, “alan felsefesi” başlıkları altında, sermaye ve siyasal iktidar için toplumsal sorunları çözmeye yöneliyor. New York Times’da bu konuda yazan bir “felsefe Profesörü’nün dediği gibi “ne de olsa faturaları ödeyecek parayı bunlar getiriyor”.

Günümüzde, sermayeden başka bir yaşam, biyolojik-bedensel hazlardan başka bir var oluş hayal edemeyen bir pasif nihilizm (liberalizm ve postmodernizm), tüm hazların yok olduğu ölüm noktasından ötede bir dünya hayaliyle yaşayan kökten dincilik (Hıristiyan, Müslüman, Yahudi, Hindu) buluşarak, onunla insanlığın simgesel evrenine egemen olmak için rekabet ediyor. Bu görünüşte, birbirine zıt iki akım, çağdaş bağnazlığı (obskürantizmi) birlikte inşa ediyorlar.

Her ikisi de insanlık tarihinin, hem kendi öznelliğini, hem toplumsal ilişkilerini, hem de doğal çevresini değiştirerek baskının sömürünün, savaşların olmadığı, yaşanabilir bir dünya (yeni insan, yeni toplumsal ilişkiler ve yeni bir doğal çevre) kurmaya yönelik ilerleme düşüncesini ve onun berberinde getirdiği kavramları insanlığın uygarlık geleneğinden, kültürel kazanımlarından silmeye çalışıyorlar. Çağdaş bağnazlığın karşısında, tutunulabilecek tek bir seçenek var: Bu yeni dünyanın, yeni insanın ve yeni doğa’nın kurulabileceğine ilişkin inanç!

***

İnsanlık ilk kez bu kadar keskin bir uygarlıklar çatışması durumuyla karşı karşıya. İnsanlık, en son, böyle bir uygarlıklar çatışması noktasına çok yakınlaştığında, Faşizme karşı savaşıyordu.

Bu, savaş, sermayenin totaliter doğasının (her şey bana tabi olmalıdır), emperyalizm, ırkçılık, jenosit ve aydınlanma karşıtı tüm anti-kültürel özelliklerini kendine toplamış (Goebbels: “Kültür sözcüğünü duyunca hemen silahıma uzanırım) totaliter siyaseti (herkes benim istediğim gibi yaşayacak) olan Faşizm-Nazizm ile Komünizmin (Marksistler ve Anarşistler) bir savaşıydı.

Bu savaşta, sermaye kesimleri arasındaki çelişkilerin, emperyalizmin dinamiklerinin yarattığı koşullar, Komünistlerle (Marksistler ve Anarşistler), Cumhuriyetçilerin, Faşizme karşı ortak mücadele etmesine olanak sağladı, bu uygarlıklar çatışmasının yaratığı konjonktür çözülebildi.

Eğer, o dönemde komünistler, kapitalist sınıf içinde oluşan çatlakları, sınıfın farklı kesimlerinin, bloklarının çıkarları, siyasi projeleri arasındaki farkları yok sayarak, kısa bir süre için kafa karıştıran, faşizmle sosyal demokrasiyi aynı kaba koyma hatasında ısrar etselerdi, bu gün başka bir dünyada yaşıyor olacaktık.

Bir bilimkurgu denemesiyle şöyle düşünebiliriz: Belki o zaman Nazi Almanyası, nükleer silahlar geliştirmesine olanak verecek zamanı kazanabilecek, tüm insanlığı bir nükleer savaşın içine itebilecekti. Ya da, nükleer denge, Naziler'in işgal etmiş oldukları bölgelerde egemenliğini kalıcılaştıracak, sermaye grupları yeni bir statükoda anlaşacak; bu konsensüs kısa sürede yeniden SSCB ve Komünistler üzerine dönebilecekti. Kim bilir?

O dönemde, komünistler sosyal demokratlarla hatta muhafazakar cumhuriyetçilerle birlikte, sürekli maruz kaldıkları ihanetlere, aldatmalara karşı, kendi siyasi örgütsel, ideolojik bağımsızlıklarını koruyabildikleri, ilişkilere devrimin ve komünizmin ahlakının merceğinden bakarak yaklaşabildikleri ölçüde çalışabildiler. Bu durumu çok iyi anlatan, hepimizin çok iyi bildiği bir anekdotu anımsarsak: İki düşman vardı karşılarında, biri kafalarına silah dayamıştı. Öbürünün elinde -anekdotun bir versiyonuna göre- zehir dolu bir kupa vardı, içmesini istiyordu, -bir diğer versiyonuna göre- ip vardı kendisini asmasını istiyordu. Önce hangisiyle mücadele etmek gerekiyordu?

Nasıl silahla zehir/ip arasında bir aciliyet farkı var idiyse, faşizm ile burjuva demokrasisi (aslında artık oligarşik cumhuriyet) arasında da işçi sınıfının, komünistlerin siyasi kültürel ve örgütsel var olma koşulları açısından çok önemli farklar vardı. Seçenek konusu olacak kadar yaşamsal farklar!

Bu denkleme o zaman için Yahudiler'i, Romanlar'ı, eşcinselleri, özürlüleri eklersek durum belki biraz daha açıklık kazanabilir. Birinde yok olmak söz konusuyken, öbüründe, komünistler ve işçi sınıfı örgütleri açısından yaşayabilmek, iktidara ilerlemeye çalışmak, en azından yeniden başlayabilmek olanağı…

***

Bu günlerde, hem “Batı”da hem “Ortadoğu”da egemen kanaat, AKP’nin gelecek seçimleri kazanarak, “reformlarına”, diğer bir deyişle toplumsal mühendislik projesine devam edeceği doğrultusunda. Peki AKP’nin projesini nasıl anlıyor bu yorumcular? Bu yorumcular AKP’nin projesini, kapitalist parlamentarizmle Müslümanlığın yaşam dünyasını birleştirmeyi başarmak olarak anlıyorlar.

Bu “projeyi”, bu yazıda tanımlanan uygarlıklar çatışması ikilemi üzerinden okuyabilir miyiz? Bence okuyabiliriz. Bu proje kapitalizmin totaliter eğilimleriyle, dini yaşam tarzının, bireyin zamanını, mekanını, bedensel estetiğini, beslenme ve cinsel yaşamının (haz alanlarının) pratiklerini yakından denetlemeyi, disiplin altına almayı ve gerektiğinde cezalandırmayı amaçlayan totaliter eğilimlerini birleştirmeyi amaçlıyor. Bu bağlamda bu proje yeni bir siyasi rejime, giderek devlet biçimine (dolayısıyla egemen sınıf iktidarının yeni bir biçimine) açılıyor.

Karşımızdaki, Aydınlanma Geleneği'nin ve insanlık kültürünün, eşitlik, özgürlük, ilerleme ilkelerine karşı bir projedir. Bu karşıtlık, bu projenin, işçi sınıfının çıkarlarını dile getirmeye, siyasetini oluşturmaya, bu sınıfı tanımlamaya (öz bilincine ulaşmasına olanak veren söylemlere), bu arada etnik kimliklerin kendi varlıklarını açıklamaya, ayrımcılığa direnmeye, çıkarlarını savunmaya, feminist mücadeleye, genelde haklar mücadelesine olanak verecek söylemlerine de karşı olunduğu anlamına gelir. Dahası, bu proje tüm bu söylemleri giderek simgesel evrenden çıkartmayı amaçlayan bir projedir. Bu bağlamda liberallerin pasif nihilizmiyle oluşan ittifak geçicidir. Bu projenin, doğası gereği, bir aşamada, tüm diğer muhalefet unsurlarını temizledikten sonra dönüp liberalleri de hedef alması kaçınılmazdır.

Buraya kadar anlattıklarımda bir doğruluk payı varsa, eğer olduğunu düşünüyorsanız, şimdi şu soruyu sormak istiyorum: Bugün insanlığı etkileyen uygarlıklar çatışması açısından, önümüzdeki seçimleri AKP’nin kazanmasıyla kaybetmesi arasında bir fark olacak mı?

“Hayır yok!” diyorsanız, seçimlere yalnızca komünistlerin (Marksistler ve anarşistler) alacağı oy oranları, yapacağı propaganda ve örgüt inşa dinamikleri (bu nokta anarşistleri ilgilendirmeyebilir) açısından bakabilirsiniz! Çünkü seçimlerin öncesi ve sonrasında komünistler açısından bir şey değişmeyecektir.

Yok eğer bir fark var diyor ve benim saptamalarımı kısmen de olsa paylaşıyorsanız, seçimleri, içinde farklı siyasi akımların, güçlerin, kısmen örtüşüyor olsa da birbirinden farklı projelerin karşı karşıya geleceği özgün bir konjonktür olarak değerlendirirsiniz. Bu değerlendirme üzerinden de, seçimlerden komünist hipotez açısından, hangi olumlu, ya da en azından zararsız olabilecek sonucun çıkmasını arzu ediyorsanız, bu konjonktüre, o yönde müdahale etmenin söylemlerini, diyalog alanlarını, pratik yollarını bulmaya çalışırsınız.